İlk filmi bol bol Hercule Poirot esintili bir yapım olmuştu Knives Out serisinin. İkinci filminde de içine Poirot eklenmiş “And Then There Were None” uyarlaması izliyormuşum gibi hissettim.
Elbette bunun neden olduğunu filmi izlemeye başlayıp 10 dakika devam eden herkes anlayacaktır. Fakat olayın başlangıcından, ilk cinayet şekline ve hatta finalde bağlanan failin kim oluşuna kadar gerçekten ağır bir esinlenme var.
Bu kötü bir şey değil. Fakat oyuncuların çiğ gelmesi nedeniyle ben filmdeki hiçbir karaktere ne sempati duydum, ne de başlarına bir şey gelecek diye endişelendim. Finaldeki cam kırma sahnesi çok anlamsızdı. Mahkemede şahitlik edişleri çok yersizdi.
Karakterlerin çoğu zaten NPC gibiydi. Yarısının doğru düzgün diyalogu bile yok. Sadece kalabalık etmek için çağrılmışlar. Komedisi bayıktı. Blanc yapmacık ve abartılı aksanı nedeniyle beni rahatsız etti.
Orijinal Adı: Dragon Ball Movie 3: Makafushigi Daibouken (1988)
Türü: Macera – Aksiyon – Fantastik – Komedi – Sci-fi
Stüdyo: Toei Animation
İzlenme Tarihi: 9 Ağustos 2026
Dragon Ball’un bu filminde Chiaotzu ve Ten Shin Han’ı da görüyoruz. Ancak karakterlere yazılmış olan arkaplan öyküsü canon ile uyumsuzluk yaratıyor.
Crane Master, Mercenary Tao, Tien Shin Han ve Chaozu Mifan Krallığı diye bir yerden geliyor gibi gözüküyor. Biraz alternatif kurguya kaçan bir olay örgüsü olsa da kabaca Commander Red Saga’da yaşananların hızlı bir özeti diyebiliriz. Fakat birebir olmadığını vurgulamalıyım. Karakterler aynı olsa da bunların birbiriyle ilişkisi ve yaşanan olayların bağlantısı tamamen farklı.
Eğlenceli bir macera. Karakterleri özleyenler için oldukça ideal olduğunu söyleyebilirim.
Orijinal Adı: Dragon Ball Movie 2: Majinjou no Nemurihime (1987)
Türü: Macera – Aksiyon – Fantastik – Komedi – Sci-fi
Stüdyo: Toei Animation
İzlenme Tarihi: 9 Ağustos 2026
Anime serilerinin ana kurgu içerisinde bir açık yaratıp oradan bir filler arc veya film çıkarmaları hoşuma gidiyor.
Çerçevesi çizili telifli eserlere bir nevi fan-fiction yazılmasını andırıyor. Bu yaratıcı düşünce sürecini takdir ediyor olsam da çoğu zaman o filler bölümleri pek beğenmem.
Bu film de Dragon Ball animesinin henüz epey başında bir kısmı konu alıyor. Goku ve Krillin, Kame Sennin’in yanına gelip onun öğrencisi olmak istediklerini söylüyorlar. Animede de olan bu kısma filmin yazarları güzel bir eklenti yapmış. Muten Roshi bizim çocuklara sallamasyon bir görev verip onları başından savıyor. Fakat verdiği görev birden gerçek bir hale bürünüyor.
Yamucha’nın kısa saçları ve Lunch’ın ekibimiz tarafından ilk kez görülmüş olması gibi filmin resmi kurgunun zamanlaması ile uyuşmadığı noktalar olsa da yıllar sonra minik, saftirik Goku’yu tekrar görmek beni mutlu etti.
Orijinal Adı: One Piece: Nejimakijima no Bouken (2001)
Türü: Macera – Aksiyon – Fantastik
Stüdyo: Toei Animation
İzlenme Tarihi: 7 Ağustos 2026
Uzun zaman sonra pre timeskip Hasır Şapka tayfasını görmek iyi hissettirdi. Sanji’nin sadece tekmelerle dövüşmesi kimsenin haki vs işlerine bulanmamış olması bu seride neyi özlediğimi hatırlattı.
