İlk filmi bol bol Hercule Poirot esintili bir yapım olmuştu Knives Out serisinin. İkinci filminde de içine Poirot eklenmiş “And Then There Were None” uyarlaması izliyormuşum gibi hissettim.
Elbette bunun neden olduğunu filmi izlemeye başlayıp 10 dakika devam eden herkes anlayacaktır. Fakat olayın başlangıcından, ilk cinayet şekline ve hatta finalde bağlanan failin kim oluşuna kadar gerçekten ağır bir esinlenme var.
Bu kötü bir şey değil. Fakat oyuncuların çiğ gelmesi nedeniyle ben filmdeki hiçbir karaktere ne sempati duydum, ne de başlarına bir şey gelecek diye endişelendim. Finaldeki cam kırma sahnesi çok anlamsızdı. Mahkemede şahitlik edişleri çok yersizdi.
Karakterlerin çoğu zaten NPC gibiydi. Yarısının doğru düzgün diyalogu bile yok. Sadece kalabalık etmek için çağrılmışlar. Komedisi bayıktı. Blanc yapmacık ve abartılı aksanı nedeniyle beni rahatsız etti.
Orijinal Adı: Dolor y gloria (Pain and Glory) (2019)
Yönetmen: Pedro Almodóvar
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 25 Temmuz 2026
İzlediğim ilk Pedro Almodovar filmi olması nedeniyle önemli bir yapımdır. Filmi izlemeye geçen hafta başlamış olmamız biraz olumsuz bir imge bırakmış olsa da, kaldığımız yerden izlemeye devam ettiğimizde -40. dakikadan itibaren- film oldukça sürükleyici bir hal aldı.
İlk kırk dakikada bunalımlı bir yaşlı adamı izlemek beni epey daraltmıştı. Bir de gecenin ileri bir saatinde izlediğimiz için film üzerimize üzerimize gelir olmuştu. Bırakıp bir hafta sonra devam etmek yerinde bir karar olmuş. Çünkü bu sefer film bittiğinde tadı damağımızda kalır gibi oldu.
Filmin uzunluğu yerindeydi. Güzel bir yerde bitti. Daha fazla uzasa keyifsiz bir hal alabilirdi. Bu hali oldukça beğendim. Badana ustasının çizdiği portre çok güzel ve iç ısıtıcıydı.
Phil isimli huysuz bir hava durumu sunucusunun şubat ayının ikinci günü olan Köstebek Günü’nde kahin bir köstebeğin sergilenip gelecek tahmini yaptığı bir kasabaya yolculuk etmesi ile başlıyor öykümüz. Kar fırtınası ile yollar tıkanınca kasabadan ayrılamayan Phil ve iki ekip arkadaşı otelde geceyi geçirirler. Ancak Phil saat 6’da aynı sabaha tekrar uyanır.
Hikaye aynı günü en mükemmel, en detaylı, en farklı şekillerde geçiren Phil’in tecrübe ettiği çeşitli yolları göstererek ilerliyor. Ya da yerinde sayıyor diyeyim. Günün sonunda takvim hep 2 Şubat’ı gösteriyor. Başta keyifli gibi olsa da defalarca tekrar ettikten sonra Phil cinnet geçirmeye başlıyor.
Dünyayı bir samsara gibi tahayyül etmeye başlasa da bir süre sonra mümkün olan her yolu ve ihtimalin üzerinden geçerek sonunda adeta bir boddhisatva rolünü sırtlanır Phil.
Finalde de oldukça tatmin eden bir sona ulaştırır bizi. Oldukça sürükleyici ve keyifli bir öyküydü.
Brendan Fraser çocukluğumun ne önemli aktörlerinden biriydi. Mumya filmindeki tiplemesi ile zihnime kazınmıştı. Havalı bir stili vardı. Ancak daha sonra rol aldığı hiçbir film veya film serisini izlemedim diyebilirim.
Haliyle Mumya sonrasında Fraser’ı izlediğim ilk film Rental Family gibi duruyor. Peki bunca senelik oyunculuk deneyimi ve hayatında yaşadığı iniş çıkışlar sonrasında yeterli bir performans sergileyebilmiş mi? Cevabım evet.
