İlk piyasaya sürülme tarihi: 17 Aralık 1988 (24 Temmuz 2007)
Geliştirici: Square (Square Enix)
Tür: RPG
Platform: NES (PSP)
Oynama Tarihi: 11 Kasım 2020 – 21 Kasım 2020

Final Fantasy II 39 saat 13 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

Normalde telefonda oyun oynayan bir insan değilimdir. Yanımda şarj aleti taşımayı hiç sevmem ve oyunların bataryayı kolayca emip sömürdüğünü bildiğim için de oynamaya yanaşmazdım. İşe girmemin üzerinden tam bir ay geçmişti ki metro yolculuklarımın verimsiz geçtiğini düşünmeye başladım. Kendimi 3 yıla yakındır tutuyor olmama rağmen sonunda kararımdan döndüm ve eski telefonuma da kurmuş olduğum PSP emulatörünü telefonuma yükledim. Mental flow modundan yararlanabileceğim ne var diye çok düşünmedim. Çünkü daha emülatörü yükleme kararımı aldığım vakit FF2’yi oynamayı kafama koymuştum. Böylece 32 yıllık (ya da 13 diyelim) RPG klasiğine başlamış bulundum.

Oyunun hikayesi çok sıradandı. Kötü imparatorluk, iyi imparatorluğu köşeye sıkıştırdı. Kötü imparatorluk tarafından köyleri yıkılmış bir grup genç kahraman iyi imparatorluğa yardım eder ve maceraları sırasında edindikleri yeni dostlarının desteğiyle kötüleri alt eder. İşte tüm oyunun öyküsü bu kadar ile özetlenebilir.

Senaryosu epey tahmin edilebilir bir düzeydeydi. Daha oyunun en başında, ekibimizdeki bir karakteri kaybetmemizle onunla ileride nasıl bir ‘sürpriz’ sonucu tekrar karşılaşacağımızı kolayca tahmin edebildim. Aslında 80lerin RPGleri özelinde düşününce bu plottwist yine epey iyi sayılır. Ancak günümüz oyunları ile denk değerlendirmeye tabi tutulursa çok zayıf kalıyor.

Oyundaki ana karakterlerimiz arasında gerçekten kişilik sahibi olduğuna inandığımız kimse yok. Hiçbiri derin veya üzerine kafa yorulmuş detaylara sahip karakterler değil. Yine de Yoshitaka Amano’nun elinden çıkan karakterler portreleri sayesinde Firion ilgimizi yakalamayı başarıyor. Ana kadroda Firion’dan sonra oyunun öyküsüne katkı sağlayan tek karakter Maria. O da oyunun son çeyreğinde Leon ile gerçekleştirecekleri duygusal buluşmaya temel hazırlamak için var. Guy’ın oyunda tank görevi görmek dışında hiçbir fonksiyonu yok. Oyun boyu herhangi bir diyaloga dahi girdiğini hatırlamıyorum.

Ana karakterler kötü yazılmış olmasına rağmen yan karakterlerin gerçek bir derdi olduğuna ikna olabiliyoruz. Özellikle Josef ve Minwu benim en sevdiklerimdi. Leila, Gordon ve Ricard da yine Firion’dan iyi yazılmış karakterler denilebilir. Hatta oynanabilir bir karakter olmayan Paul dahi bizim ana kadromuzdan daha ilgi çekici biriydi.

Oyunun diyalogları da epey kötü yazılmıştı. Mesela imparator tarafından zihni kontrol edilen ve bizimkilerin taraf değiştirmesi için onu ikna etmeye çalıştıkları Leon karakterini yalnızca 3-4 cümle ile kendi yanlarına çekiyorlar. Ölüm sahnelerindeki sözler dahi çok çiğ idi. Biraz daha duygu yüklü ve anlamlı olabilirlerdi. Remastered haline getiriliyor da olsa oyunun ham halinin üzerine birkaç şey daha konulabilirdi diye düşünüyorum.