Luffy’nin bu dönemlerdeki salaklığı daha katlanılabilir düzeyde. Ve elbette dünyayı çok az bilen bir çocuk olduğu için sempatik de geliyor.
Tam olarak güncel One Piece gidişatını bu yüzden beğenmiyorum. Karakterler dünyada yaşanan her olaydan haberdarlar. Ejderler, haki, dünya hükümeti vs ama hala hiçbir şey umurlarında değilmiş gibi partileme peşinde. Luffy’nin bencil hareketleri, çocuk gibi davranışları da şu an eğreti gelse de bu filmin dönemlerinde oldukça yerindeydi.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 18 Aralık 1993 (27 Mayıs 1986)
Geliştirici: Chunsoft
Tür: RPG
Platform: SNES / Super Famicom (NES / Famicom)
Oynama Tarihi: 26 Temmuz 2026 – 2 Ağustos 2026
Dragon Quest I yaklaşık 10 saatlik bir oynanışın sonunda 24 seviyelik kahraman ile final verdi.
Bu oyun serisine başlamayı yıllardır planlıyorum. Fakat hep bir dikkat dağıtıcı çıkıp beni başka bir oyuna yönlendiriyordu. Dragon Ball Z bitirdikten sonra Akira Toriyama’nın stiline bir açlık duymaya başladım. Bu ihtiyacı da filler sezon olan Dragon Ball GT ile değil de sanatçının gerçekten emeği geçmiş büyük bir seri olan Dragon Quest’e giriş yaparak gidermeye karar verdim.
İyi ki de böyle bir tercihte bulunmuşum. R36S cihazını aldığımdan beri yedi ay geçmişti ve ben henüz hiçbir oyun bitirmemiştim. Yirmi bin kadar oyun içinden ilk DQ1 bitirmiş olmam da çok hoş bir başlangıç oldu. Artık benim için yeri çok özel oldu.
Oyunun hangi versiyonunu oynayacağım konusu üzerine epey düşündüm. NES versiyonu biraz göz ağrıtabilir gibi geldi. GBC versiyonu da biraz fazla basit ve kırpılmış hissettiriyordu. SNES versiyonu en iyisi gibi gözüküyor olsa da orijinal İngilizce çevirisi olmadığı için oynayabilir miyim emin olamamıştım. Neyse ki R36S kütüphanesinde fan çevirili bir versiyonuna denk geldim. Bu keşifle birlikte neşem yerine geldi. Motivasyonum arttı. Hemen oynamaya başladım.
Karakterime ZACK ismini verdim. Ancak karakterin lore accurate olabilmesi için sanırım ALEF adını vermem gerekiyormuş. Sağlık olsun. Zack olarak da oldukça başarılı işler yaptım. Oyunda isim bile çok önemliymiş. Bunu oyunu bitirmeme birkaç saat kala öğrendim. İlginç bir sistem. Karakterinize verdiğiniz ismin ilk dört harfini alıp her bir harfe bir puan atayarak statlarınızı belirleyen bir düzen kurulmuş. Daha önce böyle bir şeyle karşılşatığımı hatırlamıyorum. O sebeple bu detayı belirtmek istedim.