Hikaye Japonya’nın gerçekte de sahip olduğu, garip organizasyonlardan biri olan insan kiralama şirketlerinden birini merkeze alıyor. Bu şirkete gelen istekler bir baba rolü gerçekleştirmekten tutun, cenazede taziye ziyaretçisi olmaya değin geniş bir yelpazede çeşitleniyor.
Fraser’ın canlandırdığı Philip karakteri de aktörlük kariyeri düşüşte olan bir adam iken bu şirket ile temasa geçmesi ile tekrar hayata ve mesleğe bağlanmasını sağlıyor.
Ben kurgunun işlenme hızını, içerdiği karakterleri ve temel olay örgüsünü çok beğendim. Elbette ihtiyar adamın memleketi Amakusa’ya yolculuğu ve orada bulduğu fotoğraflar beni çok etkiledi. Mia isimli kız ile Philip’in kurduğu ilişki de oldukça iç ısıtıcıydı.
Filme puanım 7.5/10. Su gibi akıp giden keyifli bir öyküydü.
Bugünden tam 72 sene önce çıkmış olan bu ilk Godzilla filmini ne kadar süredir izlemeyi planladığımı hatırlamıyorum bile. Godzilla v Kong isimli yapım çıkış yaptığında Kaiju türü tekrar gündeme oturuvermişti.
Ben de Godzilla serisinin eski filmlerini izlemeden yenilere göz atmayayım demiştim. 2014 senesinde çekilen reboot yapımı sinemada izlemiş olsam da Japon yapımı olanları hiç seyretmemiştim.
Geçen sene yaptığım Japonya gezisinde Shinjuku’daki Godzilla kafası ile güzel bir hatıra fotoğrafım oldu. Bunun şerefine tekrar Godzilla üzerine düşünmeye başlamıştım. Fakat izlemek neredeyse yarım sene sonrasına nasipmiş.
Evet. Şimdi 1954 yapımı bu Godzilla filmini izlerken böyle bir geçmişi sırtlanarak geldiğimden haberiniz olmuş oldu. Peki ben filmi izlerken neler hissettim diye soracak olursanız kısa cevabım: filmi çok beğendim.
Filmin tema müziği inanılmaz akılda kalıcı ve gergin bir tona sahip. Hikaye Japonya’nın henüz 9 sene önce yaşadığı atom bombası felaketinin travmaları üzerine inşa edilmiş. Hidrojen bombası testleri yaparak sualtı yaşamına zarar veren insanlar, Jura devrinden kalma bir canlıyı uyandırıyor. Odo isimli kurgusal bir adada görülen ve yerlilerin Godzilla ismini verdiği bu yaratık ile ilk temas kurulduktan sonra zoolog olan doktor Kyohei Yamane ona zarar vermemek konusunda diretiyor. Fakat hocasından gizli şekilde, oksijen-tahripçisi isimli bir bomba üzerine çalışan doktor Daisuke Serizawa ise aşık olduğu Emiko Yamane ile çalışmalarının sırrını paylaşıyor.
Godzilla’nın durdurulamaz olduğuna kanaat getirilince Emiko, sözlüsü Hideto Ogata ile birlikte Serizawa’yı ikna etmeye gider. İnişli çıkışlı bir tartışmanın sonunda Serizawa tüm çalışmalarını imha edip Godzilla’yı yok etmek uğruna gizli silahını kullanmaya ve kendisini de feda etmeye karar verir. Böylece trajik bir kahramana yakışır bir final ile hikayeyi sonlandırır.
Serizawa’nın insanlık için zararlı olduğunu düşündüğü bu silahın sırrını kendisi ile birlikte yok etmesi fikri çok hoşuma gitti. Filmin net bir şekilde en kilit oyuncusuydu. Doktor Kyohei’ye kalsak Japonya dümdüz olmuştu.
Kafamda uzun zamandır bu filmi izlemem gerektiğini kendimi hatırlatıyordum. Geçen hafta izlemeye başlamış olsam da sadece ilk yarım saatini izleyip kalanını bırakmışım. Hayat koşturmacası derken oturup film izlemeye kendimi bir türlü veremedim.
