Diego Maradona

Orijinal Adı: Diego Maradona (2019)

Yönetmen: Asif Kapadia

Türü: Belgesel – Biyografi – Spor

İzlenme Tarihi: 19 Kasım 2022

Geçen ay izlediğim Senna belgeseli sonrasında yönetmenin diğer işlerini merak edip IMDB sayfasına göz atmıştım. Senna belgeselinden epey duygulu ayrıldığım için Kapadia’nın yapmış olduğu Maradona belgeselinin de bana benzer hisler uyandıracağını düşündüm. Bu sebeple ilk fırsatta izlemeyi kafama koydum. Yarın Dünya Kupası’nın başlaması şerefine bu belgeseli izlemek için daha iyi bir zaman olmayacağına kanaat getirdim.

Belgesel Maradona’nın sporculuk hayatı ile Napoli’nin karanlık tarafında aldığı rollere odaklanıyor. Napoli’ye transferi, 1986 Dünya Kupası’nı kazanışı, Napoli’yi hem İtalya’da hem de Avrupa Kupası’nda şampiyon yapışı, 1990 Dünya Kupası’nda İtalyanlarla arasının bozuluşu ve sonrasındaki çalkantılı magazinel olaylarına değiniyor.

Maradona’nın hayatına şöyle hızlıca bir bakınca onun yaşamını özetleyen en iyi cümlenin ‘you either die a hero or you live long enough to see yourself become the villain’ olduğuna inanıyorum. Onun Napoli şehri ve Arjantin için ne ifade ettiğini bilmek ve hatırlamak dahi gözlerimin dolmasına sebep oluyor.

Reklam

Beni Adınla Çağır

Orijinal Adı: Call Me By Your Name (2017)

Yönetmen: Luca Guadagnino

Türü: Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 13 Kasım 2022

Ben bu filmi yıllardır izlemek istiyordum. Timothee’nin rol alıyor olması nedeniyle hep radarımda olan bir yapımdı ancak bir türlü doğru vakit ve yeri bulup da izleyemedim. Dün ve bugün olmak üzere filmi iki parçaya bölüp izleyiverdim.

Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu duymuştum. Hatta geçen yıllarda bir devam romanı yazıldığına dair bilgi de kulağıma çalınmıştı. Ancak filmin ve kitabın konusuna dair pek bir fikrim olmamıştı. Esere sıfır bilgi ile girdim bile denebilir.

Mekan olarak Kuzey İtalya’nın seçilmiş olması çok hoşuma gitti. Orijinal eserin de burada geçtiğini biliyorum yine de filmin görsel kalitesini artıran en önemli etkenlerden biri bence bu olmuş. Roma döneminden kalma tarihi eserlerin incelenmesi, Hadrianus-Antinous öyküsüne dokundurmalar yapılması hikayenin romantik düzeyine katkı sağlayan unsurlar olmuş.

Filmin özellikle son 15 dakikası duygu olarak çok yoğundu. Elio’nun Oliver’a “Çok zaman kaybettik. Neden daha önce söylemedin?” diye yönelttiği soru benim çok hoşuma gitti. İnsanın kısıtlı zamanının kıymetini bilmesine ve sevdiği insanlarla anılar yaratmaya daha fazla odaklanması gerektiğine dair acı-tatlı bir hatırlatma olmuş.

Esere puanım 7/10. Sizleri bir soruyla uğurluyorum. “Is it better to speak, or to die?”

Kuzeyli

Orijinal Adı: The Northman (2022)

Yönetmen: Robert Eggers

Türü: Aksiyon – Macera – Drama

İzlenme Tarihi: 30 Ekim 2022

Senenin ilk çeyreğinde çıkış yaptığı zaman bu filme karşı çok yüksek beklentim var. Yönetmeninin Eggers olduğunu unutmuşum zaman içinde. Aklımda yalnızca filmin konusunun Shakespeare’in en sevdiği oyunu olan Hamlet‘in gerçek şahsiyeti ile alakalı olduğu kalmış. Yalnızca bu bilgiye dayalı olarak filmi izlemeye başladım.