Oyun oldukça yavaş ve sakin bir şekilde başladı. Her RPG oyununda olduğu gibi önce bir prensesi kurtarmamız ve daha sonra kehanet edilen kahraman olduğumuzu kanıtlamamız, finalde de Ejder Lordu’nu alt etmemiz gerekiyordu. Elbette her yolculukta olduğu gibi bu yolculuğa da slime keserek başlıyoruz. Daha sonra dracky’ler, iskelet askerler, büyücüler, kurt adamlar, akrepler, tuhaf salyangozlar, golemler, chimeralar, şövalyeler ve hatta ejderhalar ile karşılaşıyoruz. Bu düşman tipleri içinde bir tek golemler bana gerçekten terleten anlar yaşattı. Özellikle de Cantlin’in önündeki Golem…
Oyunun hikayesi oldukça basit. Erdrick isimli efsanevi bir kahraman zamanında diyarı kurtarıp kötülüğü hapsetmiş. Ancak çağlar geçmiş ve kötülük tekrar güçlenip diyarın dört yanında kol gezer olmuş. Erdrick ölmeden önce gücünü aktardığı objeleri üç büyücüye emanet etmiş. Bu üç büyücü de Erdrick’in soyundan gelen bir çocuk kahraman olmaya değer bir niteliğe gelirse ona rehberlik etmek için yemin etmişler.
Biz de doğru zamanda doğru yerde olan o torun olarak oyuna başlıyoruz. Kehanetlerdeki kahramana dönüşebilmek için gerçekleşmesi ön görülen olayları ve buluşları birebir gerçekleştiriyoruz. Böylece büyücüler bize Erdrick’in gücünü parça parça miras bırakıyor. Böylece Dragonlord ile karşılaşıp diyarı tekrar huzura kavuşturuyoruz. Ve finalde kendi krallığımızı kurmak üzere saraydan prensesi de alıp ayrılıyoruz.
Dragonlord’un kalesine girdiğimde Lv 22 idim. Hikayeyi bitirdiğimde ise Lv 24 olmuştum. Oyunu yüzde yüz tamamladığımı iddia edebilirim sanırım. Sonuçta Armor of Erdrick ve Sword of Erdrick ile kuşanarak final dövüşünü gerçekleştirdim. Bu kadarı yeterli olmuş diyebilirim.
Orijinali 1986 da olsa 1993 yeniden yapımı mekanik ve görev yönlendirmeleri konusunda pek bir değişim yapmış gibi durmuyor. O sebeple oyunun orijinali için de geçerli olacak bir yorum yapmak istiyorum. Bence NES ve SNES dönemi oyunlar ne kadar çığır açan, devrimsel, deneysel ve içerik açısından geleceğe ilham olarak yapımlar olsalar da rehbersiz veya tam çözüm kitapçığı olmadan oynamanın imkansız olduğu yapımlar.
İki ay önce Super Mario Galaxy oynamış olmam ile filmin yayınlanmış olması arasında bir ilişki yok. Oyun aklımın bir ucunda yıllardan beri yer alıyordu. Taşınmadan önce evde olan Wii ile son bir oyun oynama isteği ile girişip tamamlamıştım.
Filmin öyküsünün de direkt oyun ile bağlı olacağını düşünmemiştim. Böyle bir beklentim yoktu. O sebeple Peach ve Rosalina hikayesinin nasıl gelişeceğini görmek yeni ihtimallere açık bir alandı. Ve o ihtimaller de ilginç bir iddia ile dolduruldu. Film evrenine göre kız kardeş oldukları açıklandı. Tabii ben bunu duyunca kendi bilgimi bir sorguladım. Fakat çok da üzerinde durmadım.
Hikaye genel hatlarıyla eğlenceliydi. Türkçe dublaj izlemenin keyfini de özlemişim. Bowser Jr. karakteri filmi tek başına sırtlamış. Yoshi de yeterli ekran süresi almış. Bu beni mutlu etti. Yapımcıların bir diğer sürprizi olan Star Fox da bize gelecekte yeni bir oyun projesinin müjdesi olabilir. Göreceğiz.
Orijinal İsim: Ἡ Φόνισσα (Hē Fónissa) (The Murderess) (1903)
Yazar: Alexandros Papadiamantis
Okuma Tarihi: 22 Temmuz 2026 – 26 Temmuz 2026
Kitap bir suçlunun psikopatolojik durumunu örneklendirmede kullanılabilecek iyi bir yazına sahip. Suçun motivasyonu, şekli ve sonrasında failde bıraktığı etki, bu kısa romanda kararında bir dozda anlatılıyor.
