Jigokuraku

İngilizce Adı: Hell’s Paradise

Japonca Adı: 地獄楽 (Jigoku-raku)

Seri Başlangıç Tarihi: 22 Ocak 2018

Seri Bitiş Tarihi: 25 Aralık 2021

Bölüm Sayısı: 128

Türü: Shounen – Aksiyon – Tarihi

Okuma Tarihi: 20 Mart 2022 – 21 Nisan 2022

Jigokuraku ile tanışmam, komik olacak ama, bir meme sayesinde gerçekleşti. Boku No Hero Academia mangasının meşhur paneli olan “They are known as The Big Three” zamanla bir meme template’ine dönüşmüştü. Bahsettiğim versiyonunda da Jujutsu Kaisen’den İtadori, Chainsaw Man’den Denji ve Jigokuraku’dan Gabimaru yan yana duruyordu ve her birinin üzerinde karakterlere ait saçma bir özellik yazıyordu. İtadori split personality, Denji horny ve Gabimaru da schizophrenia olarak etiketlenmişti.

İlk ikisi sevdiğim seriler olduğu için üçüncünün de benzer bir tat sunacağı ön kabulünde bulundum. Böylece aklımın bir köşesinde bu seriye girişmek aylar boyu öylece durdu. Geçen ay Jujutsu Kaisen mangasının günceline gelmek için düzenli bir okuma maratonuna girmiştim. O anki son sayı olan 178. chaptera geldiğimde motorum son derece sıcaktı. Hazır işler haldeyken hız kaybetmeden yeni bir şeye başlamak istedim. O sırada Jigokuraku’nun sırası geldiğini hissettim. İç sesime kulak verip hemen ertesi gün hikayesi tamamlanmış olan bu seriye girişimi yaptım.

Manganın ilk iki sayısını bilgisayardan okumuştum. Bu adımı attığımın ertesi günü üniversiteden bir arkadaşımla buluştum ve nasıl deli gibi manga okuduğumdan bahsettim ona. Manga scanlerinin kaliteli olduğu bir app olsa da yolda gidip gelirken de okuyayım diye yakındım kendisine. O da bana Tachiyomi uygulamasını gösterdi. Epey de övdü. Sonra fark ettim ki ben bunu daha önce denemiştim. Uygulamaya herhangi bir siteyi source olarak seçip manga indirebiliyorduk. Ben orada birkaç site denedim ve hiçbirinde o dönem aradığım mangayı bulamadığım için sinirlenip uygulamayı kaldırmıştım.

Velhasıl ben bu mobil uygulamasını indirdikten sonra sabah ve akşam yolculuklarımda Jigokuraku okumaya başladım. Böylece eve gelince oyun oynamak veya bir şeyler izleyip dinlemeye daha çok vakit ayırabiliyordum. O anki isteklerimi karşıladığı için epey verimli geldi anlayacağınız. İncelemeyi sanki reklam almışım gibi yazdım ama bu gereksiz detayları kendim için not aldım diyerek işin içinden sıyrılayım.

Manganın hikayesine gelecek olursak. Dönemin shogunu kurgusal Tokugawa, Çince Xu Fu, Japonca Jofuku adıyla tanınan efsanevi simyacının peşinde koştuğu Yaşam İksiri’ni elde etmek istemektedir. Kötü sonuçlanan bir takım keşif seferinin sonucunda bu iksirin Kotaku olarak tanımlanan Ryukyu Krallığı (Okinawa) topraklarında olduğu kanısına varırlar. Ancak bu iksiri aramak için gönderilen gemiler ve mürettebatı sağlam bir şekilde geri dönmemektedir. Günün birinde oradan sürüklendiğine inanılan bir kayık Japonya topraklarına vurur. Kayığın içinde vaktiyle keşfe gönderilen görevlilerden biri üzerinde gizemli bir şekilde çiçekler açmış ve yarı yarıya bilincini kaybetmiş bir şekilde bulunur.

Bunun haberini alan shogun iksirin o adada olduğuna iyice ikna olur ancak tehlikenin de farkındadır. Bu sebeple kendi erkanını ölüme göndermek yerine halihazırda idam cezasına çarptırılmış mahkumları gönderme kararı alır. Hükümetin resmi cellatları olarak görev yapan Yamada Asaemon klanı da bu görevde yer alması için seçilir. İksirin bulunması durumunda onu shoguna getirmeyi başaran mahkum tüm suçlamalardan beraat edecektir ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Bu büyük ödülün yarattığı motivasyonla suçlularımız ve gardiyanları adaya yelken açar ve ayaklarını toprağa basar basmaz garip bir maceranın içine girdiklerini fark ederler.

Hikayeyi biz bu mahkumlardan biri olan Gabimaru’nun çevresinde yaşananlar ile takip ediyoruz. Serinin battle royale’i andıran bir yapısı olması nedeniyle onlarca yüzlerce karakter barındırmamayı seçmiş. Sayısı az olsa da hikayenin odağını kaçırmadan derdini anlatabilecek bir karakter grubu oluşturmayı başarmış Kaku Yuji.

