Zemberekkuşu’nun Güncesi

Orijinal İsim: ねじまき鳥クロニクル (Nejimakidori Kuronikuru) (The Wind-Up Bird Chronicle) (1997)

Yazar: Haruki Murakami

Okuma Tarihi: 19 Ağustos 2026 – 1 Ekim 2026

Bir Murakami romanı daha okumuş olmanın heyecanı içindeyim. Kitabın kalın olması nedeniyle okumak için hep uzun bir boşluğu denk getirmeye çalışıyordum.

Geçen ayki kulüp toplantısı için okumam gerekenleri erkenden bitirince önümde koca bir ay boş kalmış oldu. Ben de fırsat bu fırsat dedim Zemberekkuşu’na giriştim.

Hikaye işinden ayrılmış eski bir hukuk bürosu çalışanı Toru Okada’nın bir seneyi aşkın sürede başına gelenleri konu alıyor. Elbette bu hikaye her Murakami romanında olduğu gibi gizemli ve merak uyandırıcı olaylarla gelişerek ilerliyor.

Nomonhan’da bulunmuş bir savaş gazisi olan Teğmen Mamiya’nın başından geçenleri soluksuz okudum diyebilirim. Muskat Akasaka’nın veteriner olan babasının Manchukuo’da şahit oldukları da oldukça ilginçti. Daha önce savaşın o cephesinde neler yaşandığı üzerine düşünmemiştim. Bu sebeple yeni fikirler uyandırdığını itiraf etmeliyim.

Miyavakiler evinin bahçesinde yer alan kuyu ile ilgili yaşanan ilginç gelişmeler çoğu zaman hikayedeki yaşananların hangilerinin gerçek hangilerinin hayal olduğunu üzerine sorgulama yapmama sebep oldu.

Noboru Wataya gibi tekinsiz, sapkın ve manipülatif bir karakterin günün sonunda politikaya gitmesini yerinde buldum. 1999’da ekşi sözlüğe üye olan insanların birbirini bulma amacına benzer şekilde siyasette yer alan insanlar da biraz benzer hisler uyandırıyor.

Kumiko bu hikayenin mağduru mudur? Bilemiyorum. Başına gelen şeyleri tam olarak bilmiyor olsak da yine de beyanı olduğunu düşündüğümüz günlük bölümünde biraz kendi günahı da var diye düşünmeden edemedim.

Roman 740 sayfalık olsa da geriye bir sürü soru işareti bırakarak final verdi. Birçok şeye değinildi. Fakat bazı şeylere hiç değinilmedi. Bir yerlere bağlanmadan öyküden ayrılıp gitti.

Cevapsız kalan sorulardan bir kısmı: Leke neydi? Korsika gerçek mi? Bilgisayardaki günlükler kime aitti? Akasaka ailesi neden birden gelip sonra aniden hayatımızdan çıktı?

Romana puanım 8/10. Okunacak sıradaki Murakami eseri Fil Kayboldu olacak sanırım.

Üç Anadolu Efsanesi

Orijinal İsim: Üç Anadolu Efsanesi: Köroğlu – Karacaoğlan – Alageyik (1967-68)

Yazar: Yaşar Kemal

Okuma Tarihi: 4 Ağustos 2026 – 18 Ağustos 2026

Bu eseri okumayı çok uzun zamandır istiyordum. Bir türlü zaman yaratıp da okuyamamıştım. Ancak dahil olduğum kitap topluluğunda yapılan oylama sonucunda Türk Edebiyatı kulvarında Üç Anadolu Efsanesi seçildi. Böylece okuma listemde kolay yoldan üst sıralara yükseltmiş oldu.

Eserin bir masal derlemesi olduğunu göz önünde bulundurursak Yaşar Kemal’in kendisinden neler kattığını anlamak çok da zor değil. Bir nevi Homerosçuluk yapıp Anadolu’da söylenmekte olan bu üç anlatıyı kaleme alarak kanonik bir metin haline getirmiş. Bu sebeple yaptığı iş sonuna kadar takdir edilesi.