Hadula, İskados Adası’nda yaşayan ihtiyar bir kocakarının adıdır. Bu ihtiyar kadın köyün şifacısı gibi davranıp şifalı otlar ile hazırladığı merhem ve ilaçlar ile insanlara yardım etmektedir.
Oğlunun jandarmalardan kaçması sonrasında üç kızı ile hayatına devam eden Hadula, yeni doğum yapmış büyük kızının evinde geceyi geçirirken bir hata yapar. Fakat bu hatayı ne kabul eder, ne de kendine açıklama ihtiyacı duyar. Yaşadığı vicdan azabından kurtulabilmek olabilmek için tövbekarlar manastırı olarak anılan terkedilmiş bir ibadethaneye yola çıkar. Burada duasını ettikten sonra bir çiftliğe rast gelir. Bu çiftlikte de aynı hatayı iki defa daha yapar.
Zihninin derinlerinde büyük bir sorun olduğunu bir okur olarak biz idrak edebilsek de bu yaşı ilerlemiş ana karakterimiz bir türlü fark edemez. Bir başka olaya da şahitlik etmesinin ardından hayatı konusunda önemli bir karar alıp kendini dağa taşa vurur.
Olayların gerçekleşme gerekçesi gerçekten hiç ama hiç önemli değil. Ortada müstakbel bir suç var ve karakter sadece o suçu işlemek için orada. Bunu kabul edip mantık süzgecini bir kenara bırakmamız lazım. O zaman bir suçlunun, katilin veya adına ne denirse onun kafa yapısına şahitlik edebilirsiniz.
Bu kadın kendi hemcinsi çocuklardan nefret etmiyordu. Ona göre sebep kızların ailelelerini gelecekteki maddi zorluklardan kurtarmaktı. Yani kendini adadığı bir davası oldu. Onca yılın ardından böyle bir misyona ihtiyaç duyar olmuştu. Neden? Belki de kitap tam da bununla ilgilidir. Üzerine düşünmeliyiz.
Esere puanım 7/10. Berbat kişiliklere sahip olsalar da okuduğum eserlerdeki karakterlerin bana bir şeyler hissettirmelerini seviyorum. Hadula da nefret duygusunu yaşatanlardan biri oldu.
Orijinal Adı: Dolor y gloria (Pain and Glory) (2019)
Yönetmen: Pedro Almodóvar
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 25 Temmuz 2026
İzlediğim ilk Pedro Almodovar filmi olması nedeniyle önemli bir yapımdır. Filmi izlemeye geçen hafta başlamış olmamız biraz olumsuz bir imge bırakmış olsa da, kaldığımız yerden izlemeye devam ettiğimizde -40. dakikadan itibaren- film oldukça sürükleyici bir hal aldı.
İlk kırk dakikada bunalımlı bir yaşlı adamı izlemek beni epey daraltmıştı. Bir de gecenin ileri bir saatinde izlediğimiz için film üzerimize üzerimize gelir olmuştu. Bırakıp bir hafta sonra devam etmek yerinde bir karar olmuş. Çünkü bu sefer film bittiğinde tadı damağımızda kalır gibi oldu.
Filmin uzunluğu yerindeydi. Güzel bir yerde bitti. Daha fazla uzasa keyifsiz bir hal alabilirdi. Bu hali oldukça beğendim. Badana ustasının çizdiği portre çok güzel ve iç ısıtıcıydı.
Dave the Diver yaklaşık 25 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.
Oyun çıkış yaptığı zaman indie mi 2A yapım mı olduğu üzerinden çok fazla tartışılmıştı. Pek düzgün oyun çıkmayan bir dönemde piyasaya çıktığı için birden herkesin gündemine oturmuştu. Ancak zamanla etkisi azaldı.
Benim de bir alışkanlığım vardır. İyi mi kötü mü o sizin taktirinize kalmış. Ben hype trenine binmeyi pek sevmem. Eleştirilerimde objektif olmamı engeller. Benim sevmediğim ancak topluluğun bayıldığı bir şey olarak gelişirse ister istemez antipati kapabiliyorum.