Film yalnızca Hamlet’in esin kaynağı olan Amleth’i işlemiyor. İskandinav yörelerinde yaygın olan Beowulf anlatısına da göndermeler yapıyor. Hikayenin kurgusal açıdan büyük bir derinliğe sahip olmadığını rahatça söyleyebilirim. Ancak klişe bir konu dahi eğer iyi işlenirse muazzam bir izleti sunabilir. İşte The Northman de tam olarak iyi bir destan yorumlamasının ve klişe bir konuyu nasıl ilgi çekici hale getirilirin örneği.

Eggers paganik ögeleri ve öyküleri nasıl iyi işleyeceğini çok iyi bilen bir yönetmen. Bir gün eğer tiksinmeyeceğimden emin olursam kendisinin çektiği korku filmlerine de göz atmak istiyorum.

Yapıma puanım 8/10.

Zodiac

Orijinal Adı: Zodiac (2007)

Yönetmen: David Fincher

Türü: Suç – Drama – Gizem

İzlenme Tarihi: 29 Ekim 2022

Suç draması tutkunu bir insan olmama rağmen seri katillerin hayatları hiçbir zaman ilgimi çekmemiştir. Bu sebeple de Zodiac Katili’ne dair hiçbir araştırma yapmadım. Yalnızca kimliği net olarak deşifre edilememiş biri olduğunu biliyordum. Hatta geçen sene şifreli mesajlarından birinin daha yeni çözülebildiğinin haberi yapılmıştı.

Arka planını ve önemini çok bilmeme rağmen yine de izleme istedim. Çünkü yönetmen olarak David Fincher ve başrolde de Jake Gyllenhaal bulunuyor. İzlemeye başladım başlamasına da beni bu filmi izleme konusunda devam etmeye ikna eden şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamadım. Film bir noktada akıp gitti. Ben 2.5 saate yakın bir filmi her zaman bu rahatlıkta izleyemiyorum. Seri katili konu alan bir filmin bana bu kadar sürükleyici gelmesi gerçekten şaşırtıcıydı.

Filmin en akılda kalıcı olduğunu düşündüğüm sahne “Kaliforniya’da pek fazla bodrumlu ev bulunmaz” idi. O sahnede Robert Graysmith’i canlandıran Gyllenhaal’ın hem yüz ifadesi hem de beden dili gerçekten dehşete kapılmış bir adam hissini çok iyi veriyordu.

Filme puanım 7/10. İlginç bir atmosferi var bu filmin. Herkesin izlemesi gereken bir yapım.

Senna

Orijinal Adı: Senna (2010)

Yönetmen: Asif Kapadia

Türü: Belgesel – Biyografi – Spor

İzlenme Tarihi: 28 Ekim 2022

İtiraf etmem gerekirse Formula 1 ve diğer motor sporları benim ilgimi zerre çekmezdi. Çok yakın bir arkadaşım otomobil tutkunu ve F1 delisi olmasına rağmen benim bir türlü bu alana ilgi duymaya ikna etme konusunda başarılı olamadı. Bu sebeple ben çoğu yarışçının adını kulak aşinalığı ile biliyor olsam da pistte ve pist arkasında gerçekleşen hiçbir dramadan haberim olmadı.

2021 senesi içerisinde başka bir arkadaş grubumdaki herkes başka şehir ve ülkelerde bulunduğu için genelde Discord üzerinden görüşme yapabiliyorduk. Bu görüşmeleri saat farkını da gözeterek genellikle herkesin müsait olduğu Pazar gününe denk getirmeye özen gösteriyorduk. Ben her buluşmaya katılmasam bile gruptakilerin aktivitelerinden bir şekilde haberim oluyordu. Bu ortak aktivitelerden en önemlisi de ekran paylaşımı yoluyla Formula 1 yarışı izlemekti. Ben her ne kadar keyif alamasam da muhabbetlerinden geri kalmamak için az çok fikir beyan ediyordum. 2021 yarış takvimine İstanbul GP eklendiği vakit bu gruptan biri hevesle yarışı izlemek için bilet aldı. Yarış günü geldiğinde biz diğer üyeler yarışı internet üzerinden takip ettik. O günün heyecanını ve sohbetimize kattığı baharatı fark edince az da olsa bu alana ilgi duymaya başladım. Ancak Formula 1’e karşı mutlak ilgi duyuşumu başka bir olaya borçluyum.

