Dragon Ball Z

dragonballz

Seri Çıkış Tarihi: 26 Nisan 1989 – 31 Ocak 1996

Türü: Aksiyon – Komedi – Fantastik – Dövüş Sanatları – Shounen

Bölüm Sayısı: 291

İzlenme Tarihi: 11 Haziran 2024 – 17 Haziran 2026

İlk anime sezonu ile arasında sadece iki haftalık bir boşluk olduğunu fark etmek beni mutlu etti. Hikaye boyunca çizim stili aşama aşama değişmiş olsa da son bölümün geldiği noktadan geriye dönüp eski ekran kayıtlarına bakınca bariz bir değişim meydana çıkıyor.

Bu değişim yalnızca çizim stili ile sınırlı değil. Dragon Ball ve Dragon Ball Z arasındaki en büyük fark bana göre hikayenin ciddiyet dozu diyebilirim. Ben ilk seride hemen hemen hiçbir arcı gerçekten umursayarak izlemedim.

Krillin’in ölümü veya Piccolo Daimao ile olan dövüş dahil hiçbir zaman gerçek bir merak duygusuna kapılmadım. Bu elbette DBZ’de Piccolo ve Krillin’in yan karakter olarak ekipte yer aldığını bilmemden de kaynaklanıyor olabilirdi. Bilemeyeceğim. Fakat DBZ’nin gerçekten korkunç, nefret uyandırıcı karakterlerle birlikte sevilesi, merak uyandırıcı karakterlere de ev sahipliği yapıyor oluşu çok büyük bir gelişim olmuştu.

Dragon Ball Z esasında üç temel hikaye arcından oluşuyor. İlki Frieza, ikincisi Cell ve üçüncüsü Majin Boo. Bu serüvenler içinde en sevdiğim tabii ki Android saga ve devamında gerçekleşen Cell arc oldu. Hikayenin Terminatör benzeri bir olay örgüsü ile başlaması, Future Trunks’ın tasarımı, Androidlerin Z-Dövüşçülerine kıyasla ezici bir kudrete sahip oluşu ve elbette Cell gibi son derece baş belası bir kötü karaktere sahip olması. Kısacası her detayı ile sürükleyici bir öyküydü.

Frieza arc evrenin kurallarını esnetip başka gezegenler ve başka ejderlerden de bahsetmesi açısından oldukça önemli. Ayrıca bu arc sayesinde Vegeta’yı ekibimize katmış oluyoruz. Cell arcın yıldızının Gohan olması da çok hoşuma giden başka bir detay oldu. Majin Boo arcı ise 277. bölümde her şeyi yok oluşuna giden süreçte biraz baymış olsa da Kaioshin dünyasındaki son savaş ve Mr. Satan’ın varlığı bu öykünün tuzu biberi oldu.

Dragon Ball evrenindeki en sevdiğim karakterin Gohan olduğunu söylemem gerekiyor. Majin Boo arcının başında Great Saiyaman rollenmesi ile biraz daha izleyebilmeyi istemiştim. Ancak sonra hikaye çok hızlı bir şekilde yeni Tenkaichi Budoukai turnuvası ve kötü büyücü Babidi’nin planlarına kayıyor. Bu durumda da Goku ve Vegeta spot ışıklarını Gohan’ın üzerinden alıyordu. Bu durum biraz canımı sıkmıştı. Fakat sonra Kaioshin dünyasında efsanevi kılıcı kayadan çekip güç edinen Gohan’ın hikayede Majin Boo’ya ayar çekecek kişi olacağını beklemiştim. O da olmadı. Üzülsem de çok kızmadım.

En nihayetinde mangakalar yüzde yüz kendi tercihleri ile hikaye ilerleten insanlar değiller. Sanatları ve öyküleri editörlerin direktifleri ve hayranların geri dönüşleri ile şekillenip duruyor. Toriyama da hayranların Goku’ya olan sevgisini geri çeviremeyip Gohan’ı ana karakter koltuğuna kısa bir süre oturttuktan sonra indirmeyi uygun görmüş.

