Cthulhu’nun Çağrısı

Orijinal İsim: Call of Cthulhu (1928-Kolektif)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 20 Eylül 2019 – 24 Eylül 2019

Lovecraft’ın Cthulhu Mitos’u çoğu fantastik-kurmaca sever insan gibi benim de oldukça bayıldığım bir evrendir. Korku edebiyatı içinden ürünler vermiş olsa da, Lovecraft’ın ‘Karanlıkta Fısıldayan’ öyküsü dışında ciddi anlamda ürperdiğim bir hikayesi hiç olmadı. Pek korku seven biri değilim, bu gizemli fantastik havası beni daha mutlu ediyor. Bu yüzden bunu bir şikayet olarak değil bir memnuniyet beyanı olarak adlandırmak istedim.

“Ph’nglui mglw’nafh Cthulhu R’lyeh wgah’nagl fhtagn.”

İthaki’nin Call of Cthulhu adını kullanarak bastığı bu kitap sadece CoC’tan ibaret değil. İçerisinde yedi öykü bulunan derleme bir eser çıkarmışlar. Bunların içinde en beğendiğim öykü Duvarlardaki Fareler (The Rats in the Walls) oldu. Necromancer Herbert West, Call of Cthulhu ve twistini erkenden fark etmiş olsam da The Outsider hikayeleri de ortalama üstü keyif veren işlerdi. Randolph Carter, Pickman ve Erich Zann kıssaları da fena değildi.

Öykülerin çoğu belli bir seviyenin üstünde olmasına rağmen Lovecraft bana hiçbir zaman “Vay be!” dedirtemiyor. Zamanında yazdığı bu eserler, kendisinden sonraki sanatçıların beslendiği ve ilham aldığı bir kaynak görevi gördü. Bundan dolayı çağdaş eserlerde dahi bu öykülerin benzerlerine rastlıyoruz. Bu da orijinal yapıtı deneyimlediğimizde, ondan etkilenme düzeyimizi düşüren bir etken oluyor.

İthaki’nin Karanlık Kitaplık adlı dizisinin kapak tasarımlarını beğendiğim için eskiden okuduğum HPL kitaplarını da tekrar alacağım gibi duruyor. Bram Stoker, Clive Barker, Aleistar Crowley vb birçok korku yazarının eserlerine de yer vermişler. Bu seriyi toplamak farz oldu.

Eserin geneline puanım 7.5/10. Okuru belli bir tatmin düzeyinde tutmayı başarsa da biz modernler için akıl almaz bir gizem barındırmıyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Orijinal İsim: The Catcher in the Rye (1951)

Yazar: Jerome David Salinger

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2019 – 13 Eylül 2019

Çavdar Tarlasında Çocuklar uzun bir süredir okumak istediğim bir kitaptı. Öyle ya da böyle bir fırsat bulup başlayacaktım. Eylül ayının kitabı olarak Vakıf ile birlikte ÇTÇ’yı seçtiğimiz için mutlu olmuştum.

Holden karakteri benim lisedeki halimdi. Kelimenin tam anlamıyla bendim o. Kendini bilinçli olarak insanlardan uzak tutan bu rahatsız çocuk beni ergenliğime götürdü diyebilirim. İnsanların toplum içinde takındıkları yapmacıklık, söyledikleri düzmeceler, gösterdikleri sahte ilgiler ve nice ‘sahtekarlık’ları birebir ergenlik düşüncelerimin yansımasıdır. Kitabın ele aldığı ‘sosyal izolasyon’ benim eski bir yaramdı, bu yüzden de eserin dili üzerime acayip tesir etti.

“Sakın insanlara bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”

Başlangıçta çok eğleniyordum. Hikaye beni içine çekmişti. Holden Caulfield acaba bu bölümde nasıl bir serserilik yapacak diye merakla okur buldum kendimi. Hikaye 3-4 bölüm sonra karamsar bir havaya büründükçe beni daha çok kendine bağladı. Holden’ın iki gün içerisinde başından geçenlere şahit oldukça kitabın etkisine daha çok giriyordum.