Socrates isimli derginin Youtube kanalını düzenli takip eden seyircilerden biriyim. Yiğit Tezcan’ın 2021 senesinin sonlarına doğru yayınlamaya başladığı Şampiyonların Kahvaltısı isimli serisinin Ayrton Senna bölümü tam da 10 Ekim 2021 yani İstanbul GP’nin yapıldığı güne denk geldi. Yarış sonrası üzerimdeki hype ile birlikte bu programı izlemiş ve Senna’ya karşı sempatim oluşmuştu. Hakkında biraz daha araştırma yapma kararı alınca bu sempatik, alçak gönüllü ve bir o kadar da hırslı adamın karizması karşısında büyülenmiştim. O gün bugündür Ayrton Senna benim en sevdiğim Formula 1 pilotudur.

Bu belgeselin de methini çok duyuyordum. İzlemek ise ancak bugüne nasip oldu. Gerçekten duygusal ağırlığı yüksek bir yapım olmuş. Asif Kapadia isimli yönetmenin diğer biyografik belgesellerine de göz atmayı planlıyorum. Eminim Maradona belgeseli de beni Senna kadar etkileyecektir. Formula 1 seven herkesin bu yapıma bakmasını tavsiye ederim.

Yedi

Orijinal Adı: Se7en (1995)

Yönetmen: David Fincher

Türü: Suç – Drama – Gizem

İzlenme Tarihi: 16 Ekim 2022

Seven’ı çocukken izlediğimi çok net hatırlıyorum. Hatta koşturmacalı sıradan dedektiflik filmi zannedip izlemeye başladıktan sonra cinayet sahnelerini görünce korkup izlemeyi bırakmıştım. Jenerikteki animasyonlardan başlayıp, Morgan Freeman’ın canlandırdığı tecrübeli dedektif Somerset ile Brad Pitt’in canlandırdığı yeniyetme dedektif Mills’in tanışma sahnesine değin gerçekleşen her şeyi birebir hatırlıyorum. Tabii ki konu benim hafızamın ne kadar güçlü olduğu ile alakalı değil o yüzden filme dönmekte fayda var.

Film New York’a yeni atanan dedektif Mills ile emekliliğinin eli kulağında olan Somerset’in kendilerini bir seri cinayet çizgisinin üzerinde dururken bulmalarına odaklanıyor. Dışarıdan sıradan ve birbirinden bağımsız gibi görünen cinayetlerin arasında Yedi Ölümcül Günahı temel alan bir bağlantı olduğunu fark ettikleri anda davanın rengi bambaşka bir hal alıyor.

Brad Pitt benim çocukluktan beri çok beğendiğim aktörlerden biri olagelmiştir. Hatta küçükken bana favorim kim diye sorulsa muhtemelen Brad Pitt derdim. 2000’lerde yüzünü her filmde görmeye alışmış olmamızdan kaynaklı olarak bir aşinalığım vardı. Yıllar geçtikçe Pitt’in modası doğal bir şekilde düşüşe geçti. Kariyerinde gerçekten çok iyi filmlerde rol almış olmasına rağmen kimi seyirci grupları tarafından iyi bir oyuncu olmadığı sadece tipi nedeniyle filmlerde rol hakkı kazandığı yönünde ithamlara denk gelir oldum. Bu düşünceleri muhtemelen uzun zamandır Pitt filmi izlememelerinden kaynaklanıyordur. Bu adamın oyunculuğu başka bir seviye. Unutanlara kendisini tekrar hatırlatmak gerekiyor.

Filme puanım 9/10. Son derece sürükleyici bir yapım.

