Orijinal İsim: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)
Yazar: Peyami Safa
Okuma Tarihi: (16 Ocak 2019 – 18 Ocak 2019)

Yıllardır bahsi geçen fakat bir türlü okuma fırsatımın olmadığı nice Türk klasiklerinden biriydi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Şans eseri kitaplığımda göz göze geldim onunla, yanında diğer bir Peyami Safa öyküsü ile bekleşiyorlardı okunacakları günü. Hazır işim gücüm yok, kafamı dinliyorken aradan çıkarayım bu kısa kitabı da dedim ve okuma listeme dahil etmiştim. İyi ki de etmişim.
Hikaye 15 yaşında bacağından ciddi bir sakatlık yaşayan yazar çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Yazar adını hiç söylemiyor; Paşa, annesi ve arkadaşının da adını bize vermediği gibi. Hikaye 1915 yani Cihan Harbi döneminde geçiyor. O yüzden karakterin İstanbul’da takılabilmesinin bir mantıklı sebebi oluyor, sakatlığı.
Nüzhet isimli kadın başrolümüz, esas oğlanın uzaktan akrabası ve hafif de hoşlantı beslediği ablasıdır, dört yaş farkla. Nüzhet’in babası da Paşa karakteridir. Emekliliğinden dolayı savaşa katılmayan bir karakterdir. Zaten kitaptaki yetişkin erkekler hepsi tıbbiye üyesi. Yani cerrahi bilgiye sahip oldukları için savaşa gidip harcanabilecek insanlar değiller bu yüzden payitahtta ikamet ediyor ve mesleklerini icra ediyorlar.
Kitabın en başarılı bulduğum yanı, kısa bir öykü olmasına rağmen yazarla hastalığı üzerinden empati yapabilmemizi daha ilk yarıdayken sağlıyor. Tüm düşüncelerini mantıklı bir gelişim sırasında iç sesinden takip ettiğimiz için eylemleri ve nihayetinde dile getirdiği sözleri şaşırmadan takip edebiliyoruz.
Kitaptaki tıp bilgisi verme gibi bir gayret olmasa da sanki biraz fazla detay verilmiş gibi geliyor. Bu kısımlar bana Safa’nın, ‘ben bunları biliyorum da konuşuyorum’ deme şekliymiş gibi geliyor. Teşrihhane’deki cesedi görünce Hamlet’e yaptığı gönderme ile hastalıkla cebelleşirken söylediği Tevfik Fikret şiiri çok hoşuma gitmişti.
“samt-ü raşe saklı bu vadii muzlimin
her hatvesinde şüpheli bir hufre bir kemin
hep samt-ü raşe kaynaşıyor canlı gölgeler
bir mahşeri cünun gibi pürcüşu bihaber.. ”
Bazı hoşuma giden kısımlardan alıntı da yapayım:
“…Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile… damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan… Zavallı mürahik…
Nüzhet bana yalan söyledi.”
“Istırap, ağırlığıma bir şeyler katıyordu.”
“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”
“…Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden tanıyorum. Üstümden çıkarıp attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta.”
Kitaba puanım 7.5/10. Gerçekten tek solukta bile okuyabileceğim bir kitaptı ama ben kendimi frenlemeyi seçtim. İyi de oldu. 2-3 güne yayarak okumak daha çok tadına varmamı sağladı.