Bugün akşamüstü arkadaşlarımla takılmış olmama rağmen kitabın üç gündür üzerimde kurmuş olduğu negativiteyi bir türlü atamadım. Eve gelip kalan son iki bölümü de okudum ve şu an kitabı bitirmemle birlikte korkunç bir depresyonun eşiğine gelmiş bulunmaktayım.

Kitaba puanım 8.5/10. Eser sayesinde girdiğim pro-depresyon dönemi birkaç gün sürecekmiş gibi hissediyorum. Bir iki gün komedi filmi falan izlesem iyi olacak.

Vakıf

Orijinal İsim: The Foundation (1951)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 3 Eylül 2019 – 10 Eylül 2019

Vakıf serisine başlama kararını 2018 Kasım’ındaki kitap fuarında almıştım. Kararı almıştım almasına da birçok kitap için yaptığım gibi Vakıf’ı da rafıma yerleştirip uzun bir süre elime almadım. Yakın zamanda içine yeni bir ‘kitap okuma grubu’na dahil oldum. Ağustos 28’sinde gerçekleştirdiğimiz buluşma sonrasında Vakıf okunması üzerinde karar kıldık. Benim de işime gelen bu öneriye hemen atladım ve bir hafta içinde bitirdim. Sınavım olmasa daha erken biterdi muhtemelen ama bu bir sorun teşkil etmiyor.

Hikayemiz Galaktik İmparatorluk’un çöküş evresinde başlıyor. Psikotarihçi adı verilen bir kavramla tanışıyoruz. Bu meslek grubundaki insanlar, toplumların ruh halleri ve bu doğrultuda alacakları kararları öngörerek geleceği tespit etmeye çalışırlar. İmparatorluk tarafından ‘felaket tellalı’ -ve daha sonra peygamber- olarak anılan Hari Seldon ilk hikayemizin ana unsuru ve Vakıf projesini hayata geçiren kişi. İmparatorluğun yakın bir zaman içinde çöküş yaşayacağını ve sonrasında insanlığı uzun süren bir barbarlık çağının beklediğini söyler. Bu felaketin daha kısa sürebilmesi adına, insanlığın bilgi birikimini devasa bir ansiklopediye aktarılmasını önerir. İmparatorluğun merkezi Trantor’dan uzakta, kimsenin yaşamadığı, Terminus isimli bir gezegen bu proje için tahsis edilir ve Galaktik Ansiklopedi resmi olarak başlangıç yapar.

Seldon karakteri, Terminus halkı tarafından bir peygamber olarak lanse ediliyor. Felaket habercisi ve kurtuluş müjdecisi niteliği taşıyor. Bunu da ölümünden sonraki zaman ayarlı uyarılarla gerçekleştirmeye devam ediyor. İlk felaket Vakıf kurulduktan 50 yıl sonra Salvor Hardin isimli darbeci tarafından atlatılıyor. Darbeden 30 sene sonra yaşlı Hardin, Vakıf’ın galaksideki tesirini artırabilmek adına dini projeler kurduğunu görüyoruz. Papal State benzeri bir oluşuma dönüşen Vakıf, din ve teknolojiyi tekeline almış gözüküyor. İkinci felaket de Vakıf’ın bu köklü gücüne isyana kalkışan Anacreonlulara karşı atlatılıyor. Dördüncü hikaye, kitaptaki beş öykü içerisinde en kısa ve en zayıf olanı. Yine de olay örgüsü adına önemli bir basamak rolü oynuyor. Son öykü ise, Hardin ile birlikte hayran olunası bir karakter olan, Hober Mallow’un Tüccar Prens’e dönüşümünü konu ediniyor. Bu son öyküsü bugün oturup baştan sona bitirdim. Muhtemelen 2-3 arasındaki gibi bir timeskip olmamasından dolayı Mallow’un hikayesi Hardin’den bile daha sürükleyici geldi.