Gohan’dan sonra en sevdiğim karakter elbette Piccolo. Ardından Future Trunks geliyor diyebilirim. Underrated olduğunu düşündüğüm ve gerçekten sevdiğim bir karakter daha var. O da Tien Shinhan. Cell’i ikinci evresinde iken Android 18’i yakalamaktan tek başına alıkoyan o idi. Bence “en güçlü insan” unvanını Krillin değil de Tien hak ediyor ama yazarın sözü üstüne söz söylenmek.

Bir diğer bahsetmek istediğim karakter de Mr. Satan. Ben bu karaktere gerçekten bayıldım. Cell arctaki ahmak davranışları bir tık sinir bozucu olsa da Majin Boo arcındaki rollenmeleri, saflığı ve üçkağıtçı tavırları ile beni kendine bağladı. Biraz komik gelebilir ama dünyanın son umudu Goku ise en az onun kadar önemli olan bir diğeri de Satan idi. Arcın gizli MVP’sidir diyebilirim.

Velhasıl kelam, DBZ gerçekten eşsiz bir serüvendi. Çok keyif aldım. Serinin büyük çoğunluğunu x1.5 hızda izlemiş olsam da hiçbir sorun ile karşılaşmadım. Hatta itiraf etmeliyim ki, animasyonların daha akıcı bir hale gelmesi seyir zevkini de bir ölçüde arttırdı.

Dünya çapında ünlü, en büyük shounen seriler sıralamasında bence, One Piece bir defa görünmeyi hak ediyorsa Dragon Ball bin kere görünmeyi hak ediyordur. Hala en sevdiğim büyük shounen Naruto ve ardından ikinci Bleach olsa da, üçüncü sırada olması gereken ne Fairy Tail ne de One Piece. Dragon Ball ilk üçün kayıtsız, şartsız bir üyesi olmayı sonuna kadar hak ediyor.

Dragon Ball Z yoğun geçen gündemim içerisinde bana büyük bir eşlikçi oldu. Hayatımın bu en önemli döneminde yanımda olduğu için seri ile kurduğum bağ hiç beklemediğim kadar kuvvetli oldu. MyAnimeList’e göre de izlediğim 550. seri olması hasebiyle benim için en önemli yapımlar arasında yerini değişmez bir şekilde yazdırmış oldu.

Sezona puanım 9/10.

Monsters: 103 Mercies Dragon Damnation

Orijinal Adı: MONSTERS 一百三情飛龍侍極 (Monsters: Ippyaku Sanjou Hiryuu Jigoku) (2024)

Türü: Aksiyon – Fantastik – Shounen

Stüdyo: E&H Production

İzlenme Tarihi: 14 Haziran 2026

One Piece’in önemli yan karakterlerinden biri olan Ryuma’nın geçmişi anlatılıyor. Ancak aynı zamanda Wanted! isimli bir manganın da uyarlaması olduğu görünüyor.

Wanted! muhtemelen Eichiro Oda’nın One Piece’i izlemeden önce yaptığı one-shot denemelerinin bir derlemesi olabilir. İleride bir gün tekrar dönüp okuma isteğim canlanabilir. Fakat bugün Ryuma’nın öyküsünü izlemek yeterliydi.

Hikaye Shirano (Cyrano) isimli bir kılıçustasının ejderha saldırısından kurtardığı bir kasabaya Ryuma isimli genç ve tezcanlı bir samurayın gelmesi ile başlıyor. Ryuma bir oyuna getirilip kasabalının nefret objesine çok hızlı bir şekilde dönüşüyor. Ancak başlarına gelmekte olan felaketi de yine o çözüp her şeyi yoluna sokuyor.

Eserin Oda’nın eski bir işi olduğunu düşünürsek Cyrano Mihawk’ın, D.R. da Usopp’un prototipi diyebiliriz. Ryuma da tabii ki Zoro oluyor bu durumda. 24 dakikalık animasyonun sonunda Thriller Bark arcındaki Ryuma ile Zoro karşılaşmasına da yer verilmiş olması beni mutlu hissettirdi.