Öyküler içinde favorim Karacaoğlan oldu. Finali öyle iç burkan bir havadaydı ki öyküyü bitirir bitirmez kendi kendime “işte Türk draması budur” dedim. Bizim genimize işlemiş o acı teması, duyguların ifade edilememesi, iletişimsizliğin yarattığı trajediler… Bunun Yeşilçam uyarlaması eminim ki seyircileri hüngür hüngür ağlatmıştır.

Köroğlu öyküsü de oldukça gaz ve yüksek tempoda başlayıp sonunda pek istediğim gibi sonuçlanmayınca modumu aşağı çekti. Ben Bolu Bey’i ile teke tek düello atmasını beklemiştim.

Alageyik öyküsü de finali itibariyle son derece trajik ancak birçok karakterin aşırı beyin yoksunu olması nedeniyle tam da içine giremediğim bir orta oyunu tadındaydı. Bir çeşit Romeo ve Juliet tonuna sahip olduğunu da söylemeliyim. Çok az ama var. Üzerine düşününce anlarsınız.

Esere puanım 7.5/10.

Hadula: Bir Ada Öyküsü

Orijinal İsim: Ἡ Φόνισσα (Hē Fónissa) (The Murderess) (1903)

Yazar: Alexandros Papadiamantis

Okuma Tarihi: 22 Temmuz 2026 – 26 Temmuz 2026

Kitap bir suçlunun psikopatolojik durumunu örneklendirmede kullanılabilecek iyi bir yazına sahip. Suçun motivasyonu, şekli ve sonrasında failde bıraktığı etki, bu kısa romanda kararında bir dozda anlatılıyor.

Hadula, İskados Adası’nda yaşayan ihtiyar bir kocakarının adıdır. Bu ihtiyar kadın köyün şifacısı gibi davranıp şifalı otlar ile hazırladığı merhem ve ilaçlar ile insanlara yardım etmektedir.

Oğlunun jandarmalardan kaçması sonrasında üç kızı ile hayatına devam eden Hadula, yeni doğum yapmış büyük kızının evinde geceyi geçirirken bir hata yapar. Fakat bu hatayı ne kabul eder, ne de kendine açıklama ihtiyacı duyar. Yaşadığı vicdan azabından kurtulabilmek olabilmek için tövbekarlar manastırı olarak anılan terkedilmiş bir ibadethaneye yola çıkar. Burada duasını ettikten sonra bir çiftliğe rast gelir. Bu çiftlikte de aynı hatayı iki defa daha yapar.

Zihninin derinlerinde büyük bir sorun olduğunu bir okur olarak biz idrak edebilsek de bu yaşı ilerlemiş ana karakterimiz bir türlü fark edemez. Bir başka olaya da şahitlik etmesinin ardından hayatı konusunda önemli bir karar alıp kendini dağa taşa vurur.

Olayların gerçekleşme gerekçesi gerçekten hiç ama hiç önemli değil. Ortada müstakbel bir suç var ve karakter sadece o suçu işlemek için orada. Bunu kabul edip mantık süzgecini bir kenara bırakmamız lazım. O zaman bir suçlunun, katilin veya adına ne denirse onun kafa yapısına şahitlik edebilirsiniz.

Bu kadın kendi hemcinsi çocuklardan nefret etmiyordu. Ona göre sebep kızların ailelelerini gelecekteki maddi zorluklardan kurtarmaktı. Yani kendini adadığı bir davası oldu. Onca yılın ardından böyle bir misyona ihtiyaç duyar olmuştu. Neden? Belki de kitap tam da bununla ilgilidir. Üzerine düşünmeliyiz.

Esere puanım 7/10. Berbat kişiliklere sahip olsalar da okuduğum eserlerdeki karakterlerin bana bir şeyler hissettirmelerini seviyorum. Hadula da nefret duygusunu yaşatanlardan biri oldu.

Goriot Baba

Orijinal İsim: Père Goriot (Father Goriot) (1834)

Yazar: Honoré de Balzac

Okuma Tarihi: 2 Temmuz 2026 – 19 Temmuz 2026

Romana başlamadan önce kendimi yüksek beklentiye sokmamak için kendimi telkin ettim. Hikayeye daldığım zaman üzerime boca edilen onlarca karakter ve çift isimlerin karmaşası içinde biraz yönümü kaybettim. Ancak sonra hukuk öğrencisi Eugène de Rastignac’ın işe dahil oluşu ile birlikte sevebileceğim bir karakter ile karşılaşmış oldum. Fakat o sevincim uzun sürmedi.

