Persona 4 Golden

İlk piyasaya sürülme tarihi: 14 Haziran 2012 (10 Temmuz 2008)

Geliştirici: Atlus

Tür: RPG

Platform: PC (PS2)

Oynama Tarihi: 3 Ocak 2022 – 5 Şubat 2022

Persona 4 Golden 114 saat 45 dakikalık bir oynanışın sonunda 99 levela ulaşmış Yu Narukami (Ana Karakter) ve main personası olan 93 level tüm statları fullenmiş bir Izanagi ile final verdi. Compendium %84 oranında tamamlanmıştı.

Bir blog klasiği olması icabında incelemeye oyuna nasıl başladığımın hikayesi ile girişiyorum. Tabii ki Persona 4’ü nasıl bildiğim gibi bir şeyden bahsetmeyeceğim. 2022 yılı benim için epey şanssız başladı. 31 Aralık günü Covid olmam, gün içinde aniden vuran diş ağrını takip eden baş ağrıları, kış mevsiminin beraberinde getirdiği cilt kuruluğu ve son bir haftadır hayat kalitemi ciddi oranda etkileyen diz ağrılarım… Sadece bir ay geçtiğini düşünürsek bayağı berbat bir yıl olacağını söylemek mümkün.

Yeni yıla karantinada girmenin iyi yanından faydalanarak moralimi yüksek tutmaya çalıştım. Öncelikle bitmek üzere olan Van Helsing’i tamamladım. Hemen ardından da Persona 4 Golden’a giriş yaptım. İki hafta evde kalacağımı düşünerek girdim bu topa. Ama talihsizlik o ya tam benim yakalanmamı beklemişler gibi yeni yılda çıkan kararla birlikte karantina bir haftaya düşürüldü. Ancak bu haberi almadan evvel ben P4G’nin derin sularına yelken açmıştım.

Oyun, resmi adı Yu Narukami olan ana karakterimizin İnaba isimli küçük bir kasabaya dayısının yanına taşınması ile başlıyor. Ailesi yurtdışında çalışan Yu, bir senelik eğitim dönemini bu kasabada ikamet eden polis dayısı Dojima Ryotaro’nun yanında geçirmeyi planlar. Ancak daha kasabaya adımını atar atmaz kendisini garip gelişmelerin ortasında bulur. Kasabada bir seri cinayet vakası gerçekleşmektedir. Okuldaki arkadaşları ile ilişkiler kurup yeni hayatına alışmaya çalışan Yu birden kendisini bu vakaya bulaşmış halde bulur. Hikayenin başlangıcını sanırım bu şekilde özetleyebilirim.

P5’te bulunan metaverse yerine bu oyunda demon dünyasına Midnight Channel ismi verilen creepy pastayı andıran bir TV kanalı aracılığıyla geçiş yapılıyor. Ben daha önce Persona 1 ve 5’i oynadığım için bu oyunda da demonlarla dövüşüp, konuşarak ikna edeceğim diye bekliyordum. Ancak 3 ve 4. oyunda shadow isimli yaratıklar ile dövüşülüyormuş. Bunu öğrenince yaşadığım hayal kırıklığını hayal bile edemezsiniz. Önceden oynadığım Personalarda en sevdiğim özellik buydu. Bunun yerine her dungeonda birbirinin farklı renkli hallerini göreceğimiz shadowları kesmek aynı keyfi vermeyecek diye düşündüm. Haklı çıktım. Aynı keyfi vermediler belki ama çok da sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Her dungeondaki shadowların elemental affinitylerini keşfetme süreci de kendi içinde eğlenceli bir meşgaleydi.

Oyunda Persona 5’teki Mementos’a benzer bir alanın olmaması beni yer yer epey baydı. Önceden bitirilen dungeonlara tekrar girip farklı bir boss ile kapışmak ilk fena fikir değil de tasarımını sevmediğim yerlerde oynamak çok can sıkıcıydı. Oyun bence genel olarak bayağı kolaydı. Ben Yukiko’nun kalesi hariç hiçbir yerde ölmedim ve boss ile tekrar yüzleşmek zorunda kalmadım. Final boss ile Goldena özel olan boss da son derece kolaydı. En ufak bir taktiksel düşünce dahi kurmadım. Sırası gelen karakterle direkt daldım ve dövüşler bitti.

