Orijinal İsim: Τὰ εἰς ἑαυτόν (Ta eis heauton) (169 – 170)
Yazar: Marcus Aurelius
Okuma Tarihi: (25 Aralık 2018 – 16 Ocak 2019)

Marcus Aurelius benim en takdir ve hürmet ettiğim Roma imparatorlarının başında gelir. Kendisiyle nasıl tanıştığımı kesin hatırlayamasam da genel Roma tarihi üzerine yaptığım araştırmalarda adının “Beş İyi İmparator” listesinin sonuncusu olarak aklıma kazımıştım. Pax Romana’ nın son muhafızı ve kendi ölümüyle birlikte çöküşün başlaması ne kadar önemli bir insan ve varlığının ne kadar büyük bir kırılma noktası oluşturduğunun kanıtıdır.
2017 baharı yani üniversitedeki ikinci senem ve dördüncü dönemimde aldığım Jeoloji dersi için İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne gitmiştik ve oradaki eserlerin yapım materyallerini inceliyorduk. Ana eser binasına girdiğimiz koridorda İskender, Augustus ve Marcus Aurelius’un büstlerini görünce büyük bir heyecan duymuştum. Yanında durup poz vermiştim ve orada çektirdiğim foto bugüne dek en anlamlı bulduğum fotoğrafım olabilir herhalde.
Tüm bu tanışma evreleri sonrasında kendisini daha çok araştırmaya başladım. Zamanında izlediğim Gladyatör filminin başındaki sahnede bu kitabın yazıldığı dönemin anlatıldığını fark ettim. Sarmatların üzerine yapılan 169-172 seferleriymiş aslında o açılış sahnesi. Geceleri çadırına çekilip “kendine düşüncelerini” kaleme alan imparatorumu görmüştüm fakat tanımadığım için fark etmemiştim çocukluk haliyle.
Kitabın kendisine gelecek olursak, stoa felsefesini büsbütün anladım diyemesem de genel hatlarını kavramamı sağlamış oldu bu eser. Doğanın, tanrıların, ölüm-yaşam-zaman kavramlarına nasıl yaklaşıldığını aşağı yukarı anlamış oldum.
Marcus Aurelius (MA)’nun bazı konuları tekrar ve tekrar işlemesinin arkasında unutkanlık değil de, o konunun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için yazdığını düşünmemi sağladı. Ölüme hazır yaşayışı, vaktini değerli harcamak gerektiği, kalp kırmamanın önemi, aşırılığa kaçılmadan yaşanması gibi mevzuları gayet hoş şekilde örnekler ve evvel yaşamış insanların hayatlarına göndermeler de yaparak anlatması çok hoşuma gitti.
Tabii bugünün dünyasından bu eser incelendiğinde Descartes modern felsefesinin kıstasları ile eleştirilirse çok haksızlık edilebilir. Özellikle tanrı, kadercilik ve enerjinin çözülüp tekrar doğa içinde var olması gibi konuların hayalperest bulunması gibi… Bu yüzden antik felsefe koşullarında değerlendirilip hak ettiği konumu koruması sağlanmalı ve daha çok tanıtılmalı diye düşünmekteyim.
En beğendiklerimden birkaç alıntı yapayım:
“Aşağılıyorsun, bizzat kendini aşağılıyosun ruhum! Kendini onurlandıracağın zaman gelip geçiyor. Çünkü herkesin tek bir yaşamı vardır ve seninki hemen hemen tamamlandı; kendine saygı duyan biri değil, diğer insanların ruhlarında kendi mutluluğunu arayan birisin.” (II-6)
“Bundan böyle yaşamı her an sona erecek biri gibi düşünmeli, konuşmalı ve her işini öyle yapmalısın. İnsanlardan uzaklaşmak eğer tanrılar varsa ürkütücü değildir çünkü onlar seni kötü bir şeye sürüklemez. Ama eğer tanrılar yoksa ya da insanları umursamıyorlarsa, tanrılardan ve ihtiyattan yoksun düzende yaşamak benim ne işime yarar? Fakat tanrılar vardır ve insanları umursarlar ve insan hiç kuşkusuz gerçek kötülüklere rastlamaz, zira tanrılar insanı her türlü kötülükten korur. Eğer geri kalan şeyler arasında herhangi kötü bir şey varsa ve tanrılar bunu öngörmüşlerse, o kötülüğün insana rastlamaması için her şeyi yaparlar. İnsanı daha kötü yapamayan bir şey nasıl olur da insanın yaşamını daha kötü yapar? Fakat evrenin doğası bir kötülüğün farkına varmışsa, cehalet ya da bilinçsizlikle bir hataya düşmez, bunu hatalı bir şekilde bırakmaz. Evrenin doğası yetenek ve güçten yoksun değildir, herhangi bir yerde iyilik ve kötülük ayrım gözetmeksiniz hem iyi, hem de kötü insanların başına gelir. Gerçekten de ölüm ve yaşam, şöhret ve tanınmamışlık, acı ve zevk, zenginlik ve fakirlik, bunların hepsi hiçbir ayrım gözetmeksizin hem iyi hem de kötü insanların başına gelir. Çünkü bunlar ne onurlu ne de utanç vericidirler. Yani ne iyidirler ne de kötü.” (II-11)
“… Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan, gayet mümkün ve basittir bu: İnsan dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz…” (IV-3)
“Epiktetos’un dediği gibi, ‘Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen.'” (IV-41)
“Dalgaların art arda gelip çarptıkları kaya gibi ol: Sağlam, kıpırtısız, çevresinde kaynayan suların dinginleşmesini seyreden…” (IV-49)
“Doğaya uygun olan yolda yürüyeceğim, toprağa düşüp huzura kavuşuncaya kadar. Son nefesimi her gün soluduğum havaya emanet edip, babamın tohumunun, annemin kanının, sütannemin sütünün kaynağı olan, yıllardır beni besleyen, adımlarımın destekçisi, sayısız yolla sayısız faydasını gördüğüm toprağa düşeceğim.” (V-4)
“Bedenin bu hayatta direnirken, ruhunun pes etmesi yüz kızartıcıdır.” (VI-29)
“Kovana yararlı olmayan, arıya da yararlı değildir.” (VI-54)
“… Güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur; her şey aynı ve geçici.” (VII-1)
“Çok yakında her şeyi unutacaksın, herkes de seni unutacak.” (VII-21)
“… Hiçbir iyi insan zevki ihmal ettiği için pişmanlık duymaz. Öyleyse zevk ne yararlı ne de iyidir.” (VIII-10)
“Sokrates şöyle diyordu: ‘Ne istiyorsunuz? Düşünebilen varlıkların ruhuna sahip olmak mı yoksa düşünemeyenlerin mi?’ Düşünebilen varlıkların ruhuna. ‘Peki hangi düşünebilen varlıkların ruhuna, sağlıklı olanların mı yoksa kötücül olanların mı?’ Sağlıklı olanların. ‘Öyleyse niye aramıyorsunuz onu?’ Çünkü ona sahibiz. ‘Öyleyse neden tartışıp çekişiyorsunuz?'” (XI-39)
Eser bir felsefe kitabı olduğu için puanlamak çok doğru gelmiyor lakin yine de değerlendirmem gerekli. Puanım 7/10. Bir günlük ve felsefe kitabı arasında kalmış hoş bir eser.