Kurgunun ortalarında kendimi epey kaybetmiş haldeydim. Neyin neden nasılını takip etmektense yüksek sosyete partilerinin akışında dolanıyordum. Vautrin’in hikayeye dahil oluşu ile Eugene’in de farklı yollara meyil etmesi canımı sıkmış olsa işin içine aksiyon da katmış oldu.

Paris sosyetesinde hızlı yükselebilmek hayali kuran genç Eugene, Goriot Baba’nın kızı Madame Delphine de Nucingen ile platonik denebilecek bir aşk yaşamaya başlar. Delphine’in verdiği borç ile kumar oynayıp para bile kazanır. Kazandığı paranın bir kısmını da Goriot Baba’ya bırakıp ileride kızlarına yardım etmek için saklamasını öğütler.

Bu açılardan bakınca en dikkat çeken ve takip etmesi ilgi uyandıran karakter Eugene idi. Onun spot ışığından uzaklaştığı her an benim için sıkıcı bir hal alır oldu.

Ancak romanın dördüncü ve son bölümünü soluksuz okudum diyebilirim. Sahnelenen drama, Goriot’nun tiradları, hasta ve ihtiyar bir adamın kızlarına olan düşkünlüğü beni gerçekten hislendirdi. İki öğrencinin topladığı para ile hazırlanan cenaze töreni ise sanırım en kahredici kısım olabilirdi.

Bu hikayede sinir bozucu olan birçok tip var. Bunların başında Delphine ve Anastasie’nin eşleri geliyor. İhtiyar Goriot ile dertlerinin ne olduğunu hala anlayabilmiş ve tavırlarına ikna olmuş değilim. İki işe yaramaz züppe idiler. Neyse.

Esere puanım 7/10.

Leylek Halife

Orijinal İsim: A gólyakalifa (The Stork Caliph) (1916)

Yazar: Babits Mihály

Okuma Tarihi: 16 Mayıs 2026 – 2 Haziran 2026

Bu kitap koca bir olamamışlık eseridir. Rüyalar ve gerçek dünya arasında kurulan Freudyen irdelemenin günün sonunda aşırı dramatize edilmiş ufak meselelerden ibaret olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Öykü Dr. Jekyll ile Bay Hyde ile oldukça benzer bir yapıya sahip. Hatta ben Zhuangzi’de yer alan Kelebeğin Rüyası isimli anlatıya epey yakınlık gösterdiğini düşünüyorum.

Bizle kıyaslanınca daha küçük bir popülasyona sahip olan Macar milletinin ona verdiği değeri bilemiyorum. Birinci Dünya Savaşı gibi bir dönemde yazıldığı için de çalışmayı kıymetli ad etmek istiyorum. Fakat eseri okurken hiçbir an kendisine hayranlık duyamadım.

Esere puanım 6/10.

Karanlıktan Sonra

Orijinal İsim: アフターダーク (Afuta Daku) (After Dark) (2004)

Yazar: Haruki Murakami

Okuma Tarihi: 1 Mayıs 2026 – 10 Mayıs 2026

Hikaye Mari Asai isimli genç bir kızın bir restoranda kendi başına takılırken yıllar öncesinden tanıdığı Takahaşi isimli bir genç çocuk ile karşılaşmasıyla başlıyor. İkilinin inişli çıkışlı pasif agresif sohbeti derinleşip Mari’nin ablası Eri ile Takahaşi’nin geçmişine uzanıyor.

Romanın merkezinde Tokyo’nun karanlık tarafı olan aşk otellerinden biri var. Burada yaşanan bir şiddet olayı ve buna sürüklenen Mari’nin kendisini otel çalışanları ve Çin mafyası ile temasa sokuyor. Böylece kendisini sıradan bir akşam kahvesi içecekken birden kapısından bile ilk kez girdiği tedirgin bir ortamda buluyor.