Kitaba puanım 7.5/10. İlk üçlemenin diğer kitaplarını da ilk fırsatta edineceğim. Okurken her ne kadar Dune’a benzettiğim noktaları olsa da çok farklı noktalara odaklanan eserler. Yine de Dune severlerin Vakıf serisine de hayran olacağının garantisini verebilirim.

Sefarad Yahudilerinden Masallar

Orijinal İsim: Sefarad Yahudilerinden Masallar (2007)

Yazar: Vanessa Pfister-Mesavage

Okuma Tarihi: (20 Ağustos 2019 – 23 Ağustos 2019)

Hapşırık masalından

Bu eseri temmuz ayı sonunda, Kitapyurdu’nun “5 kitabı 15TL’ye al” kampanyası sayesinde elde ettim. Normalde yaz boyu alışveriş etmeyeceğim diye karar almıştım ama Guerko’ya uyup asilik ettim, iyi ki de etmişim.

Kitap, 1492 itibariyle İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri’nin gittikleri yerlere, özellikle Osmanlı’ya, taşıdıkları halk masallarının küçük çaplı bir derlemesinden oluşuyor. New York, Manastır, Selanik, Tel Aviv, Kudüs, İstanbul gibi çeşitli memleketlerden toplanmış tam 14 masalı barındırıyor.

Kitap esasında bir çocuk kitabı. Masalların çoğu çocuksu ve kısalar. Ancak çocuk kitabı demek kötü demek olmuyor. İlginç bir şekilde İstanbul, Selanik ve Manastırlı Sefaradlar’ın ağzından alınmış masallar, diğer bölgelerdekilerin anlattıklarından kat kat kaliteli ve eğlenceli.

En beğendiğim beş hikaye sırasıyla: Eşek Kafalı Kız, Sultanın Kısmeti, Padişahın Sadakası, Padişah İçin Bir Yalan ve Hapşırık. Özellikle Eşek Kafalı Kız hikayesi tam bir FRP oyununa eklenebilecek tatta karakterler barındırıyor. Sultanın Kısmeti de klişe bir olay örgüsü olsa da oldukça keyifli bir hikayeydi. Padişahın Sadakası çalışıp didinmenin, bir başkasının eline bakmaktan daha kıymetli olduğunu anlatıyordu. Padişah İçin Bir Yalan ise zekice bir son barındırıyor. Hapşırık da folklorik özelliklerle bezeli didaktik bir masaldı.

Bir çocuk masalı derlemesi olduğu için puan vermek çok doğru gelmiyor. Ancak bir yetişkin için değil, bir çocuğa okumak/okutmak için sorarsanız 6/10luk bir eserdi diyebilirim.

Beyaz Diş

Orijinal İsim: White Fang (1906)

Yazar: Jack London

Okuma Tarihi: (5 Ağustos 2019 – 11 Ağustos 2019)

İlköğrenimini Türkiye sınırları içerisinde tamamlamış her öğrenci gibi ben de Beyaz Diş ile o sıralarda tanışmıştım. Kitabın varlığını ve bir ara sınıf kütüphanesinden ödünç alıp okumaya başladığımı hatırlıyorum. Fakat hikayede neler olduğu, olay örgüsü ve finaline dair en ufak bir anım yoktu. Yıllarca “ben bu kitabı okudum ya” diyerek bir kenara ittiğim klasiklerden biri olarak kaldı. Kitabı temmuz ortasında bir arkadaşımın elinde görünce, benim kitaplıkta da bulunduğunu hatırladım. Elimdeki Gogol öykülerini bitirdikten sonra başlama kararı almıştım. Böylece -tekrar- okumaya başladım.

