Denemeler #15 Goethe’nin Meşesi

Buchenwald Toplama Kampı, Nazi Almanyası’nda 1937-1945 yılları arasında faaliyet göstermiş bir tesistir. Bu toplama kampının ortasında bir ağaç vardır. Sıradan bir ağaç değildir bu, bir meşe ağacıdır. Fakat sıradan bir meşe ağacı da değildir, Goethe’nin gençken gölgesinde oturup insanlık tarihinin en kıymetleri eserlerinden bazılarını kaleme aldığı meşedir.

Hümanistlik, haysiyet, kültür ve iyilik gibi değerler kaderin öyle bir cilvesidir ki, hiç beklenmedik şekilde insanlık tarihindeki en büyük günahın tam ortasında can bulup ortaya çıkmıştır.

Görsel: Goethe Oak, Bunchenwald

26.06.2020

Reklam

Denemeler #14 Sic Semper Tyrannis

Sanatçı bir aileden gelen John Wilkes Booth, 25 Kasım 1864’te iki kardeşi -Edwin ve Junius Brutus Jr.- ile birlikte New York’ta, Shakespeare’in Julius Caesar oyununu sergilediler. John Wilkes bu piyeste Markus Antonius’u canlandırıyordu.

John Wilkes, 14 Nisan 1865 günü Ford’s Threatre’a bulunuyordu. Ancak o gün orada bulunma sebebi sergilenecek oyunda bir rolü olması değildi. Our American Cousin isimli üç perdelik oyunu izlemeye gelen Abraham Lincoln’u öldürmeyi planlıyordu. General Lee’nin teslim olmasına rağmen Wilkes ve tetikçi arkadaşları, Joseph Johnston’ın devam eden direnişinden gayret alarak Union liderlerini ortadan kaldırmayı kafalarına koymuşlardı.

Wilkes, oyun devam ederken üst kata çıktı. Lincoln’un locasına girdi. Silahı başının arkasına doğrultup ateş etti. Seyircilerin panik içinde olmasını fırsat bilerek locadan sahneye atladı ve Shakespeare’in Brutus’una ait o sözleri söyledi: “Sic semper tyrannis”

*thus always to tyrants – tüm tiranların sonu böyle olsun

Görsel: Julius Caesar oyunu öncesi Booth kardeşler

07.08.2020

Denemeler #13 Bir İntikam Aracı Olarak Sinema

Dünya edebiyatı ve sinema uyarlamaları içinde en şiirsel bulduğum eser Frankenstein’dır. Ancak bu durum uyarlamanın taşıdığı buhranlı atmosferle alakalı değil. Metin-üstü bir olaydan bahsediyorum.

1931’deki uyarlama ve orijinal eserin odaklandığı konu her ne kadar özünde farklı olsa da ortaya çıkardığı sonuç olarak son derece etkileyicidir.

Şöyle ki, kitaptaki “canavar” yaratıcısı tarafından isim verilmemiş bir hayat sahibidir. Yaratıcısından sevgi görmek yerine onun nefretine maruz kalır. Yardım eli uzattığı insanlardan yalnızca kötülük görür. Kitap boyunca bu canavarın, yaratıcısı tarafından bir birey olarak tanınma arzusuna ve onun tarafından bir isim ve eş verilmesi isteğine tanık oluyoruz.

Filmin yirminci ve yirmi birinci yüzyıl insanı üzerinde bıraktığı etki ise Frankenstein denilince doktorun değil canavarın kastedildiğini sanmasıdır. O isimsiz yaratık, kendi öyküsünde isteğini gerçekleştiremedi. Sinema, canavarı yaratıcısının adıyla özdeşleştirdi.

Sinema, efendisinden bir isim talep eden ucubeye, efendisinin ismini vererek bir nevi onun yerine intikam almış oldu.

