Puslu Kıtalar Atlası

Orijinal İsim: Puslu Kıtalar Atlası (1995)

Yazar: İhsan Oktay Anar

Okuma Tarihi: 11 Ekim 2022 – 26 Ekim 2022

Puslu Kıtalar Atlası benim çok uzun zamandır okumayı istediğim bir romandı. Ancak ne gariptir ki hiçbir kitap alışverişimde aklıma satın almak gelmezdi. Bu sebeple okuma eylemim de sürekli ertelenip durdu. Şu an bu kitabı okumuş bir insan olarak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, pişmanım. İhsan Oktay Anar külliyatına çok önceden girmem gerekiyordu. Bu kitabı yıllarca bekletmiş olmaktan dolayı çok üzgünüm.

Romanın kurgusunu takip etmek çok keyifliydi. Hikayelerin her birbirinden bağımsızmış gibi anlatıp sonunda aynı noktalarda buluşturabiliyor olması da son derece zekice idi. Bünyamin’in önce uyku ilacı alıp sonra ölü sanılması, cenaze töreninin ardından uyanıp mezardan çıkması, hortlak gibi dışarıda gezip evine dönmesi, mezardan çıkarken boğazına bir taş parçasının kaçmış olması, Vardapet isimli lağımcı bir Ermeni’nin radarına girip humbaracılık faaliyetlerine katılması için davet edilmesi, Nemçe (Avusturya) ile savaşta Vardapet’i kaybedip bölgeyi terk etmesi, İstanbul’daki babası Uzun İhsan Efendi’nin malına el konulup gözünü kör kulağını sağır ettiklerini öğrenmesi üzerine İstanbul’a yola düşüşü, Anadolu’da dolanırken yüzünü yaralaması, Hınzıryedi aracılığıyla İstanbul dilencileri teşkilatına girişi, Ebrehe isimli Büyük Efendi’nin gözüne girip teşkilatın sırlarına vakıf olmaya çalışması, Kehanet Aynası’nın kıyamet alametleri olan son yedi yıldaki olayları öğrenmesi vs derken tüm hikayeyi özetleyecektim neredeyse.

Esasında yazdığım detaylar yaşanan olayların tek bir karakterin gözünden seyredilen kısımları idi. Aynı olaylara Bünyamin’in üvey kardeşi Alibaz cephesinden baktığımızda karşımızda çocuk yaşında İstanbul sokaklarında eşkıyalık yapan efsanevi Efrasiyab’ı buluyoruz. Yan karakterlerin dahi arka plan hikayeleri son derece keyifli iken bu kurguda sıkılmak hiç de mümkün durmuyor.

Romana dair tek şikayet edebileceğim nokta okumasının biraz zor olması. Ancak bu söz sanatı yapılması veya ağdalı bir dil kullanılmasından kaynaklanmıyor. Ortada gerçekten iyi bir kurgu olduğu için farklı bakış açılarından anlatılan bölümlerin nerede başlayıp nereye bağlandığını iyi takip etmek gerekiyor. Bunun için de kitaba tamamen odaklanıp zihninde sadece öykünün yer alması gerekiyor. Yorgunken veya kafanız doluyken okunabilecek bir eser değil.

Romana puanım 8/10. Anar’ın diğer kitaplarını da ilk fırsatta edinip okumak istiyorum.

Reklam

Kadınsız Erkekler

Orijinal İsim: 女のいない男たち (Onna no inai otokotachi) (Men Without Women) (2014)

Yazar: Haruki Murakami

Okuma Tarihi: 26 Eylül 2022 – 3 Ekim 2022

Beni bu kitaba çeken en önemli şey eserin başlığı idi. Çok vurucu bir isim tamlaması olduğunu düşünüyorum. Ve eserin derdini o kadar iyi özetliyor ki bu eserin içinde barınan yedi öyküyü bundan daha iyi özetleyebilecek daha iyi bir başlık düşünemiyorum.