Klasik dediğimiz eserler gerçekten de tekrar tekrar okunması gereken işler oluyor. Bunlar ilk okuduğumuzda hayal dünyamızın zemini oluşturuyorlar, gençlikte okuduğumuzda olayların arka planını daha iyi anlayabiliyoruz ve olgunluğa eriştikçe o kahramanlarla duygusal ve mental olarak bütünleşebiliyoruz. Her okumamızda bir öncekinde gözümüzden kaçırdığımız bir detayı yakalayabiliyoruz. Eserin kendinden önce yazılmış hangi işlere gönderme yaptığını ve kendisinden sonra kimlere ilham kaynağı olduğunu görebiliyoruz. Bu bağlamda düşündüğümüzde, ‘klasikler’ okunmaktan ziyade anlaşılması gereken eserlerdir diyebiliriz.

Beyaz Diş, toplum ve çevrenin bireyin genetik kodlarına rağmen kişiliğini nasıl şekillendirdiğini bir kurt üzerinden oldukça başarılı bir şekilde anlatmış. Her ne kadar çocuk kitabı muamelesi görse de içeriği bütünsel olarak irdelenmesi gereken bir eser. Bu yüzden kitabı onlarca yıl önce okumuş biriyseniz, şu anki olgun halinizle bir kez daha okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitabın ortalarında -Yuton Kalesi ve Yakışıklı Smith kısımları- feci şekilde baydım. Sırf bitirmiş olmak için okumaya devam ettim denebilir. Kitabın başındaki o duygusal betimlemeler çok hoşuma gitmişti. Aynı tadı kitabın sonlarına doğru tekrar yakaladığımda mutlu oldum. Finali benzer anlatımla yapmamış olsaydı, ayrılışım tatmin edici yönde olmayacaktı.

Kitaba puanım 7/10. Tekrar okumuş olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Petersburg Öyküleri (Kolektif)

Orijinal İsim: Petersburg Stories (1830s-1840s)

Yazar: Nikolai Vasilievich Gogol

Okuma Tarihi: (14 Temmuz 2019 – 29 Temmuz 2019)

Nevsky Bulvarı

2018 Kasım’daki Tüyap kitap fuarında, İş Bankası standında muhabbet ettiğim bir çalışanın önerisi üzerine almıştım bu hikaye derlemesini. Konuşmamız esnasında neredeyse 10 senedir hiçbir Rus edebiyat eseri okumadığımı fark etmiştim. Rus edebiyatına ikinci girişiminin başlangıcını Gogol ile yapmanın iyi olabileceğini düşündüm. Kitabı böylece alıp kitaplığıma koymuş oldum. Tabi okuma işi 9 ay sonrasına sarktı ama geç olsun güç olmasın diyelim.

Kitapta altı adet öykü bulunmakta. Bunlar; Nevsky Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton idi. Hikayeler hakkında ayrı ayrı fikir bildirmek daha sağlıklı olacaktır.

Nevsky Bulvarı: St.Petersburg’un İstiklal Caddesi olduğuna kanaat getirdiğim bu gece-gündüz işlek olan caddede iki gencin beğendikleri ayrı kadınların peşine takılması ile şekillenen iki hikayeyi anlatmakta. Biri sadece takip edip hiç konuşmadığı bu kadın hakkında zihninde hikayeler uydurur ve hüsrana kapılır. Diğeri ise hoşlandığı kadının hayatına girebilmek için serserice hareketler yapmaktan kaçınmaz ve sonunda başarısızlığa uğrar. Hikayenin vermeye çalıştığı mesajın, yaşantı içerisinde karşılaştığımız fakat hakkında pek bir şey bilmediğimiz insanları hayatımızın önemli noktalarına sokmaya çalışmamızın ne derece yersiz bir uğraş olduğunu anlatmaya çalıştığı kanısındayım. Hikayenin insan ilişkileri için hoş bir örnekleme barındırdığını düşünüyorum. Puanım 7/10.