Esere puanım 7/10. Tek bölümlük bir özel yan öykü için yeterli olduğunu düşünüyorum.

Leylek Halife

Orijinal İsim: A gólyakalifa (The Stork Caliph) (1916)

Yazar: Babits Mihály

Okuma Tarihi: 16 Mayıs 2026 – 2 Haziran 2026

Bu kitap koca bir olamamışlık eseridir. Rüyalar ve gerçek dünya arasında kurulan Freudyen irdelemenin günün sonunda aşırı dramatize edilmiş ufak meselelerden ibaret olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Öykü Dr. Jekyll ile Bay Hyde ile oldukça benzer bir yapıya sahip. Hatta ben Zhuangzi’de yer alan Kelebeğin Rüyası isimli anlatıya epey yakınlık gösterdiğini düşünüyorum.

Bizle kıyaslanınca daha küçük bir popülasyona sahip olan Macar milletinin ona verdiği değeri bilemiyorum. Birinci Dünya Savaşı gibi bir dönemde yazıldığı için de çalışmayı kıymetli ad etmek istiyorum. Fakat eseri okurken hiçbir an kendisine hayranlık duyamadım.

Esere puanım 6/10.

Super Mario Galaxy

İlk piyasaya sürülme tarihi: 1 Kasım 2007

Geliştirici: Nintendo EAD Tokyo

Tür: Platform – Action – Adventure

Platform: Nintendo Wii

Oynama Tarihi: 12 Mayıs 2026 – 28 Mayıs 2026

Super Mario Galaxy yaklaşık 12 saatlik bir oynanış sonunda 61 yıldız ile final verdi.

Oyuna bayıldım. Bu kadar devrimsel bir yapım ile karşılaşmayı beklemiyordum. Oyun tam olarak konsantre edilip dijital hale getirilmiş bir endorfin kapsülü.

Kabaca hesaplamak gerekirse 6 stage için her biri birbirinden farklı üç ana galaksi olduğunu kabul edebiliriz. Bu galaksilerin her birinde farklı bir mekanik ve oynanış tarzı ile karşılaşıyoruz. Yuvarlamış olursak 20 adet farklı oynanış stili ve yeteneğe harita kısıtlaması aracılığıyla erişebiliyoruz.

Bölümlerde kullanıma sunulan yeteneklerin her biri ilgili gezegenin bulmacasını çözmeye yönelik olduğu için bir galaksiye girdiğinizde aynı yetenek ile birkaç çözüm üreteceğinizi kestirebiliyorsunuz. Üç defa aynı yetenek ile bir problem çözüyor olmak da çoğu zaman yeterli bir deneyim oluyor.

Oyun bu yeni içerikleri hızlı hızlı önünüze sunsa da sizi bir tüketim-delisine dönüştürme kaygısı ile hareket etmiyor. Eski Mario oyunlarında yer alan mekaniklerin rafine bir şekilde yeniden ele alınmış olması marka hafızasına yönelik inanılmaz bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilir.

Mario World, Mario Bros, Sunshine, Mario Kart ve Luigi’s Mansion gibi birçok Mario oyununa gönderme barındırmakta Super Mario Galaxy.

Yeni olarak bir de Rosalina ile tanışıyoruz burada. Ben kendisini Super Smash Bros. ve Mario Kart oyunlarından tanıyor olsam da ilk çıkışını esasında SM Galaxy ile gerçekleştirmiş. Kendisi Luma isimli yıldızların anneliğini yapan galaksinin koruyucusu ve rehberi denebilecek bir karakter.

Rosalina rehberliğinde farklı galaksilere yolculuk ederek her bir gezegenin Luma’sını kurtarıp evrende yolculuk etmemizi sağlayan gemiyi tamir etmeye çalışıyoruz. Rosalina’nın gemisini 60 yıldız toplayıp tamir ettikten sonra Peach’in kaçırıldığı Bowser’ın gemisine direkt geçiş yapabiliyoruz.