Kuzu

Orijinal Adı: Lamb (2021)

Yönetmen: Valdimar Jóhannsson

Türü: Drama – Fantastik – Korku

İzlenme Tarihi: 15 Ekim 2022

Bu filmin benim açımdan en önemli noktası Sjón isimli İzlandalı bir yazar-şair ile tanışmış olmam. Kendisi doğa üstü unsurlar ve sürrealist anlatımlar tarzı ile ünlü olan, aynı zamanda da söz yazarlığı yapan hezarfen bir tipe benziyor. Tam da olmak istediğim tarzda bir insan.

Senaryo yazarından bahsetmek yerine filmin kendisine dönecek olursam hakkında ne düşünmem gerektiğinden tam emin olamadığım bir yapımdı diye belirtmem gerekir. Filmi izleyinceye değin konusu hakkında bir fikrim yoktu. Tek bildiğim filmin kapağının Meryem Ana ve bebek İsa tasvirlerine benziyor oluşu nedeniyle konusunun da Hermenötik bir dini anlatıma sahip olacağı yönünde idi. Ancak bu mitik yorumsamanın Hristiyanlıktan ziyade doğa tanrısı Pan üzerinden gelişmiş olabileceğini düşünüyorum. Özellikle de son sahnesi itibariyle.

Filmin ortalarında bir yerde Maria isimli karakter yatakta uzanırken Bulgakov’un Köpek Kalbi isimli kitabını okumaktaydı. Her ne kadar bu hikayeyi okumamış olsam da aşağı yukarı konusunu tahmin edebiliyorum. Bu sebeple bu filmin ağırlıklı olarak Agnus Dei (Tanrı’nın Kuzusu) figürü, tanrı Pan kültü ve Köpek Kalbi eserine gönderme yaptığını düşünüyorum. Üçü üzerine de yeterli bilgim olmadığı için sağlıklı bir yorum çıkarımında bulunamadım. O sebeple de bir an önce kendimi bu eksik olduğum konuları öğrenme yoluna iteceğim.

Esere puanım 6.5/10. Genel olarak garip bir yapımdı. Film yorumlamalarını okuduktan sonra düşüncelerimin daha uygun bir şekil alacağını düşünüyorum. Şimdilik vereceğim puan budur.

Kadın Kadındır

Orijinal Adı: Une femme est une femme (A Woman Is A Woman) (1961)

Yönetmen: Jean-Luc Godard

Türü: Komedi – Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 9 Ekim 2022

Godard filmlerine sarmak için adamın ölümünü beklemiş gibi oldum biraz. Kötü bir zamanlama oldu ancak şu sıradan Fransız sinemasına ve diline özel bir ilgim var. Bu sebeple hevesim henüz kaçmamışken olabildiğince eser tüketmekte fayda görüyorum.

Une femme est une femme, yine Anna Karina’nın başrolde olduğu bir film. Hikaye Angela isimli bir genç kızın sevgilisi Emile’i çocuk yapmaya ikna etmesine odaklanıyor. Angela kendisine aşık olan Alfred ve sevdiği adam Emile arasında komik bir aşk üçgeni içinde duruyor. Bu iki aşığın kendi arasında da iyi geçiniyor olması bana tık garip gelse de sanırım bu Fransızlar için sıradan bir durum olsa gerek. Bazen Fransızlar bana gerçekten dalga geçildiği kadar varmış dedirtiyor.

Filme puanım 7/10. Kolay izlenen akıcı bir romantik komedi arayanlar için önerilir.

Top Gun

Orijinal Adı: Top Gun (1986)

Yönetmen: Tony Scott

Türü: Aksiyon – Drama

İzlenme Tarihi: 1 Ekim 2022

Ben çocukken CD kiralamanın çok aktif olduğu bir dönemdi. Bu korsan CD sağlayıcıları 50 kuruşa kiraladıkları film için satın almanız durumunda 2 TL fiyat çekiyorlardı. Babam da bu dönem içinde epey film kiralamış ve satın almış biriydi. Evimizde küçük çaplı bir aksiyon filmi koleksiyonu mevcuttu. Bu koleksiyonu her karıştırdığımda Iskoçyalı ve Top Gun gözüme çarpardı. Ancak günün birinde TV’de yayınlanırken ufak bir kısmını seyretmiş olmam dışında Top Gun içeriğine dair en ufak bir fikir sahibi değildim.