Kadınsız Erkekler içinde eserin başlığını paylaşan bir öykünün de yer aldığı toplam yedi farklı hikayeden oluşan bir derleme öykü kitabıdır. Sırasıyla bu öyküler;

Drive My Car: Kafuku isimli yaşlı bir aktörün Watari isimli özel şoförlüğünü yapan genç bir kıza karısı ve onun gizli sevgilileri hakkındaki düşüncelerini anlattığı bir öykü.
Yesterday: Kansaili Tanimaru isimli bir gencin, Tokyo doğumlu olup Kansai hayranı arkadaşı olan Kitaru ve onun çocukluktan beri tanıdığı kız arkadaşı Erika arasında geçen garip aşk üçgeni benzeri bir beceriksizlik öyküsünü konu alıyor.
Bağımsız Organ: Doktor Tokai isimli bir plastik cerrahı merkezine koyan bu öyküde birçok kadınla birlikte olan bu yakışıklı adamın günün birinde gönlünü bir kadına kaptırıp daha sonrasında kendini nasıl heba ettiğini öğreniyoruz.
Şehrazad: Habara isimli bir adama bakıcılık eden ve ismini öğrenemediğimiz bir kadının Habara ile her sevişmeleri sonrasında ona çocukken aşık olduğu sınıf arkadaşına karşı duyduğu platonik aşkı sırasında yaptığı garip eylemleri anlattığı bir hikaye.
Kino: Büyülü gerçekçilik yönü ile ağırlık kazanan bu öykü Kino isimli orta yaşlı bir adamın kendisini aldatan eşinden ayrılması sonrasında işinden ayrılıp bir kafe işletme kararı alışı ile kuruluyor. Hayatta başına gelen olaylara karşı çözümsüz ve donuk kalışına odaklanılan öykü finaliyle birlikte okuru gerçekten etkilemeyi başarıyor.
Aşık Samsa: Kitapta okurken keyif almadığım tek hikaye bu idi. Dönüşüm romanını tersten ele alıp hiç ilgimi çekmeyen bir semboller dünyasında geçen bir öykü anlatmış.
Kadınsız Erkekler: Esere adını da veren bu öykünün melankoli seviyesi beni efkar moduna sokmak için yeterli düzeydeydi. Ancak öykünün uzunluğunun kısa olması nedeniyle aşırı tribe girmeden ayrılmış oldum.

Bu öyküler içinde favorilerim Kino ile Kadınsız Erkekler oldu. Kino başrolünün eylemsizliği ve tepkisizliği nedeniyle düştüğü trajedi nedeniyle en sevdiklerim arasına girdi. Ancak Kadınsız Erkekler ise bu kitaptaki belki de bana edebi yönden en derin ve hassas dokunuşu yapan öykü olduğu için favorim olabildi. Dünyanın en yalnız ikinci erkeğinin, dünyanın en yalnız erkeğini anlama çabasıydı sanırım beni bu kadar etkileyen şey.

Esere puanım 7.5/10. Murakami’nin melankolik stilini sevenlerin mutlaka okuması gereken bir öykü derlemesi.

Perslerin Kayıp Ordusu

Orijinal İsim: The Lost Army of Cambyses (2002)

Yazar: Paul Sussman

Okuma Tarihi: 11 Eylül 2022 – 25 Eylül 2022

İş yerinde kitaplar üzerine sohbet ettiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Daha önce bu yazarın adını dahi duymamıştım. Kendisi eski bir arkeolog olan Paul Sussman biraz saha tecrübeleri, ama çoğunlukla sahip olduğu tarih bilgisinden faydalanarak Herodot’un Tarih isimli eserindeki bir gizeme modern bir yorum getirmek istemiş.

Hikayemiz Mısır’ın Batı Çölü’nde ortaya çıkarıldığı söylenen bir yazıtın haberi üzerine yaşananları konu alıyor. Mısırbilimci bir babaya sahip Tara Mullray, uzun süredir görüşmemeleri nedeniyle Mısır’a babasının yanına bir ziyarette bulunmaya karar verir. İngiltere’deki evinden çıkıp Kahire’ye gelen Tara’yı Mısır’da birçok sürpriz beklemektedir.

Babasının kazı alanındaki durumu, yazıtın eline geçişi, eski sevgilisi Daniel ile karşılaşması, peşine düşen bir terör örgütünün varlığı ve her şeyden önemlisi hiç kimseye güvenemediği bir durumun içinde bulunuşu ile şekillenen hikaye, okurunu Kahire’nin sokaklarından alıp Nil boyunca güneyi gezdiriyor. Siwa Vahası’nda sonlanan öykü baştan sona sürükleyici bir macera vaat ediyor.

Esere puanım 6.5/10. Antik Mısır ve definecilik hikayelerini seviyorsanız bu kitaba bir şans verebilirsiniz.