Burun: Karısının kahvaltı için yaptığı ekmeğin içinde müşterisi olan memurun burnunu bulan bir berber ile açılan hikaye, utancından burnunu kaybettiğini söyleyemeyen memurun da üstü kapalı olarak arayışa çıkışı ile devam ediyor. Acayip ve garip olayların yaşandığı bu öykü, 3.dereceden memura dönüşmüş bir burnun kiliseye gidip ibadet etmesi gibi sürreal olayları da içerisinde barındırıyor. Açıkçası hikayenin asıl amacının ne olduğunu tam anlayamadım. İnsanların kaybedene kadar bir nesnenin kıymetini bilememesi gibi bir olaysa kabul edilebilir ama eğer altında daha ulvi bir mesaj varsa işte onu yakalayabildiğimi pek söyleyemeyeceğim. Öyküye puanım 6/10.

Portre: Maddi sıkıntılar içinde boğuşan bir ressamın, dolaştığı resim dükkanından satın aldığı eski bir portre sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Ressamın parasal dertlerden kurtuluşu, kendini geliştirmesi, ün kazanması ve yeteneğini başkalarına aktarması fakat sonradan kendini rölantiye alışı, yaptığı işi sanattan ziyade zanaat gibi görmeye başlaması, her şeyi o güne kadar kurduğu formüle uygun yapması; ardından bir başkasının sergilediği yenilikçi hareketleri kıskanmaya başlaması, yetenek kırıntısı gördüğü her şeyden nefret edip, ruhunu kıskançlığın ele geçirmesini 70 sayfa içerisinde anlatabilmiş olması gerçekten büyüleyiciydi. Ressamın satın aldığı portrenin hikayesi ve akıbeti, kısa öykü nasıl yazılmalıdır konusunda ders olarak okutulmayı hak ediyor. Hikayeye puanım 8.5/10.

Palto: Devlet dairesinde resmi yazıları temize geçmekle sorumlu olan bir memurun yeni bir palto diktirmesi üzerine kurgulanıyor öykümüz. Paltoya ucu ucuna parasının yetmesi ve aldıktan sonra insanların ona olan tavrının değişimi insanın aklına Ye Kürküm Ye hikayesini getiriyor. Başına gelenlerden sonra zamanında yardım istediği kişileri ‘haunt’ etmesi, Gogol’un birden gerçekdışına kayan yazıları için güzel bir örnek niteliği taşıyor. Puanım 7.5/10.

Bir Delinin Anı Defteri: Adından da anlaşıldığı gibi hikaye bir delinin anılarını konu ediniyor. Okurken en eğlendiğim hikaye bu oldu. Bu öykü ile birlikte, Gogol’un mizacı ciddiyetten ziyade geyiğe meyilli gibi gelmeye başladı. Öyküye puanım 7.5/10.

Fayton: Gece vakti oyun sırasında faytonu hakkında oyun arkadaşlarına böbürlenen bir beyefendinin başına gelenleri konu alıyor Kişilerin anlaşılabilir şekilde hareket ettiği bir olay örgüsüne sahipti. Ders niteliği taşımayan düz ve olağan bir hikayeydi. Puanım 5/10.

Bu kolektif esere puanım 7/10. Öykü derlemesinin geneline bir puan vermenin pek doğru olduğunu sanmıyorum ama yine de değerlendireyim ki gelenek bozulmasın.

Değiştirilmiş Karbon

Orijinal İsim: Altered Carbon (2002)

Yazar: Richard K. Morgan

Okuma Tarihi: (17 Haziran 2019 – 12 Temmuz 2019)

Altered Carbon ya da diğer adıyla Takeshi Kovacs serisiyle -ne yazık ki- Netflix yapımı dizi adaptasyonu ile tanıştım. Dizi 2018’de çıkmıştı. İnternette insanlar sci-fi ve cyberpunk çılgınlığına kapılmışken dizi de yeterli rağbeti görmüştü. Ancak ben her zaman ki gibi kulak aşinalığım olsa dahi içimden gelmezse oturup da bir şeyi izlemiyor, okumuyorum. Dolayısıyla seriden haberim olmasına rağmen, dünyasına girmek için en ufak bir çaba sarfetmedim. Nisan ya da Mayıs ayında kitap alışverişi yaparken aklıma geldi bu seri. Hazır Dune’u da bitirirken yeni bir bilimkurgu serisine başlamış olayım diye sepete ekledim. Okuyup, ilk kitabın sonuna varmak da bugüne kaldı.