300
Görsel: Frankenstein (1931), dir. James Whale

09.08.2020

Denemeler #12 1282 Sicilya İsyanı

Sicilya, 13. yüzyılın ortalarında Fransız himayesi altındaydı. Fransız Anjou hanedanına mensup Kral Charles I, Sicilya Kralı Manfred’i 1266 yılında devirip ada üzerinde hakimiyet kurmuştu. Anjou Kralı’nın ada üzerindeki hükmü baskıcı ve şiddet eğilimliydi. Bu da halkın tedirgin bir yaşam sürmesine neden oluyordu.

30 Mart 1282 günü Paskalya Pazartesi’siydi. Palermo’daki Kutsal Ruh Kilisesi’ndeki ayin sona ermişti. Kilise cemaati yavaş yavaş dışarı çıkıyor ve evlerine dağılıyordu. Bir Fransız askeri gözüne kestirdiği bir Sicilyalı kadını aramak istedi. Kadının gücenmesi ve adama verdiği tepkiler sonucunda iş büyüdü. Sicilyalı kalabalıktan biri bu manzaraya seyirci kalamadı. Üzerinde sakladığı bıçağını çekti ve Fransız askere sapladı. İlk dökülen kanla birlikte kalabalığı bir çılgınlık ele geçirdi. Gözü dönmüş Sicilyalılar önlerine çıkan her Fransız’ı öldürmeye başladılar.

Birinin Sicilyalı mı yoksa İtalyanca konuşabilen bir Fransız mı olduğunu anlamak için de bir kod geliştirdiler. Bu kod yalnızca anadili İtalyanca olan birinin doğru telaffuz edebileceği bir kelime olan “ciciri” idi. Fransızlar “c” sesini “s” şeklinde telaffuz ederler. İtalyanlar ise “ç” sesiyle. Böylece idam edecekleri kişilerin hangi milletten olduğunu da tayin edebiliyorlardı. Bu katliam tam 6 hafta sürdü ve 4000 Fransız’ın canına mal oldu.

Anjou Kralı, Sicilya tahtı üzerindeki hakkını kaybetmiş olsa da İspanya’da bir başka talip çıkmıştı. Aragon Kralı 3. Peter, Valencia Kralı 1. Peter ve Barcelona Kralı 2. Peter olarak sahip olduğu tahtlara göre üç farklı ünvana sahip tek kişi olan bu İspanyol Peter, devrik Sicilya Kralı Manfred’in kızı Constance ile evliydi. Bu sebeple Sicilya üzerinde hak kazanmıştı.

Bu olayları izleyen süreçte War of Sicilian Vespers adıyla geçen bir veraset savaşı başladı:
Bir tarafta İspanya Krallıklarını arkasında bulunduran Peter ve müttefikleri Bizans İmparatoru Michael VIII Palaeologus, Sicilya halkı ve Ghibelline adı verilen Kutsal Roma fanatiği İtalyanlar vardır.
Diğer tarafta da Papa’nın desteklediği Fransız Katolik Angevin hanedanı ve Papalıktan taraf Guelphler adı verilen İtalyanlar vardı.

Bu savaş boyunca tarafların oyuncuları çıkıp geri girseler de, bu 20 yıl süren savaş Caltabellotta Anlaşması ile sona erdi. İspanya Kralı Peter’ın oğlu Frederick 1302 yılında Kral 2. Frederick adıyla Sicilya tahtına geçti. Böylece ada üzerinde 400 yıl boyunca sürecek olan İspanyol hakimiyeti başlamış oldu.

Görsel: Sicilian Vespers, Francesco Hayez, 1846

11.04.2020

Denemeler #11 Romantizmin Trajik Kahramanı – Percy Bysshe Shelley

1816 yazı Cenevre kentinde tatil yapmakta olan Diodati Taifesi’nden Byron ile Percy, eserleri için ilham aramak adına civarda yaşamış ünlü insanları ziyaret etmeye karar verirler. Bu edebi-keşif yolculuğunda rotaları arasında Château de Chillon, Jean-Jacques Rousseau’nun evi ve ‘Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Düşüşü’ adlı epik tarih çalışmasının yazarı Edward Gibbon’un Lozan’daki konağı da vardı. Bu yolculuğun dönüş evresini Cenevre Gölü üzerinden gerçekleştiren ikili, gece vakti fırtınaya tutuldular. Dümeni kırılan teknelerinde alabora olma tehlikesi atlatıp tek parça halde ikametlerine geri dönebildiler. Gezinti teknelerine düşkün olan Percy, bu badireye rağmen ömrü boyunca yüzme öğrenmedi.