Şirakava isimli şiddet faili de hiçbir şey olmamış gibi günaşırı mesai yapıp basit hayatına devam ediyor. Roman boyunca Takahaşi, Mari, Maskeli Adam ve Şirakava arasında gidip geliyoruz. Böylece hikayedeki farklı karakterlerin gözünden kesitler görerek süreci takip ediyoruz.

Esere puanım 6.5/10. En etkileyici Murakami romanı olmasa da oldukça sürükleyici ve bağımlılık yapısı bir dili vardı. Olaylar birer birer anlatılırken biz de gecenin karanlığında onun merkezine çekiliyoruz.

Şampiyonların Kahvaltısı

Orijinal İsim: Breakfast of Champions, or Goodbye Blue Monday (1973)

Yazar: Kurt Vonnegut

Okuma Tarihi: 7 Nisan 2026 – 1 Mayıs 2026

Şampiyonların Kahvaltısı, bir yazar olan Kilgore Trout ile bir araba -spesifik olarak Pontiac- satıcısı olan Dwayne Hoover’ın karşılaşması ile başlayıp şekilleniyor. Eşinin intiharı ve oğlunun cinsel yönelimleri ile beynindeki kötü kimyasalların tetiklendiği Hoover’ın Amerikan toplumuna dair gerçekler ile nasıl mücadele edip yenildiğini takip ediyoruz.

Kitap baştan sona iğneleyici şakalarla dolu. Yeme içme alışkanlığından başlayıp beyaz insanların siyahlara tutumuna kadar, tarih ve dünya algılarından tutup ulusal simgelere değin hemen hemen her şeye bir yorum getiriyor. Bu açıdan ele alınca Vonnegut oldukça cesur bir yazar diyebilirim.

Hikayeyi okurken en sık kapıldığım his Amerika B.D. vatandaşlarının kültürel ve zeka seviyesi açısından 1973’tekinden çok da ileri gidememiş olmaları. Buradaki diyaloglar ve dünya görüşleri bugün daha geri bir durumda dahi olabilir.

O dönem Vietnam Savaşı aktif olarak devam ediyordu. Kendi tanıdıkları genç erkeklerin askere kaydolup deniz aşırı ülkelerde savaşa sürüklenişine şahit oluyorlardı. Bu durumda dahi genel bir kayıtsızlık ve boşvermişlik durumu hakim. Şu an paralı köpe- pardon askerler aracılığıyla dünyanın öbür ucundan buralara gelip siyasi ve askeri müdahaleler peşinde koştuklarında halkın bunu umursama ve gerçeğin peşine düşme durumu çok daha düşük.

50 sene önce yazılmış bu roman o gün olduğu kadar, o günün üstüne bir basamak dahi çıkamamış bir rezil toplumun durumunu oldukça başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor. Cehalet bir seçim ve tutum olarak dünya ekseriyetin devam etmekte. Çok acı.

Kitabın ilk yarısına kadar çok keyifli bir şekilde okumuş olsam da ikinci yarı arka arkaya gerçekleşen olayları bir süre sonra takip etmekte epey zorlandım. Yine de diğer kitaplarını da okuyup yazarın zihin dünyasına hakim olmak istiyorum.

Esere puanım 7/10.

Kentte Son Yaz

Orijinal İsim: L’ultima estate in città (Last Summer in the City) (1973)

Yazar: Gianfranco Calligarich

Okuma Tarihi: 28 Mart 2026 – 6 Nisan 2026

Bugüne değin okuduğum eserler içinde bana olayların yaşandığı şehri bu kitaptaki kadar iyi hissettirebilen bir yapım ile karşılaşmamıştım. Kente yağan yağmuru da, akşam esintisini de, sıcağın bunaltıcı havasını da tenimde hisseder oldum.

Romanın başlangıcı ve kapanışı zihnimde güçlü bir yer edindi. Roma kentine yağmurlu bir günde gelmiş ve güneşli sıcak bir günde ondan ayrılmış olduk. Arada da Leo Gazzara’nın yaşam mücadelesine tanık olduk.

Leo’yu Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam‘ına çok benzettim. Fakat o romanın aksine Leo bana daha insani ve gerçek hissettirmeyi başardı. Tam anlamıyla bir flanör, kent gezgini ve gece uykusuzu. Fakat hayatını geçindirebilmek için bir spor dergisinde yazmanlık yapmaktan da geri durmuyor.