Öncelikle hikayenin yarattığı ve bize tanıttığı dünyanın gayet ilgi çekici olduğunu belirtmek istiyorum. İnsanların kendi bilinçlerini başka ‘kılıflara’ aktarmaları, yüzyıllarca hayatta kalan Metler, hafızalarını depolayarak ölümü yenen insanlar, tüm bu teknolojik gelişmeye karşı çıkıp “insanın ruhunun kutsallığı”na inanan Katolikler grubu vb. oluşumlar ve zatlar, hikayenin geçeceği ortama dair heyecanı yükseltiyordu.

Ancak gel gör ki kitabın ilk 30 sayfası klasik bir tanıtım evresi olarak başlarken, bu okuyucuyu dünyaya alıştırma kısmı bir türlü bitmek bilmiyor. 500 sayfalık kitabın ilk 300 sayfası adeta bir video oyunu tutorialı kıvamında gidiyor. Kitap, tam artık sunum kısımları bitti ve bizi maceranın içine atacak diye düşünürken tekrar yeni terimler içerisine sokuyor. Bu da ister istemez okuma zevkini baltalayan bir unsur olarak yer ediyor.

Kitabın mevcut bir cyberpunk evrenine dayanmaması, yani yazarın kendi kuralları ile ayrı bir dünya oluşturması okurlar için de öğrenmesi gereken yeni terimlerin olacağı anlamına geliyor. Amanglikan, Protektora, Kordiplomatik, Met, 653 sayılı önerge, Quellizm ve benzeri tonla kendine has kavramı barındırdığı için okumaya biraz ara verip geri dönüldüğünde hatırlaması güçlük çıkarabiliyor.

Kitabın ilk 300 sayfası intihar eden Met Laurens Bancroft’un kendini neden öldürmüş olabileceğine dair ipucu toplamakla geçiyor. Dünyaya Elias Ryker adlı eski bir polisin bedeninde gönderilen Takeshi’nin, Ryker’ın eski ‘tanıdıkları’ ile yaşadıkları da hikayeye bir gömlek daha gizem katıyor. Ancak hikaye bir noktaya kadar feci bayıyor. Son 200 sayfa, Takeshi’nin karşı saldırıya geçtiği, riskler aldığı, oyuna yeni taşlar soktuğu kısımlar olduğu için esasında kitabı kurtaran yer oluyor.

Reileen Kawahara’nın Bancroft davasını kapattırmak için zorlamaları sonucunda, Takeshi’nin çift taraflı bir plan kurarak sanal genelev programına virüs katması, davayı sahte kanıtlarla kapatması ve aynı tekniği kullanarak Kawahara’yı köşeye sıkıştırması gibi olaylar takibi heyecan verici gelişmelerdi. En nihayetinde Kawahara ve Bancroft’un adli bir suça karışmış olmamak için bu intihar ve örtbas işlerine giriştiklerini öğrenmek mantık çerçevesinde yer alabilen sebepler oldu.

Kitaba puanım 7/10. Kitabın üzerimde yarattığı baygınlığın sebebinin Aslıhan Kuzucan’ın çevirisinden kaynaklanmış olabileceğini de düşünüyorum. Yine de sonlara doğru gayet sürükleyici ve merak uyandırıcı bir serüvendi.

Satranç

Orijinal İsim: Schachnovelle (Chess) (1941)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: (27 Haziran 2019 – 29 Haziran 2019)

Satranç, okuduğum üçüncü Zweig novellası oldu. Ölümüne en yakın eseri bu sanırım. 1942’de İkinci Dünya Savaşı’nın Naziler üstünlüğü ile geçtiğini görüp, Petropolis-Brezilya’daki dairesinde bir not bırakarak, eşiyle birlikte intihar ediyordu. Kitap da 1941 yayını olduğuna göre son hikayesi ya budur ya da bir başka 1941/2 yazılı bir eseridir diye düşündüm.