Hikayenin anlatım temposu bana biraz fazla hızlı geldi. Yani acaba Shonen Jump + cephesinden gelen bir baskı yüzünden mi son 10-20 sayı bu kadar paldır küldür ilerledi yoksa mangakanın kendi inisiyatifi miydi henüz bilmiyorum. Ancak bu benim kalbimi bir çıt kırdı.

Normal şartlarda ben bu kadar kısa süren shounen serilerinde pek fazla karakter sevemezdim. Ancak burada çizim stilinden midir bilmiyorum ana karakter ve tayfasındaki herkesi ilginç ve sevilebilir buldum. Aslında şöyle bir bakınca bu kadar kısa bir seri için yine fazla bile karakter içeriyor diyebilirim.

Mahkumlar ve gardiyanları bir kenara bırakalım. Onlar haricinde Lord Tensen, Iwagakure ninjaları ve Yamada Asaemon elitleri gibi farklı hizipler hikayeye son çeyrekte dahil oluyorlar. Bir an karakter enflasyonu mu olacak derken büyük kapışmalar yaşanıyor ve karakterler birer birer öldürülüyor. Yuji çizerimiz o kısmı da yine iyi kotarabilmiş.

Hikayenin finali çok tatlıydı. Yani bu kadar karanlık bir öykünün bu kadar sevimli ve yürek ısıtıcı bir şekilde bitmesi beni şaşırttı. Genelde buruk finalleri daha çok severim. Ama bir yazar karakterlerine mutlu bir son yazdı diye de çıkıp yerin dibine sokacak değilim. Karanlık bir son olsa bir yarım puanı gözümü kırpmadan verirdim ancak bu soft kapanış nedeniyle notumu bu şekilde bırakıyorum.

Seriye puanım 8/10. Okurken çok keyif aldım ve bazı karakteri daha fazla tanımak istedim. Birkaç karakterin ölümüne hüngür hüngür ağlayarak üzülmeyi isterdim ama hikaye çok hızlı ilerlediği için o duygusal bagajı yükleyemedi. Yine de oldukça sürükleyici bir manga idi.

Reklam

Chainsaw Man

İngilizce Adı: Chainsaw Man

Japonca Adı: チェンソーマン (Chein-Man)

Seri Başlangıç Tarihi: 3 Aralık 2018

Seri Bitiş Tarihi: 14 Aralık 2020

Bölüm Sayısı: 97

Türü: Aksiyon – Macera – Doğaüstü – Shounen

Okuma Tarihi: 24 Kasım 2020 – 25 Temmuz 2021

Chainsaw Man mangası 2019 yılı içerisinde en çok paylaşılan ve üzerine konuşulan yeni serilerin başında geliyordu. 10 senelik anime manga dünyası içindeki serüvenin esnasında animesi çıkmadığı halde bu kadar geniş bir hayran kitlesi toplayabilen shounen mangasına hiç rastlamamıştım.

Popüleritesinin sebebi hikayenin özellikle son 20 sayıya kadar hiç de ön planda olmaması diye düşünüyorum. Daha başlangıçta epey yüksek vitesten bir vahşet ve aksiyonun içine giriyoruz. Seri bu dozunu her bir çarpışmada daha da üste çıkarıyor. Konuşmanın az olduğu ve sürekli hareket halinde olan karakterlere sahip olması bu manganın okur nezdinde avantaja sahip olmasıyla sonuçlanmış.

Hikaye, aksiyon ile kıyaslandığında arka planda kalıyor olsa da yine de shounen türü için ilgi çekici bir yapıya sahip. Tatsuki Fujimoto’nun kurmuş olduğu dünyada şeytanlar insanların kolektif korkularının vücut bulmuş halinden oluşmaktadır. Örneğin canlıların ateşe karşı beslediği korku zaman içerisinde Ateş Şeytanı’nı doğurmuştur. Ne kadar insan ateşten korkuyorsa Ateş Şeytanı da o kadar güçlü olur. Temel prensip bu şekilde.

Ana karakterimiz olan Denji, namıdiğer Chainsaw Man, de esasında insanların elektrikli testere korkusu neticesinde doğmuş bir şeytandır. Böyle düşününce fazla spesifik ve genele yayılmamış bir korku gibi geliyor. Çünkü Karanlık Şeytanı ve Silah Şeytanı gibi daha geniş kitlelerin sahip olduğu korkulardan beslenenler çok daha güçlü oluyorlar.

Durum böyleyken bu Chainsaw Man’in özelliği ne de herkes hikaye boyunca peşinde dolanıyor o zaman diye sorabilirsiniz. İşte bunun cevabını son 20 bölüm içinde alıyoruz. Chainsaw Şeytanı’nın diğerlerinden farklı bir özelliği mevcut. Chainsaw eğer bir şeytanı yerse, o şeytanın ve beslendiği korku dünya üzerinden siliniyormuş. Bu nedenle de hikaye boyunca Denji’yi yakalamaya ve kalbini sökmeye çalışan şeytanlar ile karşılaşıyoruz. Yok olmaktan korkan bu şeytanlar sayesinde Chainsaw Man de onlarla başa çıkabilecek kadar güçlü oluyor. Özetle Denji’nin hikayede oynadığı rol bu şekilde.