Körlük

Orijinal İsim: Ensaio sobre a cegueira (Blindness) (1995)

Yazar: José Saramago

Okuma Tarihi: 26 Mayıs 2022 – 10 Eylül 2022

Körlük çok popüler olması nedeniyle okuma işini ötelediğim romanlardan biriydi. Piyasa sürekli göz önünde duran eserlere ilişmek konusunda yaşadığım bu çekinceden bir an önce kurtulmam gerekiyor. Çünkü bu durum benim eserin kalitesine dair yüksek beklentiye girmem ile sonuçlanıyor. Yıllar sonra dönüp o esere baktığımda da hep tatminsiz bir şekilde ayrılıyorum. Körlük de bu his ile ayrıldığım işlerden biri oldu.

Körlük romanının son yıllardaki hızlı popülerleşmesini sebebinin ne olduğunu onu okuyana kadar fark etmemiştim. Eserin konusu direkt bulaşıcı bir hastalık ve karantinaya alınan insanlar üzerinde şekilleniyor. Pandemi dönemi geçiren insanların bunları okumaktan neden keyif aldığını da bir türlü çözemedim. Neyse biz eserin muhtevasına dönelim.

Roman isminden de anlaşılabileceği üzere salgın hastalık olarak adlandırılabilecek bir körlük musibeti sonrasında hayatta kalmaya çalışan insanların yaşadıklarına odaklanıyor. Hastalığa ilk yakalanan yedi kişi ile romanın sonuna kadar yolculuk ediyoruz. Ancak hepsinin bir araya toplandığı karantina hastanesi kısımları korkunç derecede sıkıcıydı.

Karantina altındaki körlerin içinde bir grup -ahlaksızın- silahlanıp da koğuşlar arasında üstünde sağlamasına değin hikayede hemen hemen hiçbir şey olmuyor. Koyu renk gözlüklü kızın ayakkabısının topuğuyla araba hırsızı körü yaralayıp sonrasında ölümüne sebep olması dışında bir şey olmuyor desem daha doğru olur. O ahlaksız kör çetesinin eylemleri ile birlikte hikaye bir hız kazanıyor. Hastanenin dışına çıkıp şehre de geri dönüyoruz. Bu kısım çok kısa bir bölüm kaplıyor olsa da yine de salgın sonrası şehirde kalanların neler yaşadığını görmek açısından da önemliydi.

Hikayenin en aklımda kalan sahneleri hastanede gözleri gören tek kişi olan doktorun karısının gözleri gördüğü için herkesin kendi ayak işini ona yaptırmak isteyebileceği olasılığı üzerine görebildiğini diğerlerinden saklama kararı alışı -ki bu durum bir noktada tanrının insanlara karşı sessizliğini anıştırdı-, doktorun karısının ahlaksızlar liderinin boğazını kesip çetenin esir ettiği kızları kurtarması ve şehire döndükleri zaman doktorun evindeki yazar ile yaptıkları konuşma oldu.

Esere puanım 6.5/10. Paragraf ayrımları ve takibi son derece zor diyaloglar nedeniyle okurken hiç keyif almadım. Yine de bitirmiş olmaktan dolayı mutluyum.

Pal Sokağı Çocukları

Orijinal İsim: A Pál utcai fiúk (The Paul Street Boys) (1906)

Yazar: Ferenc Molnár

Okuma Tarihi: 13 Ağustos 2022 – 19 Ağustos 2022

Pal Sokağı Çocukları romanı Türkiye’de büyümüş her çocuğun ilkokulda veya ortaokulda en az bir kez görmüş veya okumuş olduğu bir eserdir. Ben de çocukken bu roman ile karşılaşmış ancak okuma şansı vermemişlerden biriydim. O dönem okumuş olsaydım belki bugün bu yaşımda esere tekrar dönüp bakmazdım.

Her eserin farklı yaşlarda okununca insana yaşattığı bambaşka hisler oluyor. Ben Pal Sokağı Çocukları’nı duygusal olarak aşırı kırılgan olduğum bir dönemde okumuş olmaktan dolayı çok mutluyum. Tabii yanıma mendil almadığım için otobüste salya sümük ağlamış olmak günümü harika başlatmamış olsa da öykünün böyle acı bir final vermiş olmasından dolayı aşırı memnunum.

Bazı romanlar kurguları, bazı romanlar da karakterleri ile hatırlanır. Pal Sokağı Çocukları da Nemecsek, Gereb, Janos Boka ve Feri Ats karakterleri ile aklıma kazınan eserlerden biri oldu.