Percy B. Shelley otuzuncu yaş gününe birkaç gün kala, 8 Temmuz 1822’de, Akdeniz’de boğularak öldü. Lord Byron’dan gelen maddi jestle aldığı ve Don Juan adını verdiği tekne İtalya’nın La Spezia kasabası açıklarında alabora olmuştu. Yıllar önce intiharına sebep olduğu ilk eşi gibi, o da boğularak ölmüştü.

Shelley’nin birkaç gün sonra karaya vuran cesedi tanınmaz haldeydi. Cebinden çıkan bir Keats şiiri, teşhis edilmesini sağladı. Naaşı, Lord Byron, Leigh Hunt ve Mary Shelley’nin de katıldığı bir günbatımı merasimiyle, boğulduğu La Spezia sahilinde ateşe verildi, ancak gizemli bir biçimde, bütün vücudunu küle çeviren ateş Shelley’nin yüreğini yakamadı. Onun zekâsına büyük hayranlık duyan Lord Byron kafatasını, karısı Mary Shelley ise yüreğini aldı. Şairin külleri o gece Akdeniz’e doğru uçuşup yayıldı.

O güne dek bir şair olarak Shelley’nin eserlerinin kıymeti ne Lord Byron’ın Don Juan’ı, ne karısı Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ne de Wordsworth’ün Prelude’ü ile kıyaslanacak kadar önemsenmişti. Küçük şöhreti, ömrü boyunca süren büyük trajedisinden geliyordu. Percy Bysshe Shelley Romantizmin mutsuz bilinci ve “trajik kahraman” tabirinin tam karşılığıydı.

Ölümünün ardından Mary, Percy’den yadigar kalan çocuklarının bakımını üstlendi ve ömrünün sonuna dek bir daha evlenmedi. Kendi öz evladı Percy Florence ile kocasının eski eşi Harriet Westbrook’tan olma Ianthe ve Charles’e de göz kulak olarak ömrünü sürdürdü. Mary Shelley 1851’de hayata gözlerini yumdu. Ölümünden bir sene sonra Percy’nin kalbi, çalışma masasının çekmecesinde bir kumaşa sarılı halde bulundu.

Görsel: The Funeral of Shelley, Louis Edouard Fournier, 1889

16.03.2020

Denemeler #10 Yeşim İmparator’un Büyük Yarışı

Yeşil İmparator, topraklarındaki tüm yaratıkları eşsiz sarayında son bulacak bir yarışa davet etti. Yarışta ilk on iki dereceyi alanlar imparatorun takviminde yer alarak onurlandırılacaktı.

Akıllı Fare, gökler alemine ilk ulaşan oldu. Yüzmekten hoşlanmadığı için nehri güvenilir Öküz’ün sırtında geçti. Kıyıya ulaşmadan hemen önce İmparator’un kutsal bahçesine atladı.

Sağlam duran Öküz, nehri kolaylıkla geçti. Yarışın sonucu ise pek umrunda değildi. İkincilik onun ise sorun teşkil etmiyordu. Fare’nin başarısında oynadığı rol, onun için fazlasıyla yeterliydi.

Kimselerin yardımına ihtiyacı olmayan Kaplan, yarışı Öküz’ün önünde bitirebilmek için fazla ihtiyatlı davrandı. Üçüncü bitirmek, hiç bitirememekten iyidir diye düşündü.

Çevik Tavşan, iş suda gitmeye gelince pek de çevik olmadığını fark etti. Ama stratejinin başarısız olduğu yerde şans devreye girdi ve rüzgarı arkasına alarak yarışı tamamlandı.