Oyun bize total 120+1 yıldız toplayabilme şansı verse de Bowser ile karşılaşmak için 60 adet toplanması yeterli oluyor. Bowser’ı def ettikten sonra 1 adet yıldız daha kazanıyor ve credits sonrasında oyuna devam edebiliyoruz. Burada yüksek skor challengeları ve kalan Luma kurtarma bölümlerini yerine getirebildiğimiz ekstra içerik bulunmakta.

Ben oyunlar ile hızlı vedalaşmayı seven biri olarak kapanışın ardından Super Mario Galaxy ile yollarımı ayırdım. Ancak oyunu beğenenlerin tadı damağında kalmasın diye oynanışı iki katına çıkaran böyle bir yola girmiş olmaları gerçekten takdire şayan. Ayrıca oyunu 120+1 bitirdikten sonra bir de Luigi ile birlikte oynayıp bitirebiliyormuşsunuz. Meraklısına duyurulur.

Yapıma puanım 9/10. Oldukça keyifli bir yapımdı. Favori oyunlarım arasında yerini aldı.

Godzilla

Orijinal Adı: ゴジラ (Gojira) (Godzilla) (1954)

Yönetmen: Ishirô Honda

Türü: Aksiyon – Drama – Korku

İzlenme Tarihi: 17 Mayıs 2026

Bugünden tam 72 sene önce çıkmış olan bu ilk Godzilla filmini ne kadar süredir izlemeyi planladığımı hatırlamıyorum bile. Godzilla v Kong isimli yapım çıkış yaptığında Kaiju türü tekrar gündeme oturuvermişti.

Ben de Godzilla serisinin eski filmlerini izlemeden yenilere göz atmayayım demiştim. 2014 senesinde çekilen reboot yapımı sinemada izlemiş olsam da Japon yapımı olanları hiç seyretmemiştim.

Geçen sene yaptığım Japonya gezisinde Shinjuku’daki Godzilla kafası ile güzel bir hatıra fotoğrafım oldu. Bunun şerefine tekrar Godzilla üzerine düşünmeye başlamıştım. Fakat izlemek neredeyse yarım sene sonrasına nasipmiş.

Evet. Şimdi 1954 yapımı bu Godzilla filmini izlerken böyle bir geçmişi sırtlanarak geldiğimden haberiniz olmuş oldu. Peki ben filmi izlerken neler hissettim diye soracak olursanız kısa cevabım: filmi çok beğendim.

Filmin tema müziği inanılmaz akılda kalıcı ve gergin bir tona sahip. Hikaye Japonya’nın henüz 9 sene önce yaşadığı atom bombası felaketinin travmaları üzerine inşa edilmiş. Hidrojen bombası testleri yaparak sualtı yaşamına zarar veren insanlar, Jura devrinden kalma bir canlıyı uyandırıyor. Odo isimli kurgusal bir adada görülen ve yerlilerin Godzilla ismini verdiği bu yaratık ile ilk temas kurulduktan sonra zoolog olan doktor Kyohei Yamane ona zarar vermemek konusunda diretiyor. Fakat hocasından gizli şekilde, oksijen-tahripçisi isimli bir bomba üzerine çalışan doktor Daisuke Serizawa ise aşık olduğu Emiko Yamane ile çalışmalarının sırrını paylaşıyor.

Godzilla’nın durdurulamaz olduğuna kanaat getirilince Emiko, sözlüsü Hideto Ogata ile birlikte Serizawa’yı ikna etmeye gider. İnişli çıkışlı bir tartışmanın sonunda Serizawa tüm çalışmalarını imha edip Godzilla’yı yok etmek uğruna gizli silahını kullanmaya ve kendisini de feda etmeye karar verir. Böylece trajik bir kahramana yakışır bir final ile hikayeyi sonlandırır.

Serizawa’nın insanlık için zararlı olduğunu düşündüğü bu silahın sırrını kendisi ile birlikte yok etmesi fikri çok hoşuma gitti. Filmin net bir şekilde en kilit oyuncusuydu. Doktor Kyohei’ye kalsak Japonya dümdüz olmuştu.