Oyun genel yapısı itibariyle FF4 ile epey benzerlik gösteriyordu. Hatta oyunu oynarken sık sık FF4, ikinin zayıf yanlarını alıp geliştirdikleri bir yapım olmuş diye düşündüm. Hikayede taraf değiştiren yakın arkadaşın bulunmasından tutun, bize yardım eden konuk karakterlerin kendilerini bir bir feda etmesine kadar bir çok konuda benzerlik gösteriyor.

Ancak oyun sohbeti ettiğim arkadaşlarımın da iyi bildiği üzere ben FF4’ten nefret ediyorum. En azından oyunu son çeyreğine kadar gerçekten seviyorum. Ancak son çeyreğe geldiğimizde oyunun rengi değişmişti. Harika karakterler yazılmıştı o oyun için. Cecil’e yardım etmek uğruna birer birer kendilerini feda ettiler. Bize veda ederlerken duygusal anlar yaşattılar ve hatta ağlattılar. Ama son ne oldu? Oyunun son çeyreğinde o ölen, kaybolan, sakat kalan ne kadar karakter varsa hepsi birden geri döndüler. Hatta koca oyunda ana kötü adam dışında ölen tek karakter, kızının kaybının acısı ile ana kötüden intikam almak için tepesine Meteora çakıp intihar saldırısı yapan büyücü karakter olması lazım. Bu benim sinirimi acayip bozmuştu. Böyle kararları oyuncuya veya seyirciye saygısızlık olarak sayarım. Bunun benzerini sergileyen eserlerin yapımcıları bizimle dalga geçiyor demektir. One Piece ve Fairy Tail’den nefret etmemin sebebi de yine budur.

FF2 şu ana değin oynadığım Final Fantasy oyunları arasında daha önce görmediğim bir level sistemine sahip. FF2’de EXP denen bir unsur bulunmamaktadır. Hatta karakterlerin classları dahi yok. İstediğimiz karaktere istediğim silahı ve büyüyü verebiliyoruz. Ve bu karakterler o dövüş metodunu kullandığı süre boyunca onda ustalık kazanıyor. Kılıç kullanmaya başlarsa kılıç becerisi seviye atlıyor. Savaşta büyü kullanırsa intelligence ve MP kapasitesi artıyor vs durumlar bulunuyor.
Bu Batı RPGlerinde sık sık karşılaşılan bir mekanik olmasına rağmen JRPGlerde pek denk gelmemiştim. Açık konuşmak gerekirse en sevdiğim RPG sistemi de budur. Bir silahı kullanarak o donanım üzerinde yeterlilik kazanmak ve bununla birlikte yeni özellikler ve pasif yetenekler elde etmeye bayılıyorum. Ne yazık ki FF2’de yeni özellikler açılmıyor, ama o silah ile verdiğimiz hasarın miktarı artıyor. Bu oyun sırasında beni üzmüş olsa da yine de çok rahatsız etmedi.

Final Fantasy II, benim bugüne değin hem savede kaydedilmiş olan oynanış süresi hem de başlama-bitirme tarihi açısından en kısa sürede bitirdiğim Final Fantasy oyunu olma şerefine nail oldu. Oyunun ana senaryosunu bitirdikten sonra menüde Soul of Rebirth isimli bir ek senaryo belirdi. Açıp biraz baktım. Fakat oyunlarda hikayenin resmi finalini gördükten sonra ekstra içerik tüketmeye pek hevesim kalmıyor. Bu ek senaryoda Firion ve arkadaşlarına yardım ederken hayatını feda etmiş karakterlerin Jade Passage’da yaşadıkları bir macerayı anlatıyor. Belki bir ara Youtube üzerinden gameplayini izlerim ancak şu an FF2’ye doydum ve daha fazla oynamak istemiyorum.

Oyuna puanım 7/10. Bu yapımı tecrübe etmemek RPG severlere hiçbir şey kaybettirmez. Ancak oynarlarsa bir JRPG klasiğini tüketmiş ve 30-40 saat kadar eğlenmiş olurlar.