Olan bitene yukarıdan bakan Uçan Ejderha, yardıma muhtaçları görerek onlara el uzattı. Hatta Tavşan’ın nehri geçebilmesi için ona rüzgar bile oldu. Ne de olsa onur, zaferden çok daha önemliydi. Bu yüzden beşinciliğe hiç üzülmedi.

Sinsi Yılan’ın uzun uzadıya gibi bir niyeti yoktu. Bu yüzden fark ettirmeden At’ın toynaklarına dolandı.

At dört nala bitiş çizgisine ilerlerken, toynaklarına sarılmış Yılan’ı gördü ve korktu. Bunu fırsat bilen Yılan, altıncı sırayı aldı. Hemen arkasından tırıs tırıs gelen At da yedinciliği aldı.

Maymun ve Horoz, Keçi’yle birlik olarak yarışı takım oyunu sonucu tamamladılar. Ancak yolculuğun bel kemiği olan Keçi’nin sekizinci sırayı almasına izin verdiler. Bitiş çizgisini Maymun dokuzuncu, Horoz ise onuncu sırada geçti. Sıralamanın adil olmasından dolayı gururluydular.

Oyunbaz köpek yarıştan çok nehrin sularını sağa sola sıçratmaktan keyif almıştı. Yaşadığı eğlenceye karşılık on birinci sırayı dert etmedi. Ardından on ikinci sırada biraz yemek, biraz da uyku için mola veren Domuz geldi.

Her hayvanın eninde sonunda İmparator’un lütfuna mazhar olacağını bilecek kadar bilgeydi.

Görsel: Tibetan Bloodletting chart

26.01.2020

Denemeler #9 – Boya ve Manzara

Boya, ilk başta doğada bulunan mineral ve renk pigmentlerinin elde çekilip, yağ ya da yumurtadan elde edilen sıvılarda bekletilmesi sonucunda elde ediliyordu. Bunlar muhafazaları zor ürünlerdi ve açık hava koşullarında kolayca aşınıyorlardı.

Flaman ressamlar 15. yüzyılda İtalyanları yağlı boyayla tanıştırdı. Daha fazla derinlik ve ayrıntı olanağı sağlayan bu malzeme, geleneksel yumurta tempera resminin yerini aldı.

Sanatçılar ya kendi boyalarını karıştırır ya da boyayı tacirlerden domuz mesanesinde korunmuş halde satın alırlardı. Mekanize edilmiş el değirmeni ve açılıp kapanabilen metal boya tüpleri 19. yüzyılda yaygın kullanımda yer aldı. Bu gelişmeler sanatçıları atölyelerinden, saklı dört duvar arasından, çıkıp açık havada (en plein air) çalışmaya teşvik etti. Bu olanağın tanınmasıyla İzlenimci hareketin de yolu açılmış oldu. Manzara resimleri İzlenimci akım ile yakından ilişkili bir tema haline gelmiştir.

Manzara resimleri değişik zihinsel hallere dalmamıza yol açabilir ki bu, onu diğer türlerden ayırır. Bir tren penceresinden baktığımızda, gözlerinizin doğanın, bulutların, ağacın, suyun ve toprağın üzerine düşen ışığın güzelliğine nasıl açıldığını ve düşlere dalıp gitmeniz için nasıl imgesel bir alan yarattığını düşünün.

Caspar David Freidrich’in Das Eismeer adlı tablosu İzlenimci bir eser değildir lakin donmuş bir yüceliğin manzarasıdır. Resmin öznesi buzul hayali bir dünyaya aittir. Gökyüzü açık ve ürperticidir. Çatlayan buz, seyirciyi hayret ettirir. Yarattığı duygusal tepki, güzel hissettirdiği kadar dehşete düşürücüdür. Tabloda soğuk renklere ölümcül bir sukunet eşlik eder.