Biraz da çizimlerden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerim biraz karışık. Dövüş sahneleri gerçekten harika çizilmiş olsa da normal insanların olduğu sahneler çok basit ve çocuk çizimi gibi duruyor. Sanki o şeytanları ve normal hayat kısımlarını çizen kişi aynı insan değilmiş gibi. Hayır bu tematik değişimle alakalı bir şikayet değil. Direkt çizim kalitesi değişiyor. Oturan, yemek yiyen, yürüyen normal insanların anatomilerinde hatalara rastlamak epey olası. Bunun sebebi insan çizmekte zorlanması mı yoksa bu kısımları önemsemesi mi bir türlü anlayamadım. Yine de kafaya takılacak kadar büyük sorunlar değiller. Ben yalnızca değinmeyi istediğim için yazdım.

Seriye puanım 8.5/10. Animesini dört gözle bekliyorum.

Shingeki No Kyojin

İngilizce Adı: Attack On Titan

Japonca Adı: 進撃の巨人 (Shingeki No Kyojin)

Seri Başlangıç Tarihi: 9 Eylül 2009

Seri Bitiş Tarihi: 9 Nisan 2021

Bölüm Sayısı: 139

Türü: Aksiyon – Gizem – Drama – Fantastik – Korku – Shounen – Doğaüstü

Okuma Tarihi: 12 Mayıs 2013 – 8 Nisan 2021

Shingeki No Kyojin’in çıkış yaptığı dönemi ve mangasını okumaya nasıl başladığımın öyküsünü 3. sezonun anime incelemesinde detaylıca anlatmıştım. O yüzden bu inceleme manganın son arcı odaklı bir şekilde ilerleyecek.

Öncelikle final arc ile ilgili genel izlenimimin olumlu yönde olduğunu belirtmek istiyorum. Neredeyse bir senedir her aybaşını iple çekiyordum. Bölümleri çıktığı gün tüketiyor, internet forumlarında en ufak bir spoiler dahi yemek istemiyordum. Heyecan düzeyim çok yüksekti.

Eren Jaegar’ın karakter gelişimini gerçekten acayip beğenmiştim. Başlangıçtaki hırçın velet halinden sinirli ergene, oradan da usturuplu düşünebilen bir genç olma yolunu takip etmek beni keyiflendirdi. Özellikle son sezondaki ruh haline bayılıyordum. Her şeyin farkında ve hiçbir şeyden memnun olmayan bir ermiş edası sergiliyordu.

Tavırları hoşuma gidiyordu gitmesine ama bir de olayların ideolojik boyutu vardı. Marley’e karşı savaş açılması ve ardından yaşanan rumbling, Eren’in gerçek bir davası olduğu illüzyonu yaratmıştı. İllüzyon diyorum çünkü final bölümü hikayenin 10-15 sayıdır kurduğu atmosferi bir anda yok ediverdi.

Isayama Hajime bize yıllardır bu manganın finalinin çok karanlık olacağının sinyalini veriyordu. Herkesin mutsuz olacağını, karşılaştıkları son ile kahrolacağını iddia ediyordu. Ha bir bakıma haklı diyebilirim. Çünkü ben kahroldum. Ama finalin rezilliğine kahroldum.

Son bölüm neresinden tutsam elimde kalıyor. Fazla söylenmek istemediğim için elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Mesela Eren’in amacı insanlığı kurtaracak bir ‘kahraman’ olmak idiyse direkt Zeke’in ötenazi projesini devam ettirseydi ve Eldia ırkını ortadan kaldırıp titanların sonunu getirseydi. Böylece insanlığın yüzde sekseni ölmek zorunda kalmazdı. Ha amacı kahraman olmak değildi diyebilirsiniz. Haklısınız çünkü Eren davaya baş koymuş illüzyonu içindeyken dahi umursadığı tek topluluğun Eldialılar olduğunu açıkça belirtiyordu. Ancak finalde sergilenen performans bize Eren’in Eldialıları değil de arkadaşlarına verdiği sözü önemseyen bir eleman olduğu yönünde düşündürtmekteydi.

Arkadaşlarının her birini evvelinde rüyalarında ziyaret etmiş ve onlara çeşitli sözler vermiş. Mesela Connie’ye annesini tekrar insana dönüştüreceğini söylüyor. 138. bölümün sonunda Eren, Mikasa tarafından idam edildiğinde Founder Titan’ın gücü kayboluyor ve titanlık ‘virüsünün’ kökü kazınıyor. Bir sayı evvel titana dönüştüğünü gördüğümüz ana kadro üyelerinin birer birer insan haline geldiğini görünce ağzımda keskin bir ekşilik hissettim. Gerçekten Isayama’nın bize 7-8 senedir vaat ettiği ‘karanlık final’ bu muymuş! Yazık.