Bu sakin başlamış olmasına rağmen akşamını iki yaka arasında git gel yaparken geçirdiğim Cumartesi günü sabahında birden Netflix’i açıp bir film izleme isteği uyandı. Eski bilindik eserlerden neler var diye bakınırken Top Gun ile karşılaştım. Aklımda Seven izlemek olsa da Top Gun’ın izlemesinin daha kolay olacağına kanaat getirip izlemeye başladım.

Şu an filmi izlemiş biri olarak rahatça öznel fikirlerimi iletebilirim. Ve yapıma dair söyleyeceğim ilk şey bu esere dair her şeyin bir stili olduğu. Deri ceketler, motorlar, spor giysileri, saçlar, müzikler, manzaralar her şey trend-setter niteliğe sahip. Bu filmin zamanın gençleri üzerinde neden bu kadar etki yarattığını anlamak hiç de zor değil. Filmin kapanışında çalan Mighty Wings isimli parçayı dinlerken benim bile sokağa çıkıp ilk bulduğum giyim mağazasından güneş gözlüğü ve deri ceket alıp giyme isteğim uyandı.

Ancak tüm bu tarz sahibi olma durumunun karşısında duran çok önemli bir husus var. O da bu filmin klişe bir amerikan lisesi/üniversitesi dramından pek de farklı olmayışı. Daha doğrusu uçaklar olmasa birebir okul konseptinden yürüyen bir kurgusu var. Hikayedeki bu yavanlık benim filme bağlanmamı engellese de genel düşüncelerimi pek olumsuza itmiş değil.

Yapıma puanım 7/10. 80’ler havası solumak isteyen birileri varsa bu filme göz atıp duydukları açlığı kolayca dindirebilirler.

400 Darbe

Orijinal Adı: Les quatre cents coups (The 400 Blows) (1959)

Yönetmen: François Truffaut

Türü: Drama – Suç

İzlenme Tarihi: 25 Eylül 2022

400 Darbe yıllardır izlemek için fırsat kolladığım bir filmdi. Ancak bir türlü fırsat bulamadım. Film adındaki çeviri hatası nedeniyle ilgimi çekmişti. Fransızca ‘400 coups’ tabii ‘okulu kırma’ anlamına geliyormuş. Ancak filmin başlığı İngilizce’ye ‘coup’un gerçek anlamı olan vuruş/darbe olarak geçirilmiş. Haliyle biz de kendimize uyarladığımızda filmin içeriğiyle hiç alakası olmayan bir başlık ile kalakalmışız. Peki film ne anlatıyor?

Film ortaokul öğrencisi olan Antoine Doinel’in okuldaki Fransızca öğretmeni tarafından ev ödevi ile cezalandırılması ile başlıyor. Ceza aldığını ailesine söylemeye çekinen Antoine, bu ayıbını örtmenin yolu olarak ertesi gün okula gitmemeyi seçiyor. Okulu astığı o gün Paris sokaklarında gezinirken annesini bir başka adamla birlikte görüyor. Günün akşamını babası ile geçiren Antoine annesinin ağzından bir özür mektubu yazmaya kalkıyor. Küçük bir ödevi yapmaması ve annesinin sırrını saklamayı seçmesi ile önünü alamadığı bir yalan silsilesinin içine çekiliyor. Babası, öğretmeni derken birden hatasını açığa çıkarabilecek herkese farklı yalanlar söyleyip işleri daha da beter hale getiriyor.

Özünde film, hatasını kabullenmek yerine bu sorunlara sebep olan şeylerin üstünü örtmeyi seçen bir çocuğun nasıl kendi başını belaya soktuğunun bir öyküsü. Özgürlüğünden biraz olsun feda etmek istemeyen Antoine finalde ulaştığı durum karşısında şaşkın bir şekilde çevresine bakar ve ekran kararır. Bu da bir nevi prangalarından kurtulmuş bir kölenin geri kalan hayatında ne yapacağını bilememesi ile yaşadığı şaşkınlık olarak yorumlanabilir.

Filme puanım 8/10. İzlemesi keyifli ve son derece akıcı bir filmdi.