Nihayetinde en olgunlaşmış öykülerinden biri olmasını bekliyor insan, ki öyleydi de. 30.sayfa itibariyle Dr. B’nin geçmişinin anlatıldığı kısımlar su gibi akıp gitti. Ahmet Cemal’in Almanca’dan çevirideki başarısı takdire şayan. En kolay ve anlatımı bozmayacak kelime seçimleri ile anlatımı son derece sürükleyici bir seviyeye getiriyor.

Hikayenin olayı beyin yakan bir kurgu vaat etmesi değil. Kaldı ki Zweig’in psikolojik çözümlemeleriyle tanınan bir yazar. Ben de karakter odaklı gelişimlere açık bir kapı hayal ediyordum ve de beklediğimi buldum. Czentovic’in nasıl bir satranç odaklı zekaya sahip oluşu ile Dr. B’nin Nazi gözetimi altındayken liseden beri eline taş sürmemesine rağmen nasıl kendini satranç konusunda geliştirdiğini aşama aşama görmek gerçekten oldukça keyifliydi.

Kitaba puanım 7.5/10. Okuduğum üç kitabı arasında en beğendiğim hikaye bu oldu.

Fatih-Harbiye

Orijinal İsim: Fatih-Harbiye (1931)

Yazar: Peyami Safa

Okuma Tarihi: (14 Haziran 2019 – 17 Haziran 2019)

Fatih-Harbiye, kitaplığımda denk gelip okuma listeme aldığım bir kitaptı. Kitap, doğu-batı çelişkisi içinde kalan Türk gençlerinin durumunu Neriman karakteri üzerinden anlatmayı hedeflemiş. Doğu adetlerini Şinasi, batı adetlerini de Macit karakteri ile cisimleştiren yazar olayların doğal gelişimi içinde durumun nasıl değiştiğini aktarabilmiş.

Beyoğlu-Harbiye bölgesinin Levanten nüfusu da barındırmasıyla batılı hayat yaşayan bir civar olduğu bir gerçekti. Fatih de Konstantinopolis’in tarihi çekirdeğini oluşturduğu için geleneksel Türk hayatını devam ettiren bir yerleşimdi. Kültür-mekan ilişkileri, iki ayrı dünyayı yan yana yaşatan İstanbul’un insan profillerine de yansıyordu. İnsanların yeme içmesi, giyim-kuşamı, ev ve sokak hayatına dair çeşitlilik dönemsel bir tezatlık sorununu da insanların, özellikle genç kuşağın, omuzlarına yüklüyordu.

Kitap direkt ideoloji aktarma amacı güttüğü için yazılan karakterler de üzerilerine yüklenen rolleri gayet başarılı yansıtıyordu. Her ne kadar Peyami Safa’nın muhafazakar görüşlerini benimsediğim söylenemese de düşüncelerini bu örnek ile sunuşunu takdir ediyorum. Kurguda rahatsızlık veren noktalar azdı ama yine de vardı. Bunlar; kadınların erkekler ile aynı derecede algıya sahip olmadıkları ve fikirlerin özünü anlamaktansa şekillere aldandıkları gibi hafif cinsiyetçi birkaç söylemdi. Fakat bunlar sıkça tekrarlanmadığı için puan kıracak düzeyde hoşnutsuzluk verdiğini söyleyemeyeceğim.

Kitaba puanım 8/10. Kendi içinde çelişmeyen ve direkt hedef odaklı kaleme alınmış bir öyküydü.

Dune Tanrı İmparatoru

Orijinal İsim: God Emperor of Dune (1981)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: (24 Mayıs 2019 – 14 Haziran 2019)

Frank Herbert’in yazdığı 6 kitaplık ana Dune serisinin 4. kitabı olan Tanrı İmparatoru’nu nihayet bitirebildim. Kitaba başlangıcım ve bitirişim arasındaki süre, bitirme ile uğraşmıyor olsam daha da kısa sürerdi. Kitabı 300. sayfaya kadar okuyup teslim hazırlıklarına geçiş yaptım. Savunma jürisini de atlatmamla birlikte kaldığım yerden hikayeye devam edip Leto’nun hikayesini sonlandırmış oldum.