Esere puana 7/10.

Azınlık Raporu

Orijinal Adı: Minority Report (2002)

Yönetmen: Steven Spielberg

Türü: Aksiyon – Suç – Gizem – Sci-fi

İzlenme Tarihi: 16 Mayıs 2026

Kafamda uzun zamandır bu filmi izlemem gerektiğini kendimi hatırlatıyordum. Geçen hafta izlemeye başlamış olsam da sadece ilk yarım saatini izleyip kalanını bırakmışım. Hayat koşturmacası derken oturup film izlemeye kendimi bir türlü veremedim.

Film, Philip K. Dick’in aynı isme sahip olan bir hikayesinden uyarlanmış. Bu adam gerçekten çağının ötesinde inanılmaz bir zihne sahipmiş. Dijital çağın ufukta bile gözükmediği bir dönemde “Do Androids…” ve “The Minority Report” gibi öyküler kaleme alabilmiş olması beni her defasında hayrete düşürüyor.

Genel olarak baktığımızda hiçbir bilim kurgu eseri tek başına bir gelecek tasviri sunmuyor. Hemen hemen her biri sosyolojik, psikolojik veya etik bir meseleyi büyütülmüş ölçeklerde ele alan işler oluyor. İnsan olmanın özü, neyin hakikat olduğu, özgür irade ve benzeri nice konu şekillenebiliyor.

Azınlık Raporu da günümüzün rahatsız edici gündemi olan “surveillant corporations” gerçeğini bundan çeyrek asır evvel ele almış bir eser. Elbette Hollywood elinden çıkan her sinema filmi gibi çoğunlukla zararsız bir formata getirilerek bize sunuluyor. Yine de çağın gelişmelerine tozpembe bakılmasını engelleyebilecek başarılı bir iş olduğunu düşünüyorum.

Tech broların aksine teknoloji ile aramda bir mesafe olmasını dileyen biriyim. Düşünme, karar alma ve eyleme geçme işleri beyninizin enerji tüketmesine neden oluyor olsa da ben hala o yorgunluğu tercih edip mutlu olan birisiyim.

Eğer siz her gördüğünüz ihtilaflı meselede “Hey ***, bu doğru mu?” veya “Hey ***, bana bu konuyu basitçe anlat!” komutları ile çözüm bulmaya girişip varlığınızı anlamlı kılabileceğinize inanıyorsanız, buyurun, her şey bir tık uzağınızda.

Ben gerçek hayatı ve onun meşakkatli süreçlerini seviyorum. İnsanın hatalar ve eksikliklerle mümkün olduğuna inanıyorum. Her zaman daha iyi bir halimizi yaratabiliriz. Emekle, çalışmayla, terbiye ile her şey başarılır. Yeter ki bunu niyet edip bunun için çabalayalım. İnsan kalmak mümkün!

Suçun tespiti işlemi 1956 yılında yazılmış bir eser için oldukça yeterli bir psiko-bilimsel olsa da Psycho-Pass gibi modern bir yapım için oldukça sürreal kalıyor. Bu sebeple filmi beğenenleri ilgili animeyi izlemeye de davet ediyorum.

Esere puanım 7.5/10.

Until Dawn

İlk piyasaya sürülme tarihi: 25 Ağustos 2015

Geliştirici: Supermassive Games

Tür: Survival Horror – Interactive Drama

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 1 Mayıs 2026 – 10 Mayıs 2026

Until Dawn yaklaşık 8 saatlik bir oynanış sonunda üç hayatta kalan ile final verdi.

Korku oyunları ile hiç aram yoktur. Until Dawn çıktığı zaman PS4 sahibi olmama rağmen yine de en ufak bir oynama isteği duymamıştım. Yıllar sonra PS Plus tarafından hediye edildiğinde de hiçbir heyecan duyamamıştım. Ancak aboneliğimin son 400 günü kalmışken ve kütüphanede olan her bir oyunu elden geçiriyorken buna da bir fırsat verebilirim diye düşündüm.