Külüstür Alfa’sı ile tüm şehri boydan boya dolanan bu Milanolu genç yetişkin, gönlünü Arianna isimli bir hanıma kaptırınca işler sarpa sarmaya başlıyor.

Bu kitabı ileride bir gün İtalya’yı ve özellikle de Roma’yı gezdikten sonra tekrar okuyacağım. Popolo Meydanı ve daha nicesini kendi gözlerimle görüp, atmosferini soluduktan sonra bu esere geri dönmek istiyorum.

Mary Beard’in SPQR kitabı ile eş zamanlı olarak bunu okumuş olmam da manidar oldu.

Esere puanım 7.5/10. Roma’ya seyahat etme isteği uyandırdı.

Peygamberin Şarkısı

Orijinal İsim: Prophet Song (2023)

Yazar: Paul Lynch

Okuma Tarihi: 11 Mart 2026 – 23 Mart 2026

Ödüller politiktir. Uluslararası tüm organizasyonlar ülkelerin soft-power enstrümanlarıdır. Bu kabullerle hareket ederseniz multimedya ürünlerinin hiçbiri sizi üzemez.

Ben bunun bilincinde olarak bu romanı okudum ve yalnızca Booker Ödülü’nü niye almış diye anlamaya çalıştım. Ancak anlayamadım. Bence bu roman ne anlatmak istediğini bilmeyen yalnızca “Savaş kötüdür, ha” düşüncesiyle yazılmış bir metin. Gerisi fasa fiso.

Düşünce dünyasına en çok yer verilen karakter olan Eilish bile olaylar karşısında o kadar donuk ve anlamsız tepkiler veriyor ki romanı yazan abimiz bu dünyanın çok uzağında, karnı tok, sırtı pek, minnoş kalpli bir avrupalı olduğunu her haliyle belli ediyor.

Kitaba puanım 6/10.

Yüzyıllık Yalnızlık

Orijinal İsim: Cien años de soledad (One Hundred Years of Solitude) (1967)

Yazar: Gabriel Garcia Marquez

Okuma Tarihi: 28 Ocak 2026 – 27 Şubat 2026

Vay canına! Bu romanı bu kadar beğenebileceğimi hiç düşünmezdim. Neredeyse Cennetin Doğusu’ndan beri hiçbir okuduğum roman beni kendisine bu kadar çekip ne olacak diye düşündürtmemişti.

Kurgusal karakterler için endişelenmek, onları kendi ahlak terazime oturtup yargılamaya çalışmak en sevdiğim işlerdendir. Beni bu eyleme yönelten bir eser gördüğümde bu edebiyat, oyun, sinema veya oyun dahi olabilir. Medyanın cinsi fark etmeksizin üzerine saatlerimi verip fikir paylaşabilirim.

Yüzyıllık Yalnızlık da tam olarak üzerine saatlerce konuşmalık, her bir karakterinin psikolojik durumu üzerine mesai harcamak gereken bir eser. Albay Aureliano Buendia açık ara en sevdiğim karakterdi. Eylemlerinin sebep ve sonuçları bana en vicdanlı ve insani gelen şahıs o oldu. Ardından elbette Ursula, oldukça saygıdeğer bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki karakterin haricinde de okumaktan keyif aldığım bir sürü insan olsa da her birinin şahsi hırslara veya ihtiraslara daha yatkın olması beni kendilerinden uzaklaştırdı.

Günün sonunda Marquez bu müthiş eseri nasıl yazmış, nelerden beslenmiş, nasıl aldığı ilhamı korkusuzca kaleme dökebilmiş hayretler içinde kaldım. Bu kitap yalnızca bir aile trajedisi değil, bir kıtanın yekunun mininal bir sahnesi yalnızca. İnsanlığın çıkaracağı dersler olduğu kadar, üzerine düşünmesi gereken de bolca mesele içerdiğini düşünüyorum.

Beni en çok etkileyen beş kitap listesinin güncel hali şu şekilde:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Cennetin Doğusu
İki Şehrin Hikayesi
Yüzyıllık Yalnızlık

Esere puanım 9/10. Eşsizdi.