Ackerman klanının kraliyet ailesiyle hiçbir kan bağı olmamasına rağmen Ymir’in Mikasa üzerinden nasıl reenkarne olduğu veya onu etkilediği konusu tam bir fiyaskoydu. Aylar evvel Eren’in Fritz kanı taşımamasına rağmen nasıl Founder Titan’ı kontrol ettiği üzerine yaptığımız tartışmalarda ortaya mantıklı birtakım argümanlar sunabiliyorduk. Paths’te Zeke ile birlikte iken Ymir onu seçtiği için gücün yeni varisi olduğunu kabul edebiliyorduk. Ancak Ackermanların ayırt edici özelliği olan Founder Titan’ın gücünden etkilenmeme olayı ile Ymir’in reenkarnesi olmak epey çelişiyor. Mangaka neden böyle bir seçim yaptı gerçekten anlamıyorum.

Biz okurlar mangakanın Eren’i Eldialıların İsa’sı rolüne sokmaya çalıştığının yıllardır farkındaydık. Mikasa’nın Longinus rolüne bürünmesi, Armin’in Pilatus gibi İsa’yı rüyasında görmesi ve Eren’in Eldialıların ‘günahlarından’ arınmaları için kendini feda etmesi falan hoş benzerlikler tabii. Gerçekten İsa’ya referans olsun diye yapmış mıdır bilemiyorum. Zaten İncil anlatıları yitik kahraman konseptinin en iyi işlendiği eser. Bu arketipe uygun yazılan her karakter yolun sonunda bir başka İsa olup çıkıyor.

Mangaya puanım 8/10. Sekiz yıldır merakla takip ettiğim manga artık son buldu. Seriye harcadığım onca seneye hürmeten bu puanı vermeyi layık gördüm. İçimde ufak bir boşluk hissediyorum şu an. Bleach bitince de bu hissi yaşamıştım. Sanırım kötü finallere karşı vücudumun verdiği bir tepki bu. Üzgünüm. Keşke böyle olmasaydı.

Arkham Tımarhanesi

Original Adı: Arkham Asylum – A Serious House on Serious Earth

Cilt Çıkış Tarihi: Ekim 1989

Türü: Drama – Psikolojik

Okuma Tarihi: 31 Mart 2020 – 6 Nisan 2020

31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece okumaya başladım Arkham Asylum’u. Oldukça manidar bir başlangıç yaptım. Grant Morrison’un en beğenilen biri olmasına rağmen uzun süredir okumamak konusunda gereksiz bir inat içerisindeydi. Son zamanlarda bu dikkafalılığı kırmayı başardım. Arka arkaya çizgi roman tüketir oldum. Oldukça eğlenceli bir uğraş.

Hikaye, Arkham Tımarhanesi’nden polis karakoluna gelen bir arama ile başlıyor. Tımarhane çalışanlarının, Joker ve saz arkadaşları tarafından esir alındığı öğrenilir. Bunun üzerine Batman yola çıkar. Binaya geldiğinde içeri girmesine tek bir şartla izin verilir: hastalardan biriymiş gibi aralarında bulunmalıdır. Bu malikane içerisinde Scarecrow, Croc, Two-face vb. gibi Batman’in ikonik düşmanlarına sırayla rastlarız.

Dave McKean, hikayeye hakim olan delilik temasını çizimleri harika bir şekilde okuruna aktarmış. Birbirine giren paneller, ön-arka planda ilerleyen olaylar, yazı tipleri, renk seçimleri, sembolizm ve soyutlaşan çizgiler gibi teknikleri ustaca kullanmış. Bu eşsiz çılgınlık karnavalını başarılı bir şekilde hissettirmiş.

Amadeus Arkham’ın dramı, ailesinin başından geçenler ve kendi deliliğine doğru onu yönlendiren olayları kısa ara kesitlerle öğrenmek güzeldi. Koca evin, Batman’in kendi iç dünyasındaki korkulara gebe bir yer olup çıkması ve Batman’in en başından beri metaforik olarak bir kabusu yaşıyor olması işlenen öykünün vuruculuk düzeyini artıran elementlerdendi.

Esere puanım 8/10. Yüz sayfacık değil de fazladan bir yirmi-otuz sayfa daha uzun olsaydı çok daha iyi olabilirmiş. Ancak bu haliyle de oldukça benzersiz bir deneyim vaat ediyor.

Kokou No Hito

İngilizce Adı: The Climber

Japonca Adı: 孤高の人 (Kokou No Hito)

Seri Başlangıç Tarihi: Kasım 2007

Seri Bitiş Tarihi: Ekim 2011

Bölüm Sayısı: 170

Türü: Drama – Spor – Psikolojik – Seinen

Okuma Tarihi: 4 Aralık 2017 – 3 Nisan 2020

Kokou no Hito, lisans eğitim dönemimin tam ortasında okumaya karar verdiğim bir mangaydı. Evden okula giderken gerçekleştirdiğim yeraltı yolculukları boyunca okumaktan büyük keyif alıyordum. Ancak tam hatırlamadığım bir sebepten dolayı 80 ya da 81. bölümde okumayı bırakmıştım. Şimdi düşününce herhalde proje teslimleri sıkıştırmaya başladığı için ara vermiş ve sonra da unutmuşumdur diyebiliyorum. Mori’nin hikayenin en başındaki karakterlerle yaşadığı olayların detaylarını birazcık unutmuş olsam da okumaya devam ederken kurguyu takip etmekte hiç zorlanmadım.