Oyuna başladığımda kendimi korkmaya hazırlamıştım. Her yerden jumpscare çıkabilirmiş gibi hissediyordum. Bu beni birçok ani kamera hareketine hazırlıklı kıldı. Fakat oyunun daha ikinci bölümünde falan iken düşündüğüm kadar da korkunç bir yapım olmadığını fark ettim.

Evet jumpscare var. Evet birden yükselen sesler ve objelere yakınlaşan kamera hareketleri mevcut. Fakat bunlar sadece çok kısa dilimler içinde oyuncuyu tetikleyen anlar. Hele vendigolar ile sık sık karşılaştıktan sonra onların ağır çekim aksiyon anları dahi etkileyiciliğini yitiriyor. Şahsen 9. bölümün Mike ile oynadığımız kaçış kısımlarında artık nişan al-ateş et sekansından sıkılmıştım.

Hikayenin ilk yarısı, ikinci yarısından görece daha ürkütücü. Çünkü bilinmezliğin içinde hareket ederken kendinizi savunamıyorsunuz. Evin içinde maskeli bir sapığın varlığı beni ormandaki canavarlardan daha fazla tedirgin etmişti. Fakat ikinci yarıda tehdidimiz sadece doğaüstü yaratıklara dönünce kendimi de daha rahat hisseder oldum.

Mike oyundaki en iyi karakterdi. Son aksiyon sekansında yan sanayi bir kontrolcü kullandığım için resmen oyun yapımcıları tarafından cezalandırıldım. Kontrolcüyü hareket ettirmememe rağmen uzun süren durma sekansı sırasında kontrolcünün kalibrasyonu birden kaydı ve iki en iyi karakteri arka arkaya kaybetmiş oldum. Ancak Mike, arkadaşlarını kurtarmak uğruna kendini feda ettiği için ölümünü boşa gitmiş saymıyorum. Kötü oynamış olsam dahi bu son ile birlikte kendi içinde tutarlı sürükleyici bir korku-macera filmi kapanışı gibi oldu.

Esere puanım 7/10. On sene öncesinin görsel teknolojisinin bugüne kıyasla eskimiş olduğunu görmez üzücüydü. Karakterlerin sahip olduğu tank kontrolleri oyunun gerginlik seviyesini yukarı taşıyan kasıtlı bir seçim diye düşünüyorum. Atmosfer olarak oldukça başarılıydı.

Karanlıktan Sonra

Orijinal İsim: アフターダーク (Afuta Daku) (After Dark) (2004)

Yazar: Haruki Murakami

Okuma Tarihi: 1 Mayıs 2026 – 10 Mayıs 2026

Hikaye Mari Asai isimli genç bir kızın bir restoranda kendi başına takılırken yıllar öncesinden tanıdığı Takahaşi isimli bir genç çocuk ile karşılaşmasıyla başlıyor. İkilinin inişli çıkışlı pasif agresif sohbeti derinleşip Mari’nin ablası Eri ile Takahaşi’nin geçmişine uzanıyor.

Romanın merkezinde Tokyo’nun karanlık tarafı olan aşk otellerinden biri var. Burada yaşanan bir şiddet olayı ve buna sürüklenen Mari’nin kendisini otel çalışanları ve Çin mafyası ile temasa sokuyor. Böylece kendisini sıradan bir akşam kahvesi içecekken birden kapısından bile ilk kez girdiği tedirgin bir ortamda buluyor.

Şirakava isimli şiddet faili de hiçbir şey olmamış gibi günaşırı mesai yapıp basit hayatına devam ediyor. Roman boyunca Takahaşi, Mari, Maskeli Adam ve Şirakava arasında gidip geliyoruz. Böylece hikayedeki farklı karakterlerin gözünden kesitler görerek süreci takip ediyoruz.

Esere puanım 6.5/10. En etkileyici Murakami romanı olmasa da oldukça sürükleyici ve bağımlılık yapısı bir dili vardı. Olaylar birer birer anlatılırken biz de gecenin karanlığında onun merkezine çekiliyoruz.