Oyundaki karakterlerden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu oyunun en güçlü yanı kesinlikle bu idi. Persona 1’de Nate dışında hiçbir karakteri öyle çok sevmemiştim. Persona 5 bu yönden çok kuvvetliydi. Ana tayfada Ann dışında vakit geçirmekten sıkıldığım bir karakter olmadı. Ryuji biraz aptal olsa da onunla takılmak keyif veriyordu. Persona 4’teki arkadaş grubu yani Investigation Team yine grup olarak değerlendirecek olursam Phantom Thieves’ten daha samimi geldi bana. P5 karakterleri bireysel olarak harika yazılmışlardı. Ancak bir grup halinde iken bana aşırı havalı bir Rock grubu hissi veriyordu. P4 ise bunun tam tersi. Investigation Team parçası olmak isteyeceğim kadar sıcak gelen bir arkadaş grubuydu. Tek tek kıyaslayacak olursak P4’ten yalnızca Kou ve Kanji’yi gerçekten P5 karakterleri kadar sevebildim. Kız arkadaş olarak Yukiko’yu seçmiş olsam da hiçbiri öyle aman aman düşündürtmedi.

Dövüşlerde shadowlar ile karşılaştığımıza değindim ama demon personaları nasıl edindiğimizden bahsetmemişim. Çoğu dövüşün sonunda Shuffle Time adlı bir sekans başlıyor. Bu kısımda sayısı değişen birtakım kartlar ekrana diziliyor. Bu kartlar Personalar ile birlikte ekstra para, ekstra exp, HP-SP yenileyici, Stat yükseltici veya belli bir koşul karşılığında birden fazla kart çekme imkanı sunan kartları içeriyor. Bu özellik orijinal P4’te yokmuş diye duydum. Daha doğrusu kartlar ekrana geldikten sonra kapanıyor ve yerleri değişiyormuş. Haliyle olumsuz bir kart yoktur diye düşündürdü bu. Çünkü P4G’daki olumsuz koşul içeren kartlarla birlikte ek kart çekebilme durumu Sweep yapabilme şansı için strateji dahi yapmanıza imkan sağlıyor. Bir mini oyun olarak dahi değerlendirilebilecek bu sekans benim ilk başta canımı sıkmış olsa da oyunun ilk çeyreğinden sonra tamamen sweep challenge haline getirdiğim bir meşgale oldu.

Oyunun hikayesi çok kötüydü. Bunu dile getirmeden edemeyeceğim. Karakterler küçük bir kırsal kasabasında olması gerektiği gibi sıcak ve hayat dolu tiplerdi. Onlarla vakit geçirmek keyifli olmasa bu oyunu bitirebileceğime dahi inanmıyorum. Hele oyunun plottwisti falan rezalet. Kötü adamı hem çok rezil bir karaktere sahip hem de hiç de sağlam bir motifi de yok. P5’in twisti ipuçları ile bir şekilde anlaşılabiliyor olsa da bu twisti anlamanın yolu gerçekten sıfır. Sırf oyuncular şaşırsın diye zorladıkları aptalca bir senaryo yazımı olmuş.

Benim bir Persona oyununu bad ending görmeden temiz bir şekilde bitirmem mümkün olmayacak sanırım. Çünkü 12/03’teki kritik olayda tereddüt etmem nedeniyle Nanako’nun hayata döndüğü, Teddie’nin ayrıldığı ve katilin ortaya çıkmadığı bir sona ulaştım. Kapanış sinematiğini izlerken öyle hüzünlendim ki biri odama girip beni yumruklasa ve ağzımı burnumu kırsa kesinlikle daha az canım yanardı. 80 saatlik oynayışın sonu böyle olamazdı. Neyse ki ayrı save almıştım. Hemen günün başına geri döndüm ve internetten normal endinge ulaşmak için ne yapmam gerektiğine baktım. Tabii bunu kendi başıma bulmayı daha çok isterdim ama artık öğrencilik hayatındaki kadar bol vaktim yok. Bir oyuna veya esere kendimi o kadar odaklayamıyorum. Neyse o akşam vermem gereken doğru yanıtları verdim ve hikaye akmaya devam etti. P4’ün orijinal hikayesini normal bir şekilde tamamlamış oldum.