Mangayı hatırlamam ve okumaya devam etme kararını almamdaki en etkili faktör mangaka idi. Innocent’ı da çizimlerinin kendine has büyüsü nedeniyle okumaya karar verip, öykünün de sürükleyiciliği nedeniyle kısa bir sürede bitirmiştim. Innocent’i bitirdikten sonra mangakanın adının Shinichi Sakamoto olduğunu görmem ile birlikte kısa bir şok geçirdim. Çizimlerine bayıldığım bu iki manga, yani Innocent ve Kokou no Hito, aslında aynı adamın elinden çıkmış işlermiş. Bu uyanış beni KnH’yi bitirme konusunda motive eden en önemli gelişme idi. Bahsetmeden edemedim.

Hikaye dağlara tırmanmaya ilgi duyan Mori Buntarou isimli Japon bir lise öğrencisini konu alıyor. Onun öğrenciliğinden başlayarak evliliğine dek süren bu dağcılık macerası içinde ne gibi sıkıntılar ve zorluklar çektiğine şahit oluyoruz.

Mori’nin içine kapanık ve kendini sürekli sosyal yaşamdan izole tutuyor oluşu tam bir gençlik draması çıkarmaya uygundu. Mori’nin biraz da saf ve kimse ile ilişki kurmaması onun, karşılaştığı insanlar tarafından kullanılmasına da yer yer sebep oluyordu. Karakterin bu kasvetli havası, bunalım yaşayan bir okurun kolaylıkla gönüldeşlik kurmasını sağlayabiliyor.

Mori’nin ilk kez bir profesyonel ekiple çıktığı tırmanma seferi, ki bu olayın finalinde okumaya ara vermiştim, onun hayatı üzerinde büyük bir etki bırakıyordu. Takım arkadaşlarını kaybetmesi ile sonuçlanan bu gezi onun için büyük bir travma yaratmıştı. Kar fırtınası sırasında kendilerini kapadıkları çadırda, son günlerinde bakıcılığını üstlendiği arkadaşıyla birlikte verdikleri yaşam mücadelesi unutulmaz bir sahneydi.

Amazing grace how sweet the sound
That saved a wretch like me
I once was lost but now I’m found
Was blind but not I see
‘Twas grace that taught my heart to fear
And grace my fears relieved
How precious did that grace appear
The hour I first believed
Through many dangers toils and snares
I have already come
‘Tis grace hath brought me safe thus far
And grace will lead me home
Yes
When this flesh and heart shall fail
And mortal life shall cease
I shall possess within the veil
A life of joy and peace
The earth shall soon dissolve like snow
The sun forbear to shine
But God who called me here below
Will be forever mine

Amazing Grace

Manganın başından sonuna dek Mori’nin yaşadığı psikolojik değişimi görebiliyor olmak bu seriyi gözümde benzerlerinden üst sıraya yerleştiriyor. Bu manga, çizimlerin kusursuzluğa varan kalitesi bir kenara, kahramanın yolculuğu temasının da başarıyla işlendiği leziz bir hikaye vaat ediyor.

Esere puanım 9/10. Hem işleniş hem de konusu itibariyle nevi şahsına münhasır bir çalışma. Okunması şiddetle tavsiye edilir.

Blame!

İngilizce Adı: Blame!

Japonca Adı: ブラム! (Buramu!)

Seri Başlangıç Tarihi: 25 Kasım 1996

Seri Bitiş Tarihi: 25 Temmuz 2003

Bölüm Sayısı: 66

Türü: Aksiyon – Drama – Korku – Sci-Fi – Psikolojik – Seinen

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2019 – 30 Mart 2020

Blame çok uzun zamandır radarımda bulunan bir manga serisiydi. Biri benden tavsiye isteyecek olsa saydığım mangalar içinde onu mutlaka bulundururdum. Birçok insana önermeme rağmen baştan sonra okuyup da finaline erişme şansına bir türlü erişememiştim.

Manga düz bir okuyucu için son derece akıcı gelecektir. Karakterlerden ziyade silahların, bombaların, patlamaların konuştuğu bir seri Blame. Ancak tükettiği eseri tam olarak idrak etmek isteyen okurlar için Blame dünyanın en karmaşık çalışmalarından biri olacaktır.

Seri boyunca sürüp giden konuşma noksanlığı yanında hikayenin sürekli bir akış içinde olması size bir hız trenine binmiş hissi yaşatıyor. Karakterlerimizin gerçekten neyin peşinde olduğunu çoğu kez anlamıyoruz.