Şampiyonların Kahvaltısı

Orijinal İsim: Breakfast of Champions, or Goodbye Blue Monday (1973)

Yazar: Kurt Vonnegut

Okuma Tarihi: 7 Nisan 2026 – 1 Mayıs 2026

Şampiyonların Kahvaltısı, bir yazar olan Kilgore Trout ile bir araba -spesifik olarak Pontiac- satıcısı olan Dwayne Hoover’ın karşılaşması ile başlayıp şekilleniyor. Eşinin intiharı ve oğlunun cinsel yönelimleri ile beynindeki kötü kimyasalların tetiklendiği Hoover’ın Amerikan toplumuna dair gerçekler ile nasıl mücadele edip yenildiğini takip ediyoruz.

Kitap baştan sona iğneleyici şakalarla dolu. Yeme içme alışkanlığından başlayıp beyaz insanların siyahlara tutumuna kadar, tarih ve dünya algılarından tutup ulusal simgelere değin hemen hemen her şeye bir yorum getiriyor. Bu açıdan ele alınca Vonnegut oldukça cesur bir yazar diyebilirim.

Hikayeyi okurken en sık kapıldığım his Amerika B.D. vatandaşlarının kültürel ve zeka seviyesi açısından 1973’tekinden çok da ileri gidememiş olmaları. Buradaki diyaloglar ve dünya görüşleri bugün daha geri bir durumda dahi olabilir.

O dönem Vietnam Savaşı aktif olarak devam ediyordu. Kendi tanıdıkları genç erkeklerin askere kaydolup deniz aşırı ülkelerde savaşa sürüklenişine şahit oluyorlardı. Bu durumda dahi genel bir kayıtsızlık ve boşvermişlik durumu hakim. Şu an paralı köpe- pardon askerler aracılığıyla dünyanın öbür ucundan buralara gelip siyasi ve askeri müdahaleler peşinde koştuklarında halkın bunu umursama ve gerçeğin peşine düşme durumu çok daha düşük.

50 sene önce yazılmış bu roman o gün olduğu kadar, o günün üstüne bir basamak dahi çıkamamış bir rezil toplumun durumunu oldukça başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor. Cehalet bir seçim ve tutum olarak dünya ekseriyetin devam etmekte. Çok acı.

Kitabın ilk yarısına kadar çok keyifli bir şekilde okumuş olsam da ikinci yarı arka arkaya gerçekleşen olayları bir süre sonra takip etmekte epey zorlandım. Yine de diğer kitaplarını da okuyup yazarın zihin dünyasına hakim olmak istiyorum.

Esere puanım 7/10.

Bound

İlk piyasaya sürülme tarihi: 16 Ağustos 2016

Geliştirici: Plastic

Tür: Platform

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 26 Nisan 2026

Bound 1 saat 38 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.

Oyun boyunca hamile bir kadının anılarında geziniyoruz. Elimizde bir resim defteri ile deniz kıyısında yürüyoruz. Yürüdüğümüz kumsalın sonunda bir evi görüyoruz. Eve doğru yavaşça yürürken yer yer defterin bir sayfasına odaklanıyor ve çocukluk anılarımıza dönüyoruz.

Temelde oyun bir yürüme simülasyonu. Platform öğelerinin zorluğu son derece düşük. Çoğu zaman mekan tasarımlarının süreal yapısını incelemekten yürüdüğüm, zıpladığım yerlere bile dikkat etmedim. Oyun epey elimizden tutuyor ve ölmememiz için çoğu zaman görünmez düşme engelleri kullanıyor.

Oyunun müziklerine bayıldım. Hikayenin duygusal yoğunluğunu oyuncuya harika bir şekilde geçiriyor. Birkaç defa gözüm dolacak gibi oldu. Geçmiş acılarıyla yüzleşen bir kadının verdiği mücadeleyi izlemek çok ilham vericiydi.

Esere puanım 6/10.