Golden içeriği başladığımda için gerçekten çok ferahtı. Social Linkini fulleyemediğim Rise ve Naoto ile vakit geçirebileceğim için rahattım. Naoto’yu oyun sonuna değin 10 seviye yapamamış olsam da pek pişman değilim. Asıl beni üzen şey Golden’da 3rd Awakening’in olduğunu çok geç fark etmemdi. Marie dungeonına girmeden evvel son 5-6 gün kala Kanji ile takıldım. Zaten 2nd Awakeningi geçirmiş olan karakterler ile dönüp buluşmuyordum. O gün ortalıkta kimse yoktu ve Kanji’yi sevdiğim için gidip konuşayım dedim. Buluşmanın ardından bir baktım Personası şekil değiştirmiş. Bunu fark edince acayip mutlu oldum. Hemen sonra diğerleriyle buluşmaya çalıştım. Yukiko, Yosuke ve Rise’yi üçüncüye yükseltmiş olsam da Chie’yi son boş günümde hiçbir yerde bulamadım. Sonra zaten kayak tatili kısmı başladı ve dönüşü olmayan yola girdik.

Ben oyunda biraz daha mitolojik temelli bir rivalry oluşur diye düşünüyordum. Bizim ana personamız İzanagi olduğu için ana kötünün de bir kadın olabileceği ve İzanami personasına sahip olacağını düşünmüştüm. Adachi’nin kadın personası olması çok saçma olacağı için onu eledim kafamda. En uygun aday Marie gibi duruyordu. Bize kendi öyküsünün sonunda tarak hediye ediyordu. Tarak İzanagi ve İzanami için önemli bir bağlantı olabilir diye düşündüm. Çünkü İzanami’yi dünyaya getirmek için Yomikuni’ye inen İzanagi etrafını görebilmek için İzanami’nin ona verdiği tarağı yakarak meşale yapmıştır. Tabii ben kafamda bu kadar kurdum ama bununla karşılaşamadım. O da ufak bir hayal kırıklığı oldu.

Oyunun bir de ‘True ending’i olduğunu öğrendim. İzanami bossu ile burada karşılaşıyormuşuz. Ancak ben yaklaşık 120 saat oynadıktan sonra daha fazla devam etmeye halim kalmadığını fark ettim. Çünkü Marie dungeonında iken boss fighta varana kadar shadowlarla girdiğim dövüşlerde inanılmaz sıkıldım. Hatta dungeonı dün gece bitiririm diyordum. Ama o kadar uykum geldi ki pes ettim ve gidip uyudum. Anca bu sabah bitirebildim. True ending için oynamaya devam etsem oyuna karşı sahip olduğum güzel hisleri de kaybedeceğimden korktum. O yüzden bu maceraya burada noktayı koydum.

Müzikler ve karakter dizaynları klasik Atlus düzeyinde idi. Personaların dizaynları da çoğu oyunda benzer olduğu için özellikle ifade etmem gereken bir şey var mı emin olamıyorum. Bu oyunda bulunan ana karakter personaları hariç çizimlerini beğendiğim demonları saymam gerekirse: Yaksini, Kaguya, Ares, Titania, Odin, Cybele, Dominion, Virtue, Principality, Lamia, Siegfried ve Yoshitsune.

Oyuna puanım 8.5/10. Hikayesi de iyi olsaydı gönül rahatlığı ile 9 verebilirdim. Ne yazık ki kaderi böyleymiş.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s