Hikayeye, adının daha sonradan Kyrii olduğunu öğreneceğimiz siyah saçlı bir erkek giriş yapıyoruz. Öykü devasa mekanlarda geçiyor. Mekanların sahip olduğu bu yücelik insana kasvetli bir ruh hali pompalıyor. Çıkılan görevin veya orada yaşamını sürdüren canlıların beyhudeliği size hiçbir konuşma olmadan harika bir şekilde aktarılıyor.

Kyrii, bu yolculuğu boyunca karşına çıkan ‘silicon life’ adı verilen virüs benzeri bir organizma türü tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu karşılaşmalar sırasında geçen diyaloglar sayesinde Kyrii’nin görevinin ‘net terminal gene’ adlı bir genetik kodu yaşayan insanlardan elde edip korumak olduğunu öğreniyoruz. Bu yolculukta Cibo isimli açık renkli saçlara sahip bir kızla karşılaşıyoruz. Kendisinin, bu mega kent habitatı yöneticisi gözünde bir kıymeti oluyor. Sanakan isimli başka bir organizma ile başta simbiyotik daha sonraları ayrı bedenlerde süren epey yakın bir ilişki kuruluyor.

Yönetici Mensab ve gardiyanı Seu’nun, Kyrii ve Cibo’yu atadıkları görevin tam olarak ne olduğunu anlayamadım. Daha doğrusu bu görevin Kyrii’nin ana sorumluluğundan farklı yanının ne olduğunu kavrayamadım demeliyim. Silicon-life ile süren mücadelesi dışında bu iki iş arasında gerçekten nasıl bir bağlantı vardı bilemiyorum.

Mekan ve karakter tasarımlarının birbirini tekrar etmesi en başta canımı çok sıkılıyordu. Memnuniyetsizlik değil de hikayenin ağırlığı altında eziliyormuş gibi bir hisse kapılmama neden oluyordu. Mekanların birbirine benzemediğini hatta her mega structure ın farklı bir dizayna sahip olduğunu ilerlediğim vakit idrak ettim. İsme ve kendine has bir yüze sahip bir avuç karakter dışında kalanlar, Kyrii’nin tek-sıkışlık silahının hedef tahtası olmaktan öteye gidemiyor.

Aksiyon sahneleri, dramatik anlar, epikliği damarlarınızda hissetiğiniz dakikaların ardı sıra gelmesi okuru diken üstünde tutmayı başarıyor. Karakterlerin sahip olduğu Stoik tavırlar, benim bilimkurgu görüşümü harika bir şekilde yansıtıyor. Hayal dünyama egemen olan boş-vermişlik, kasvet ve yorulmuşluk bu öyküde köküne değin işleniyor.

Hikayenin karmaşıklığı ve finalde tam olarak ne olduğu üzerine biraz mesai harcamak gerekiyor. Kolay yenilir yutulur bir mevzu anlatmadığı en başından beri olsa da hikayenin akıcılığı ve ileride ne olacağını merak etmekten doğan okuma şevkine dur diyemedim. Bu yüzden de son bir haftadır her gün mangayı okuyarak finale ulaştım. Yeterince kafa yormadığım için henüz mesajın ne olduğunu bulamadığımı düşünüyorum. Ancak altından kalkılamayacak kadar zor değildir. Sadece bir zaman gerekli.

Esere puanım 8.5/10. Cyberpunk denilince aklıma gelen ilk eser olmayı gerçekten hak ediyormuş. Prequel serisi Noise’u da en kısa zamanda okumayı planlıyorum.

Büyü Kitapları

Original Adı: The Books of Magic

Cilt Çıkış Tarihi: Aralık 1990 – 1991

Türü: Fantastik

Okuma Tarihi: 10 Mart 2020 – 22 Mart 2020

Neil Gaiman’ın üretkenliğini biliyor olmama ve kendisine hikaye anlatıcılığı açısından hayran olsam da tüketmediğim birçok çalışması mevcuttu. The Books of Magic da o işlerinden biriydi. Okuma kararı almam çok rastgele gerçekleşti. Ancak ne kadar vakit geçmiş olsa da nihayet okuyup bitirdiğim için kendimi mutlu hissediyorum.

Hikayesini Gaiman’ın yazdığı bu kısa çizgi romanda Timothy Hunter isimli bir çocuğun büyü dünyasını keşfetmesine tanık oluyoruz. The Trenchcoat Brigade -yani Stranger, John Constantine, Dr. Occult ve Mister E- Tim Hunter’a bu yolculuk esnasında rehberlik ediyorlar.

Hikaye her bir bölümde başka bir büyücünün Tim’e yandaşlık etmesi ile gelişiyor. Biri zamanda geçmişi, öteki bugünü, diğeri var olan farklı dünyaları ve sonuncusu da olası gelecekleri göstererek bu büyü dünyasını tanıtma evrenini sonlandırıyor.

