Kral Lear #Metin

Orijinal Adı: King Lear

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Özdemir Nutku

Okunma Tarihi: 5 Temmuz 2020 – 9 Temmuz 2020

Kral Lear, popüler Shakespeare eserleri içinde en az fikir sahibi olduğum piyesti diyebilirim. Senaryo metnini okuduktan sonra karar verdim. Bu oyun, Hamlet ve Coriolanus’tan sonra en beğendiğim tiyatro eseri oldu.

Milattan önce 8. yüzyıllara dayandığı iddia edilen bu öykü, Roma’nın kuruluş devrine mübadil olarak Britanya’da hükümdarlık etmekte olan Leir of Britain’ın başından geçenlerin kurgusal bir anlatımını barındırıyor.

Leir karakterinin, Kral Arthur efsanelerinin popülerliğinden faydalanmak adına ortaya çıkarılmış olduğunu öğrendim. Geoffrey of Monmouth isimli bir papaz, 12. yüzyılda yaşarken Britanya’nın sahte bir tarihini yazıyor. Leir isimli hükümdara da burada yer veriyor. Leicester şehrini kuran kişinin de Kral Leir olduğunu iddia ediyor. Bu eseri bitirdikten sonra yaptığım ufak bir araştırma sonucunda öğrendiğim bilgiler. Öyküden tamamen bağımsız bir şekilde not düşmek istedim.

Piyese dönecek olursak belirtmek istediğim çok kritik bir mesele var. Shakespeare bu oyunda, son perde için seyircisini hazırlama işine daha fazla odaklanmış gibi geldi. Üçüncü perdedeki fırtına sahnesi dışında temponun yükseldiği anlar pek yoktu. Oyunu sergilenirken tecrübe ediyor olsam, oyuncuların performansı bu düşük ritmin üzerini kolaylıkla örtebilirdi. Ancak metin üzerinden okurken sıkıldığım birçok sahne ve kısım oldu.

Kral Lear’ın meşhur fırtına sahnesinin birkaç ay evvel yazdığım şiire tematik ve duygusal olarak bu kadar benzemesi de beni şaşırttı doğrusu.

Pişmanlık
En mühim elçisiydim bu diyarın
Göğün altında yaşanmış ne varsa gördüm.
Sakladıkları biricik canların uçup gittiği bedenleri
İçinde kıpırdanan hayatları yitirmiş evleri.
Dönüp gitmek kolay olurdu elbet
Ardından yumruklar savrulmazken.
Öylece durdum ve bakındım
Önümde uzanıp giden yıkımın sunduğu manzarayı seyrettim.
Kanı ve ölümü gördüm
Gerçekleşememiş hayalleri, tadılamamış mutlulukları.
Gözlerime gökteki kasvetli bir bulut ilişti
Ufuktan kopmuş gelmekteydi vaziyetimi seyretmeye.
Bağırdım, acele et yetiş bu yana, dedim ona
Dök yaşlarını tepemizden aşağı zifiri heyüla
Sil süpür ne varsa yeryüzünde
Ardında sel bırak, fırtınalar kopart
Yeter ki ört üstünü sergilenen günahların
Kimselere ulaşmasın tek bir kanıt
Gezen tek bir ruh kalmasın buralarda.
Yırt gök kubbeyi
Boşalt yere gecenin kemikleri titreten serinliğini
Senin geçişini gören köyler afet çanları çalsın
Etekleri tutuşsun, şaşırsın feleğini
Ama sen hiçbir şeyi hatırlama
Unut her birini
İnsanın kaderine karşı merhem bulunamamış yeryüzünde
Kederlenme aşağı bakıp
Sadece düşün gezeceğin şen ülkeleri
Şimdi gönder başımıza, biçtiğin felaketleri
Gönüldeşlik gerekmez, yalnız püskür öfkeni
Bir katile de bu yaraşır zaten
Kurbanın kaderine ortak olmak.

04.04.2020, YCA, İstanbul (18.05.2020)

Epik ve lirik tonu tam aradığım düzeydeydi. Hikayedeki en sevdiğim karakter olan Edgar’ın kardeşi ile düellosu, âmâ bırakılan Gloucester’ın vefatı, Lear’ın trajik sonu ve Kent’in kendini krala affettirmesi ile aklımda kalacak bir eser oldu.

Oyuna puanım 8/10. Beşinci perde, her şeye değdi. İyi ki okudum dedirtti bana.

Yorum bırakın