Ben de hem bu sebeple, hem de delicesine merak etmediğimden dolayı bu oyunu oynamayı ileri bir tarihe ertelemiştim. Neyse ki dahil olduğum bir grup sayesinde oynama fırsatı yakaladım. Bir şeyler dinlerken boş boş durmamak adına başlayıp beklemediğim kadar bağımlılık yapan bir oyun ile karşılaşmıştım.
Sea People ile karşılaşıp onların şehrine gidene kadarki kısımda oyunu her gün 1-2 saat kesintisiz oynuyordum. Ancak sonra farklı hayat koşturmacaları ve biraz da oyunun tempo düşüşü nedeniyle oynamaya ara verdim. Fakat geçen hafta artık oyunu bitirmeyi kafaya koydum. Böylece son sürat giderek hikayede ilerledim.
Şu an bitirmiş olduğum noktadan bakınca yapımın gerçekten son derece keyifli ve huzurlu bir oyun olduğunu söyleyebilirim. Cthulhu mitosuna göz kırpmayı es geçmemiş olan oyunumuz onlarca popüler kültür göndermesi barındırıyor. Pokemon, WWE, David Bowie, Michael Bay, Godzilla, Dredge, Balatro vs. daha nice çeşitli mecrayı ve şahsiyeti kucaklayıp hepsine ufak referanslar vermeyi de ihmal etmemişler.
Oyun bir ton mini oyunu barındırıyor. Her ilerleyen takvim gününde yeni bir mini oyun ve özelliğin açılması beni biraz aşırı doza maruz bırakmış olsa da bir süre sonra yeni şeyleri umursamamaya ve peşinde koşmamaya başlamıştım.
Romana başlamadan önce kendimi yüksek beklentiye sokmamak için kendimi telkin ettim. Hikayeye daldığım zaman üzerime boca edilen onlarca karakter ve çift isimlerin karmaşası içinde biraz yönümü kaybettim. Ancak sonra hukuk öğrencisi Eugène de Rastignac’ın işe dahil oluşu ile birlikte sevebileceğim bir karakter ile karşılaşmış oldum. Fakat o sevincim uzun sürmedi.
Kurgunun ortalarında kendimi epey kaybetmiş haldeydim. Neyin neden nasılını takip etmektense yüksek sosyete partilerinin akışında dolanıyordum. Vautrin’in hikayeye dahil oluşu ile Eugene’in de farklı yollara meyil etmesi canımı sıkmış olsa işin içine aksiyon da katmış oldu.
Paris sosyetesinde hızlı yükselebilmek hayali kuran genç Eugene, Goriot Baba’nın kızı Madame Delphine de Nucingen ile platonik denebilecek bir aşk yaşamaya başlar. Delphine’in verdiği borç ile kumar oynayıp para bile kazanır. Kazandığı paranın bir kısmını da Goriot Baba’ya bırakıp ileride kızlarına yardım etmek için saklamasını öğütler.
Bu açılardan bakınca en dikkat çeken ve takip etmesi ilgi uyandıran karakter Eugene idi. Onun spot ışığından uzaklaştığı her an benim için sıkıcı bir hal alır oldu.
Ancak romanın dördüncü ve son bölümünü soluksuz okudum diyebilirim. Sahnelenen drama, Goriot’nun tiradları, hasta ve ihtiyar bir adamın kızlarına olan düşkünlüğü beni gerçekten hislendirdi. İki öğrencinin topladığı para ile hazırlanan cenaze töreni ise sanırım en kahredici kısım olabilirdi.
Bu hikayede sinir bozucu olan birçok tip var. Bunların başında Delphine ve Anastasie’nin eşleri geliyor. İhtiyar Goriot ile dertlerinin ne olduğunu hala anlayabilmiş ve tavırlarına ikna olmuş değilim. İki işe yaramaz züppe idiler. Neyse.