Hikaye boyunca DC serilerinin hem popüler hem de unutulmuş olanlarına hızlı bir ziyarette bulunuyoruz. Gemworld, Sandman, Myrra ve benzeri birçok farklı settingten onlarca karakterle karşılaşıyoruz. O yüzden bu kısa çizgi romanın, eski DC okurları tarafından büyük bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Eser, hayranların yıllarca okudukları, aşinalık kazandıkları olaylar ve karakterlere hızlıca ufak göndermeler yaparak kendine has başka bir hikaye anlatmayı becerebiliyor.

Konsept ve olayların gelişme aşamaları beni son derece eğlendirdi. Birinci ve üçüncü sayılar okumaktan en çok keyif aldığım kısımlar oldu. Yapıtın toplamına baktığımda da başı sonu tutarlı okunabilirliği son derece yüksek bir öyküye şahitlik ettiğimi hissettim.

Tim Hunter’ın büyü dünyasına girişinin öyküsünü burada öğreniyor olsak da hikayesi son bulmuyor. 94-2000 yılları arasında TBOM adı altında ikinci bir seri yayımlanmış. 2018 senesinde de üçüncü bir seri başlatılmış ve hala devam etmekte gözüküyor. İlerleyen aylar veya yıllarda bu işlere bir göz atmayı planlıyorum.

Esere puanım 8/10. Hem görsel hem de anlamsal açıdan oldukça görkemli bir çalışmaydı.

Yeni Amazing Spider Man 1 -Parker Şansı

Original Adı: Amazing Spider-Man Volume 1: The Parker Luck

Cilt Çıkış Tarihi: Kasım 2014

Türü: Fantastik

Okuma Tarihi: 1 Şubat 2020 – 9 Şubat 2020

Kitaplığıma hediye olarak dahil olan bir çizgi roman oldu. Pek okumaya da niyetim yoktu da birkaç haftalık bunalımlı hastalık döneminin sonunu getirmek isteğim yeşerince birden çizgi romanı elimde buldum. Başlamamın ertesi gününde hastamızı teslim alıp eve getirdik. Böylece Peter Parker’ın eğlenceli hikayesini tadına vararak yaşayabildim.

Ana-akım çizgi romanları okumaya 2013 yılında son vermiştim. Hatta DC’nin Trinity War, Pandora’s Box gibi güçlü eventleri zevk aldığım son hikayelerdi diyebilirim. Tam Forever Evil eventi başlamıştı ki ben artık yıllarca süren bu ‘tatavadan’ bıktım dedim. Böylece DC ve Marvel -çoğunlukla DC çünkü Marvel pek sevmezdim ve okumazdım- yapımı ne kadar iş varsa silip attım cihaz hafızasından.

Bu terk ediş sonrasında anime-manga dünyasının daha derinlerine dalmaya koyuldum. Bu Örümcek-Adam cildi de elime epey şans eseri ulaşmış oldu. Ancak okuduğum için pişman değilim. Hatta okumadığım süreçte Marvel tarafında epey değişik şeylerin yaşadığını öğrendim. Gelişmeler, içimde derinlere gömdüğüm o tekrar ana-akım çizgi roman okuma isteğimi hafiften bir canlandırmadı desem yalan olur.

Neyse bu cildin ana kötüsü Black Cat. Evet, çok ezik bir villain aslında. Ancak zihni Dr. Octopus ile değişmiş olan Parker’ın kendini toparlama döneminde karşısına çıkarmak için de oldukça ideal bir kötü olduğuna karar kıldım. Tek başına çok etkisiz olacağını anlamışlar ki yanına Dr. Oct.’un ayarlarını bozduğu Electro’yu da dahil etmişler. İki karakter de Parker’ın bedenindeki Dr. Oct’un eylemleri nedeniyle intikam hırsıyla dolmuşlardı. Bu da Parker’ın sahalara geri dönmesiyle onların radarına yakalanmak için yeterli bir sebep teşkil ediyordu.

Bu eventin en güzel yanı evrene Cindy Moon yani Silk lakaplı Parker’ın kader ortağını tanıtmış olması denebilir. Hikaye başlangıç seviyesi için fena değildi. Hatta ileride yaşanabilecekler için ilgimi de uyardırdı. Belli olmaz. Bir de bakarsınız ki, Marvel ve DC okumaya geri dönmüşüm.

Cilde puanım 7/10. Humberto Ramos’un çizim stilini de oldukça beğendiğimi ifade etmeden edemeyeceğim. Dan Slott ile birlikte keyifli, akıcı ve okuma isteği uyandıran bir hikaye sunmayı başarabilmişlerdi.

Sandman 1 – Prelüdler & Noktürnler

Original Adı: The Sandman Vol. 1: Preludes & Nocturnes

Cilt Çıkış Tarihi: Ocak 1989

Türü: Fantastik – Drama

Okuma Tarihi: 14 Ocak 2020 – 28 Ocak 2020

Sandman serisine uzun zamandır başlamak istiyordum. 2013 yılında seriye olan kulak aşinalığım nedeniyle garip bir başlangıç yapmıştım aslında. O yıl Sandman Uvertür hikayesi çıkış yapmıştı. Cbr haliyle korsan bir şekilde erişip okumaya başlamıştım. Ancak ne karakterler, ne dünya, ne de motifi bir türlü anlayamamıştım. Zaten sonrasında Sandman’in öyle ana-akım dur-durak bilmek bir şekilde piyasaya sürülen öykülerden olmadığını anladım. Bu Uvertür hikayesi de 10 ciltlik ana seriyi okuyanlara hitap eden bir devam öyküsü imiş.