Çıkar gözetilmeden yaşatılan arkadaşlık duygusunu, inandığı bir ideal uğruna mücadele veren insanların tutkusunu, “benim” diyebilecekleri bir toprak parçası için kendi hayatını feda edebilecek insanların adanmışlığını bu lise çağındaki çocuklar üzerinden anlatarak eşsiz bir işi başarmış Molnar. Kendisinin ve Macar edebiyatının belki de en büyük eserini ortaya çıkarmış. Kendisini saygı ile anıyorum.

Romana puanım 7.5/10. Duygusal olarak beni paramparça eden bir hikaye idi. Hassas kalplere önerilmez.

Yabancı

Orijinal İsim: L’Étranger (The Stranger) (1942)

Yazar: Albert Camus

Okuma Tarihi: 30 Temmuz 2022 – 12 Ağustos 2022

Ölmüşse artık beni hiç ilgilendirmezdi. Ben öldükten sonra insanların beni unutacaklarını nasıl çok iyi anlıyorsam, bunu da kendim için öyle doğal buluyordum. Ölümümden sonra insanların artık benimle hiçbir alışverişi kalmıyordu.

Bu romanın incelemesini daha önce yazdım ancak birden siliniverdi. Bu duruma aşırı canım sıkıldığı için incelemeyi çok kısa tutacağım.

Hikayeyi hiç sevmedim. İçimi daralttı. Ana karakter dünyanın en sinir bozucu insanı olma konusunda epey iddialı bir çizgide ilerliyor.

Romana puanım 6.5/10. Kendimi ne hikayeye ne de karakterin ruh haline kaptırabildim. Öylece okudum gitti.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Orijinal İsim: Im Westen nichts Neues (All Quiet on the Western Front) (1929)

Yazar: Erich Maria Remarque

Okuma Tarihi: 23 Temmuz 2022 – 30 Temmuz 2022

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok olarak da bilinen bu eserin varlığını çok uzun zamandır biliyordum. Ancak sinema üzerinden tanışmıştım kendisiyle. Roman olduğunu daha sonra öğrendim. Bu öğrenmemin üzerine okunacaklar listeme eklemiştim.

Her ne kadar ismi aşırı akılda kalıcı ve söylemesi hoş da olsa kitabı alıp okumak için bir türlü fırsat bulamadım. Geçen hafta Amazon üzerinden yapılan flaş indirimlerden yararlanıp dolu dolu bir sepet yaptım. Fırsat bu fırsat deyip -Everest yayınlarının tercih ettiği başlık ile- Garp Cephesinde…’yi de sipariş ettim.

Daha önce de savaş karşıtı öyküler ve askeri drama romanları okumuş olmama rağmen Garp Cephesinde… bana diğerlerinden daha samimi hisler yaşatabildi. Barbarları Beklerken, Silahlara Veda, Tatar Çölü ve benzeri romanları da her ne kadar beğenmiş olsam da bir noktaya geldiğinde beni fena halde baymışlardı. Bu karakterin ilginçliğini kaybetmesi veya olay dizisinin monotonlaşmasından da kaynaklanmış olabilir. Net bir cevabım olmasa da Garp Cephesinde…’nin ana karakteri Paul Baumer ve arkadaşlarına karşı şiddetli bir empati yaparken buldum kendimi. Bu duygusal yakınlığı bahsettiğim diğer üç romanın hiçbir karakteri için hissedememiştim.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok savaş yüzünden hayatı mahvolmuş bir grup çocuğun öyküsüdür. Hikayenin genel gidişatı Paul Baumer isimli 19 yaşındaki bir Alman askerinin gözünden anlatılmaya başlanıyor olsa da bu dostumuzun başına gelmeyen kalmıyor. Böylece Fransa-Almanya cephesinde neler yaşandığına bir erin gözünden az da olsa şahit olabiliyoruz.

Hikayede beni en çok etkileyen anları; Hemmerich’in ölümü, Katczinsky ile Paul’un çiftlikteki kazı pişirmeleri, Paul’un izin alıp ailesini ziyarete gidişi, Paul’un ordugahta Rus esirler ile etkileşimi, Cepheye dönen Paul’un gönüllü olarak gözcülük yaparken bir Fransız askeri ile top çukurundaki bataklık içinde boğuşması, Bacağından sakatlanıp Albert ile birlikte Katolik hastanesine yerleştirilmeleri, Lewandowski’nin eşinin hastaneyi ziyareti ve son olarak Kat’ın acı kaybı olarak listeleyebilirim.