Film, Philip K. Dick’in aynı isme sahip olan bir hikayesinden uyarlanmış. Bu adam gerçekten çağının ötesinde inanılmaz bir zihne sahipmiş. Dijital çağın ufukta bile gözükmediği bir dönemde “Do Androids…” ve “The Minority Report” gibi öyküler kaleme alabilmiş olması beni her defasında hayrete düşürüyor.
Genel olarak baktığımızda hiçbir bilim kurgu eseri tek başına bir gelecek tasviri sunmuyor. Hemen hemen her biri sosyolojik, psikolojik veya etik bir meseleyi büyütülmüş ölçeklerde ele alan işler oluyor. İnsan olmanın özü, neyin hakikat olduğu, özgür irade ve benzeri nice konu şekillenebiliyor.
Azınlık Raporu da günümüzün rahatsız edici gündemi olan “surveillant corporations” gerçeğini bundan çeyrek asır evvel ele almış bir eser. Elbette Hollywood elinden çıkan her sinema filmi gibi çoğunlukla zararsız bir formata getirilerek bize sunuluyor. Yine de çağın gelişmelerine tozpembe bakılmasını engelleyebilecek başarılı bir iş olduğunu düşünüyorum.
Tech broların aksine teknoloji ile aramda bir mesafe olmasını dileyen biriyim. Düşünme, karar alma ve eyleme geçme işleri beyninizin enerji tüketmesine neden oluyor olsa da ben hala o yorgunluğu tercih edip mutlu olan birisiyim.
Eğer siz her gördüğünüz ihtilaflı meselede “Hey ***, bu doğru mu?” veya “Hey ***, bana bu konuyu basitçe anlat!” komutları ile çözüm bulmaya girişip varlığınızı anlamlı kılabileceğinize inanıyorsanız, buyurun, her şey bir tık uzağınızda.
Ben gerçek hayatı ve onun meşakkatli süreçlerini seviyorum. İnsanın hatalar ve eksikliklerle mümkün olduğuna inanıyorum. Her zaman daha iyi bir halimizi yaratabiliriz. Emekle, çalışmayla, terbiye ile her şey başarılır. Yeter ki bunu niyet edip bunun için çabalayalım. İnsan kalmak mümkün!
Suçun tespiti işlemi 1956 yılında yazılmış bir eser için oldukça yeterli bir psiko-bilimsel olsa da Psycho-Pass gibi modern bir yapım için oldukça sürreal kalıyor. Bu sebeple filmi beğenenleri ilgili animeyi izlemeye de davet ediyorum.
Orijinal Adı: The Fast and the Furious: Tokyo Drift (2006)
Yönetmen: Justin Lin
Türü: Aksiyon – Suç – Gerilim
İzlenme Tarihi: 12 Nisan 2026
Bu filmi çıktığı günden 20 sene sonra tekrar heyecanla izleyeceğimi hiç düşünmezdim. Çıktığı dönem herkesin telefon zil sesi haline gelen o meşhur şarkıyı duyunca kendimi Ratatouille yemek tadımı sahnesinde gibi hissettim.
Filmin Initial D etkisinde yazılıp çekildiği çok bariz. Evet, Japonya’da sokak yarışı kültürü var. Haliyle birçok medya ürününe de sirayet etmiş bu olay. Ancak direkt Toyota Corolla 86 bahsi geçirmek gibi açıktan selamlamaların bulunması da hoştu.
Initial D ve NFS Carbon ana esin kaynakları diyebilirim. Carbon’un filmden bir ay önce çıkış yapmış olması da senaristlerin bir göz ucuyla bakıp ekle/çıkar yapmasına fırsat sağlamış olabilir.
Filmin kendisi hikaye olarak ne vaat ediyor diye sorulursa da çok etkileyici bir olay örgüsünden bahsedemem. Sorunlu bir Amerikalı lise öğrencisi, Japonya’daki babasının yanına postalanıyor. Buraya gelir gelmez de uzaklaştırılmasının sebebi olan araba yarışlarının göbeğinde buluyor kendisini.
