Orijinal İsim: As I Lay Dying (1930)
Yazar: William Faulkner
Okuma Tarihi: 31 Mart 2021 – 13 Nisan 2021

Bazı edebiyat eserleri o kadar ünlü oluyor ki insanların çoğu okumamış olmasına rağmen romanın içeriği hakkında bilgi sahibi oluyor. Döşeğimde Ölürken de şöhreti eserin kendisinden önce giden eserlerden biridir bana göre. Yıllardır aklımın bir köşesinde okumak için bekletiyor olsam da bir türlü girişme fırsatı bulamamıştım. Geçenlerde yaptığım kitap alışverişi sırasında artık bu kitabı da satın almanın vakti geldiğine kanaat getirdim ve sepete ekledim.
Döşeğimde Ölürken’i okumayı o kadar çok istiyordum ki, Paris Sıkıntısı’nı bitirdiğim gece kitabı okumaya başladım. Ama esere ciddi girişi sabah metro yolculuğum sırasında gerçekleştirdim. Anlaması güç bir eser olmasına rağmen metroda başladığım okuma seansımda hiçbir sorun yaşamadım. Hatta bölümlerin kısa kısa olması sürekli başka bir karakterin hikayeyi bir başka gözle anlatıyor oluşu epey hoşuma gitti.

Birden fazla başrolün veya anlatıcının bulunduğu öyküleri genel olarak beğeniyorum. Bu video oyunları, filmler, diziler veya animelerde dahi geçerli. Baccano, Durarara, Snatch veya Heavy Rain gibi eserleri buna örnek verebilirim.
Döşeğimde Ölürken, benim okuduğum ilk William Faulkner romanı oldu. Bilinçakışı tekniğine Joyce’tan aşina olduğum için bu romanın dilini algılamakta zorluk çekmemiş olabilirim. Ancak Joyce ile kıyaslayacak olursam bu roman takip etmesi daha kolay geldi bana. Yine de stile alışık olmamın bu işte bir payı olabilir.
Hikaye tam bir kırsal öyküsü anlatıyor. Tüm karakterler köyde doğmuş ve ömürlerini burada geçirmiş kimseler. Küçük yerde yaşıyor olmanın getirdiği tüm negatiflikleri üzerlerinde taşıyorlardı. Herkesten tiksinme, kimseyi çekememezlik, en yakınını bile dolandırma isteği, tembellik, bencillik ve benzeri özellikler bunlar.

Tüm bu karakterler arasında yalnızca Jewel’ı gerçekten sevebildim. Hikayenin başında Jewel karakterini ailenin klasik şımarık çocuğu zannetmiştim. Ancak kendisine dair bölümleri okuduğumda fikirlerim 180 derece dönüş yaptı. Bindiği cins atı nasıl satın aldığının anlatıldığı bölümde kalbimi kazandı. Nehirden geçişte, katır takasında ve ahır yangını sahnesindeki tavırları ile en sevdiğim roman karakterlerinden biri olmayı başardı diyebilirim.
Jewel’ın bizzat dahil olduğu bu üç olaydan ayrı olarak bence kitabın en etkileyici kısımlardan biri de boş ahırda dolanan akbaba sahneydi. Aşırı sade bir anlatıma sahip olmasına rağmen o kesiti okuduktan sonra içimi bir ürperme kaplamıştı. Aşırı betimleme veya süslemeye gitmediği bir duruluk içinde bu kadar dingin bir dehşeti anlatabilmiş olması beni gerçekten mest etti. Bu etki Murat Belge’nin çeviri kalitesinden de kaynaklıyor elbette. Türkiye’nin edebiyat çevrelerine yaptığı katkı yadsınamaz. Kendisine minnettarım.

Esere puanım 8/10. Southern Gothic türünün en güçlü romanlarından biri.