Paul ve Albert’in savaşa dair aksi düşüncelerini okumak çok büyük bir keyifti. Bunu 19-20 yaşındaki bir avuç çocuğun ağzından bu denli oturaklı ve olgun cümlelerle okura aktamayı başardığı için Remarque’ı gerçekten tebrik ediyorum. Ve elbette Behçet Necatigil’in çevirideki ustalığını da anmadan olmaz.

Esere puanım 8.5/10. Yazarın üslubu çok beğendim ve İnsanları Sevmelisin isimli romanını da alıp okumak için sabırsızlanıyorum.

Şeytanın Çırağı

Orijinal İsim: 悪魔の弟子 (Akuma no Deshi) (The Devil’s Disciple) (193?)

Yazar: Shiro Hamao

Okuma Tarihi: 6 Temmuz 2022 – 9 Temmuz 2022

Shiro Hamao daha önce adını duymadığım bir yazardı. Global kitap pazarında adını araştırdığımda da The Devil’s Disciple isimli kitabı hariç hiçbir eserinin çevirisine de rastlayamadım. Japonya dışında hep ün kazanabilmiş biri olmadığı kanısına vardım.

Edogawa Ranpo ile aynı dönemde yaşamış ve görülen o ki birbirlerinden etkilenmişler. Ancak Ranpo’nun ünün dünyaya yayılmışken Hamao’nun pek o klasmanda olmamasının nedenini öyküsünü okuduğumda anlayabildim.

Şeytanın Çırağı adıyla basılan bu kitap esasında iki bölümden oluşuyor. Birinci öykü kitaba da adını veren Şeytanın Çırağı iken diğer öykü Onları Öldürdü Mü? idi.

Birinci öykü evlilik dışı birlikte olduğu bir kadını öldürmekle suçlanan sanığın, eski bir tanıdığı olduğunu fark ettiği mahkeme savcısı arkadaşına olayların iç yüzünü anlattığı bir itiraf mektubu üzerinden ilerliyor. Bu savcı ile sanığın geçmişteki ilişkilerinin işlendiği kısımlar ve birinin diğerine nasıl etki ettiğini anlattığı yerler çok hoşuma gitmişti. Cinayetin veya sanığın itiraf mektubuna göre ölümle sonuçlanan bu kazanın nasıl gerçekleştiğini öğrendiğimde çok da etkilenemedim. Hikayenin build-up ına fazla kapıldığım için finalinin bu kadar yüzeysel oluşu beni hiç tatmin etmedi.

İkinci öyküde cinayet mahallinde yakalanan bir genç adamın ölen iki kişinin katili olduğunu kabul etmesine rağmen avukatı tarafından masum olduğunun kanıtlanmaya çalışıldığı bir olay örgüsüne sahip. Hikayenin başında modum aşırı düşüktü. Konu hiç ilgimi çekmemişti ve çok fazla farklı karakter ismi aniden ortaya atılmıştı. Kimin kim olduğunu tam takip edememiş olsam da mevzu iki başrolün odağına indiğinde işler birden ilgi çekici bir hal almaya başladı. Hiç yalan söylemeyeceğim ben bu hikayenin finalini ilk öyküden daha çok beğendim. Yanlış anlaşılma ve kıskançlık nedeniyle ortaya çıkan bir trajedi ne kadar rahatsız edici olabilirse bu öykü de olayların gelişim adımları sebebiyle o derece rahatsız ediciydi. Özellikle finalde genç adamın her şeyi olayların göründüğü yönünün aksine farklı bir cepheden intikam almak adına yaptığını ve ölüme boyun eğdiğini öğrenince hikayenin değeri gözümde bir tık seviye atladı.

Esere puanım 7/10. Unutulmaz karakterler ve olay örgüleri vaat etmiyor olsa da iki farklı polisiye öykü okumak isterseniz gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir kitap.

Yılanı Öldürseler

Orijinal İsim: Yılanı Öldürseler (1976)

Yazar: Yaşar Kemal

Okuma Tarihi: 4 Temmuz 2022 – 6 Temmuz 2022

Yaşar Kemal külliyatına başlamayı uzun zamandır istiyordum. Ancak en merak ettiğim eseri İnce Memed olduğundan ve onun da dört kalın ciltten oluştuğunu bildiğimden dolayı eser gözümde büyüyordu. Yılanı Öldürseler’i giriş kitabı olarak seçmiş olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü şu an Yaşar Kemal’in diline karşı bir aşinalık kazandığımı hissediyorum.