Serinin bu kitabını bir öykü olarak değerlendirmek yetersiz geliyor. Benim gözümde bu kitap, okuyucuya didaktik bir şekilde insanlığın sorunlarını anlatıyor. Beş yüz sayfalık bir felsefe kitabı gibi. Herbert adeta okuruna Leto’nun amacını aktarabilmek için bir hikaye yazayım demiş. Yaptığı felsefi çıkarımları da iyice kavratabilmek için hikayenin içine birebir örneklerini koymuş. Kendisine ‘en büyük yırtıcı’ lakabını takan Leto’nun neyi kastettiğini bile kitabın %85lik bir kısmından sonra anlıyor olmak, her Dune kitabında olduğu gibi bu sefer de, karşında duran zekice işlenmiş olay ilmeklerini büyülenerek takip etmeye neden oluyor.

Her bir devam kitabı bir öncekinden daha iyi olan bir seriydi Dune. Aksiyonu, entrikaları, gerçekleşen olaylarıyla eşi benzeri olmaz bir deneyim yaşatıyordu. Bu dördüncü kitap da böyle başlamıştı. 3000 yıldır hüküm süren Tanrı İmparator ve Atreides soylu isyancı Siona’nın mücadelesini izleyeceğiz gibi hissedip heyecanlanmıştım. Olayların daha sonra farklı bir yön alması beni biraz üzse de hikayenin ulaştığı son ve o sonuca varıncaya dek yaşattıkları önceki üç kitaptan daha yetersiz değildi. Lakin dördüncü kitabın, ilk üç kitaptan temel bir farkı vardı. Bu eser eğer dikkatli okunursa, onlarca dersi barındıran bir nasihat kitabı gibi dahi görülebilirdi.

Hikayeye bu kitapta katılan Siona, Moneo, Malky, Hwi Noree, Duncan(lar), Anteac ve diğerleri her ne kadar iyi karakterler olsalar da sayıları azdı. Tabii ki bunu, yukarıda belirttiğim gibi, kitabın ana derdinin Leto’nun Felsefesi’ni anlatmak olduğu yönünde yorumladığım zaman bir sorun olarak göremiyorum. Hatta okurken aklıma, Frank’in odaktan sapmamak için özellikle az karakter eklemiş olabileceği ihtimalini dahi düşünmüştüm.

Kitapta bana tuhaf gelen tek kısım yeni gulam Duncan’dı. Karakterin kendisinde bir mantık hatası var gibi geldi. Orijinal Duncan’dan gulamlaştırılmışsa Paul’a Muad’Dib demek veya Dune’un geçmişine dair anılarına sahip olmaması gerekiyordu ama eğer ki Hayt’ın gulamlaştırılmış hali ise o zaman da Leto’yu ve gücünü biliyor olmalıydı. Bu kitapta Leto ile Duncan’ın ilk karşılaşma sahnesinde Leto’nun Paul’un sesine başvurmadan onu bir türlü ikna edememesi çok garip gelen bir durum oldu. Acaba Tleilaxlılar eski Duncan’ların deneyimlerinin bir kısmını orijinal Duncan gulamı üzerine mi aktardı da böyle zaman zaman alakasız tepkiler veren yeni bir klon ortaya çıktı diye düşünmeden edemedim. Gerçekten koca kitapta hafızamı sorgulatan, kurguda hata olabileceğini düşündürten tek kısım bu oldu. Bu detay karmaşasına rağmen hikaye yağ gibi akıp gitti.

Kitaba puanım 9/10. Dune serisinin 5. kitabının da İthaki tarafından bir an önce çevrilip basılması dileğiyle.