Ana karakter aşırı ahmak olsa da filmi arabalar ve mekanlar izletiyor. Elbette bir de müzikler. Shibuya Meydanı sahnesinin bilgisayarda yapıldığını öğrendiğimden beri eski etkileyiciliğini de kaybetti. Yine de en ikonik sahnelerden biriydi.
Robocop‘ı baştan sona ilk izleyişimin üzerinden iki yıl geçmiş. Gerçekte de ilk film ile ikinci film arasında üç senelik bir fark var. Hemen hemen hissiyatı yakaladım diye inanıyorum.
DMAX’in sinema kanalı sağ olsun. Film, ben koltukta oturmuş TV’ye boş boş bakınırken birden ekranda beliriverdi. TV’de gösterilen Türkçe dublajlı bir aksiyon filminin tadını ne kadar özlediğimi fark ettim. Oturdum, izledim. İyi ki de izlemişim. Sonunu getireceğim diye biraz geçe kalmış olsam da ilaç gibi geldi.
Filmin dövüş sekansları muhtemelen oyuncak veya maketlerle yapılmış. Aktörlerin olduğu sahnelerden robot dövüşlerine geçildiğinde görsel kalite ve dil bariz şekilde değişiyor. Ancak eserin gore seviyesini hiç de fena tutmamışlar. Bir yetişkin olarak dahi beni rahat edebilen görsellere sahipti.
İlk film etik sorgulamaların çerçevesinde, görev başında ölen askerin bedenini onu “onurlandırmak” adına bir robotun inşasında kullanılması ile şekilleniyordu. Robotun hala Alex Murphy mi yoksa ondan bağımsız bir yaratık mı olduğu üzerine ufaktan değiniyordu.
Ancak ikinci film göreve gönderilen RoboCop’ın kötülük tanımı üzerine düşündüğü, kendi kimliğini ve sahip olduğu anıları sorguladığı bir yapım olmuş. Kanunen ehliyeti olmayan ancak ne hikmetse suça sürüklenip (!) madde ticareti yapıp cinayet şebekesi idare eden bir velede de hikayede yer verilmiş.
Hikayede “kötülüğün doğası” üzerine düşülmek yerine kült liderinin suçları ve aksiyona odaklanılmış olması eserin derinliğini alıp götürmüş. Ortaya istediği hiçbir şeyi tam yapamayan vasat bir iş çıkıvermiş.
Bu filmin hakkını fazlasıyla yemişim. Türkiye’deki genel seyircisinin beğendiği işler gözümde ister istemez prestij kaybı yaşıyordu. O sebeple bu filmi de hep öteyip durdum.
Film 36 senesini içeride yatarak geçirmiş Baran’ın kendisini polislere ispiyonlayan eski arkadaşını bulmak için İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Trende yardım ettiği Cumali isimli bir kent serserisinin işini görmesi üzerine bir dostluk geliştirmeye başlıyorlar.
Baran kendisine ihanet eden arkadaşı Berfo ve aşık olduğu kadın Keje’yi ararken, Cumali de mahallesindeki sevdiği kadına ihtiyacı olan parayı bulmaya çalışmaktadır. Elbette işler beklendiği gibi gitmez.
Filmin 90’lar İstanbul’unu göstermesi ve olayların çoğunlukla -bugün bambaşka bir halde olan- Tarlabaşı semtinde geçişini seyretmek keyifliydi.
Esere puanım 8/10. En beğendiğim Türk filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.
Daha filmin ilk dakikalarını izlerken bu filmin bir başkalaşım öyküsü olacağını hissetmiştim. Bu tarz yolculuk öyküleri bir de karakter gelişim öyküleri barındırdığı zaman tadından yenmez hale geliyor.
Little Miss Sunshine’ın da karakterleri oldukça eğlenceli, tuhaf ve kendini izleten tiplerdi. Film bizim için yağ gibi aktı. Bir dakika olsun durdurup etrafa bakınma, telefonla ilgilenme ihtiyacı duymadım.
Son yıllardaki filmlerin başaramadığı şeyleri eski yapımlar çok kolay gösteriyor. Seyirciyi ekranda tutmak zor bir meziyet midir bilemem. Ancak yeni yapımların eskiden doğru yapılan formülü unuttuklarını söylemek için alim olmaya gerek yok.