Damdan düşer gibi başladığım için ilk chapterın sonunda okumayı bıraktım. Bir ara Sandman hikayesine en baştan başlarım dedim. O gün bugündür öylece kaldı. Geçtiğimiz aylarda içimde bir satın alma isteği doğdu. Her kitap alışverişimde Sandman 1. Cildi sepete ekliyorum sonra da çıkarıyordum. Çizgiroman hızlı tükettiğim bir şey ve buna yirmi küsür lira vermek nedense gözümde büyüyordu.

Nihayetinde 2020 yılının ilk alışverişinde bu cildi sepete dahil ettim. Şimdi okuyup bitirdiğim için oldukça mutluyum. Hiçbir pişmanlığım yok. Hatta Türkiye’de basılmakta olan diğer Vertigo çizgiromanlarını da koleksiyonuma katmayı düşünmeye başladım.

Girizgahı bu kadar uzun yaptıktan sonra cilt üzerine yapacağım yorum çok kısa kalacak. Yine de yapmaya başlayalım.

Öncelikle ilk hikaye Dream karakteri için fazla garip geldi. Yine de başlangıç öykülerinin orta seviyede olmasına alışkınım. Hikayenin bir şekilde başlaması ve bizim karakterin güçsüz ve güçlü hali arasındaki değişimi görmemiz gerekiyordu. Karakteri tanımak için önemli bir evre bu. Yine de sanki Tanrı seviyesindeki bir Sonsuz’un güçlerini bu kadar kolay kaybetmesi ağzımda hafif bir ekşilik bırakmadı desem yalan söylemiş olurum.

Dream’in hapisten kurtulup tek tek eşyalarını geri alma hikayesi takibi keyifli bir olay örgüsüydü. Constantine yardımı ile Kum Kesesi, Lucifer’in cehennemindeki bir hayalgücü düellosuyla Düş Kaskını ve Doctor Destiny aracılığıyla güçlerini depoladığı Yakut’u geri alıyor.

Kapanış öyküsünde Death karakteriyle tanışmamız ve Dream’in insani yönünü tadıyor oluşumuz benim nezdimde ‘Kanatların Sesi’ bölümünü en üst sıraya koyuyor. Diğer beğendiğim hikayeler ise: 24 Saat ve Cehennemde Bir Umut oldu. 24 Saat epey psikopat bir hikayeydi. Gerilim dozajı yüksekti ve okuyucuyu sonunda ne olacağı konusunda merak ettiriyordu. Cehennemde Bir Umut da farklı tasarımları ve zeka oyunlarını barındırdığı için hoşuma gitti.

Diğer beş hikaye kötüydü demek istemiyorum. Aksine onlar da iyi hikayelerdi ancak ultra akılca kalıcı yanları yoktu.

Cilde puanım 8/10. Büyük bir hikayeye başlangıç için oldukça başarılı bir çalışma olmuş.

Saftirik Greg’in Günlüğü 1. Kitap: Bu Benim!

Original Adı: Diary of a Wimpy Kid

Cilt Çıkış Tarihi: Mayıs 2011

Türü: Komedi

Okuma Tarihi: 18 Kasım 2019 – 13 Ocak 2020

Wimpy Kid, her ne kadar bir çocuk kitabı da olsa kitaplığımda bulundurduğum ve ara sıra okumaktan keyif aldığım bir seridir. Elimde rastgele alınmış, sıraya dahil olmayan kitapları vardı. 4-8-9 diye gidiyordu. İlk kitabını okumamıştım.

Birkaç ay önce telefondan pdf/epub okumaya başladığımı Manifesto yazısında belirtmiştim. Hep bilgi içerikli şeyler okumaktansa eğlenceli şeylere de vakit ayırayım demiştim. Aklıma gelen ilk eser Wimpy Kid serisi oldu. Böylece pdfsini indirip okumaya başladım.

Saftirik ismiyle Türkçeleştirilen Greg Heffley’in maceraları ilk kitapta da tebessüm ettirecek cinsten. Cheese Touch olayının hikayesinin çatısı görevini görmesi beklemediğim ve karşılaşınca da epey eğlendiren bir unsur oldu.

Bu kitap, çizgi roman olarak anılmasa da benim algıma göre bir çizgi roman. Çocuklara yönelik resimli öykü kitabı olarak pazarlanması onu burada Roman kategorisine sokacağım anlamına gelmiyor. Üzgünüm Greg.

Esere puanım 6/10. Küçük-büyük demeden herkesin eğlenerek okuyabileceğine inandığım bir seri.