Romanın konusu Hasan isimli küçük bir çocuğun akrabalarının ve köylülerinin baskısı nedeniyle namus cinayeti işlemesi üzerine odaklanıyor. Hasan’ın annesi Esme’yi öldürmesine varan süreçte gördüğü psikolojik baskı harika bir şekilde anlatılmış. Çocuğa empati kurmaktan ziyade bir okur olarak çocuğa o kadar acıdım ki her bölümü okurken içim daha çok kararıyordu.

Hikayenin dümdüz kronolojik bir sırada anlatılmaması da anlatımın etkileyiciliğini artıran bir faktördü. Çünkü işlenecek bir cinayeti bilmek ile işlenip işlenmeyeceğinin yarattığı gerilim çok farklı oluyor. Sonunu bile bile bir trajediye şahitlik etmek daha gösterişsiz olsa da anlatım yönteminin kuvveti ile bu durum çok daha tüyler ürpertici bir hal alabilir. Işte kitap bu güçlü anlatımı oluşturmayı çok iyi başarmış.

Hasan’ın babaannesinin ölmesini çok istedim. Ah keşke o köydeki yangında cayır cayır yanıverseydi. Ama olmaz işte. Böyle adi insanlar gerçek hayatta da hep bir şekilde yaşamaya devam ederler.

Romana puanım 8/10. Adanalı bir Orestes anlatısı yazılacak deseler bunun üzerine çıkabilecek bir çalışma olabileceğine inanmıyorum. Hem sunduğu psiko-arketipleri hem de mitolojik detayları ile birlikte eşsiz bir roman.

Fareler ve İnsanlar

Orijinal İsim: Of Mice and Men (1937)

Yazar: John Steinbeck

Okuma Tarihi: 2 Temmuz 2022 – 4 Temmuz 2022

Fareler ve İnsanlar o kadar uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı ki üzerinden ne kadar geçtiğini kestiremiyorum dahi. Ancak bunca yıl sonra bile aklımda kitabın insanı kahreden dramatik bir sona sahip olduğunu anımsıyordum. Sonunu bile bile okumuş olsam da bugün, bu yaşımda bir kez daha derde düştüm.

Hikaye 30lar ABD’sinde Kaliforniya eyaletinde çiftçilikten geçimlerini sağlamaya çalışan iki arkadaşın başından geçenleri konu alıyor. Daha önce çalıştıkları yerden kaçmak zorunda kalan George ve Lennie ikilisi açılışta yeni bir çiftliğe doğru yürümektedirler. Aklı biraz kıt olan Lennie, George tarafından dikkatli davranması yönünde sürekli uyarılsa da Lennie sürekli onun işini zorlaştıracak bir şey ile çıkagelir. Yeni işlerinde daha ilk günden tüm dikkatleri üzerlerine toplayan ikili birkaç gün içerisinde başlarına neler geleceğini bilmeden kendi hallerinde takılmaya çalışırlar. Çiftlik sahibinin kendini beğenmiş oğlu Curley’nin olaylara dahil olmasıyla birlikte tüm talihsizlikler arka arkaya gelmeye başlar.

John Steinbeck’in nasıl harika bir yazar olduğunu anlamak için hakkında yazılmış onlarca makale okumaya hiç ama hiç gerek yok. Şu kısacık romanı olan Fareler ve İnsanlar’ı okumanız yeterli. 100 sayfa içerisinde bir insan nasıl bu kadar vurucu bir insan draması anlatabilir gerçekten hayret ettim. Kendi kültürümüz nedeniyle olsa gerek ben de mazluma kötülük edilmesine ve onlara yaşamlarını daha da zor hale getirecek tavırlar sergilenmesinden aşırı rahatsız olurum. Bu sebeple Lennie’nin içine sürüklendiği durum yanında duran rasyonel bir insanı nasıl sinirlendirirse bir okur olan beni de öyle sinirlendirdi. Ancak George’un da benim de elimden hiçbir şey gelmedi. Onu kurtaramadık. Belki en azından acı çekmedi diye kendimizi avutabiliriz. Ama bu da bizi bir yere kadar teselli edebilir. Artık onu düşünürken yapabileceğimiz tek şey gözyaşı dökmek ve hıçkırıklarımızı kimsenin duymaması için bastırmaya çalışmak olacak.

Romana puanım 8/10.