Görsel: Das Eismeer (Buz Denizi), Caspar David Freidrich, 1823-4

03.05.2019

Tablonun Hikayesi #4

Manet’in çalışmaları, Courbet gibi sanatçıların dahil olduğu Gerçekçilik akımıyla İzlenimciler arasında bir köprü oluşturur. Kabullenilmiş kuralları bozmak, çoğu zaman, sanatçıların kariyerlerinde yükselmelerine yol açıyor gibi gözükür ancak bu, sanatçı gerçekten yetenekli ise mümkündür.

Manet’in tuval üzerinde yağlıboyayla hayatı canlandırma yeteneği, mütevazı sebzeler söz konusu olduğunda bile heyecan vericidir. Buradaki ‘kuşkonmaz demetini’ de, bir tabağa veya masaya koymadan, gerçek boyutlarından daha büyük olarak resmetmiştir.

1880’ler boyunca, az sayıda öğeye odaklandığı birçok küçük resim yapmış ve bu küçük sergileme denemelerini arkadaşlarına hediye olarak göndermiştir.

Başta Velazquez olmak üzere, eski büyük resim üstatları Manet’in sanat kahramanlarıdır, onun bir Modernist olarak nam saldığı düşünüldüğünde bu durum ironiktir.

Koleksiyoner Charles Ephrussis, Kuşkonmaz Demeti’ni 800 frank karşılığında satın almış ama Manet’e 800 yerine 1000 franklık ödeme yollamıştır. Bunun üzerine Manet, zarif bir jestle ikinci görselde gördüğünüz bu tek, beyaz filiz resmini yapmıştır ve “Demetinizde bir filiz eksik kalmış” diye yazdığı notla birlikte Ephrussi’ye göndermiştir.

Görseller:
Edouard Manet, 1880, The Bunch of Asparagus
Edouard Manet, 1890, A Sprig of Asparagus

02.08.2019

Tablonun Hikayesi #3

Meléndez, 18. yüzyıl İspanya’sının en önemli natürmort ressamıydı. Portre ressamı olarak yetiştirilmiş ama şanssızlıklar kendisini konu olarak daha az itibarlı bodegon*u seçmeye yöneltmiştir ve sonunda bu konular mesleği haline gelmiştir.

1771 yılında -daha sonra IV. Charles olarak anılacak olan- Asturias Prensi “İspanya ikliminde yetişen her tür yiyeceğin” resmedildiği bir dizi çalışma sipariş etmiştir. Tamamlandıklarında, yiyecek ve mutfak malzemelerinin ayrıntılı imgelerinden oluşan göz kamaştırıcı dokular toplamı yaratarak, duvara birlikte asılmışlardı.

Sanatçının sayısı yirmiyi aşan bu çalışmaları, dönemin mutfakları ve ambarlarına bir göz atmamızı sağlar ve o günden bugüne ağız tadının ne kadar az değiştiğini anlamamıza olanak tanır.

Görseller:
‘Still Life with Bread, Ham, Cheese, and Vegetables’, Luis Egidio Melendez
‘Still Life with Fruit and Cheese’, Luis Egidio Melendez

*düz anlamıyla, kiler veya şarap mahzeni ve buralarda muhafaza edilenleri resmetme uğraşı

21.08.2019

Denemeler #8 – Anadolulu Caesarlar

Anadolu’da iki imparator çıkmış demiş ama aslında üç tane var. Gordian hanedanından üç nesil imparator çıktı. Hanedan, Gordian adını da İç Anadolu’nun Galatia ya da Kapadokya bölgesinden alıyor. İmparatorlar sırayla; Gordian I, Gordian II ve Gordian III (238-244).

Gordianlardan ayrı olarak 258-260 arasında imparatorluk mevkinde bulunmuş Gallienus oğlu Saloninus’un annesinin Bitinya et Pontus eyaletinden bir Yunan olduğu biliniyor. 476’dan sonraki Bizans imparatorlarının tamamına yakını Anadolulu ve Konstantinopolis doğumludur.

Görsel: Origin of Roman Emperors (BCE 27 – CE 518)

09.08.2019