İlk piyasaya sürülme tarihi: 4 Nisan 2017
Geliştirici: P-Studio
Tür: RPG
Platform: PS4
Oynama Tarihi: 21 Haziran 2021 – 30 Ağustos 2021

Persona 5 senaryosu 141 saat 11 dakikalık bir oynanışın sonunda 74 levela ulaşmış halde iken final verdi.

Oyun hakkında konuşmaya nereden başlasam bilemiyorum. Sanırım her şeyin başına dönmek en iyisi olacak. Sene 2013 idi. Bugün Chair-kun olarak meme haline getirilmiş o meşhur poster bir teaser formatında yayınlanmıştı. Prangaya vurulmuş birkaç ahşap sandalye yan yana dizilmiş halde duruyordu. Üzerinde de oyunun sloganı ve senaryonun üzerine kurulacağı tematik iskeleti olan “You are slave. Want emancipation?” yazıyordu. Bu tanıtım cümlesi çok hoşuma gitmişti. Tam da liseli bir ergen olduğum için bu posteri Facebook hesabıma kapak fotosu yapmıştım.

Duyuru zamanı PS3’e çıkacağı söylenen oyunun yayınlanma tarihi her oyun etkinliğinde bir sonraki seneye erteleniyordu. Ben o zamanlar daha Persona serisine giriş yapmamış olsam da dışarıdan az da olsa bilgi sahibiydim. 28 Haziran 2016 tarihinde PSP portu olan Shin Megami Tensei: Persona’yı oynayamaya başladım. Seriye geç bir giriş yapmış olsam da oynarken bu konuyu pek dert etmedim. Tabii ilk Persona’nın, seriyi gerçekten popüler hale getiren 3 ve 4’ten farklı olduğunu bilmeme rağmen oynamaya devam ettim. İlk oyunun dating ve life sim yönleri epey zayıftı. 4-5 sene kadar önce oynamış olmama rağmen oyunun o kısımları hafızamdan hiçbir iz bırakmayacak şekilde silinip gitmiş. Yani anlayacağınız ilk Persona oyunundan pek memnun ayrılmadım. Hatta puan olarak da 7 veya 7.5 vermiş olmam lazım.

Eskiden oyun serilerine karşı mutlaka kronolojik sıraya göre oynamam gerektiği konusunda bir takıntı sahibiydim. Hikaye bağlantılı oyunlarda bu titizliği hala gösteriyorum ancak o zamanlar bunu Persona gibi her bir oyunda bağımsız hikaye anlatan yapımlarda bile diretiyordum. Bu inadım yüzünden seriyle arama mesafe koydum. Çünkü serinin 2. oyunu olan Innocent Sin / Eternal Punishment’ın da ilk oyun ile benzer yapıda olduğunu biliyordum. Onu es geçip 3’ten devam etmiş olsaydım belki bugün tüm seriyi çoktan tamamlamış bir birey olarak duruyor olurdum. Ne yazık ki öyle olmadı. Ne 3. ne de 4. oyunu oynama girişiminde bulundum.
2018 yılında Persona 5’i 105 TL gibi şu an hayal dahi edemeyeceğimiz bir fiyata satın alana değin Persona oyunları radarımdan uzakta kalmıştı. Oyunu satın almış olmama rağmen oynama isteğini hemen bulamadım. Aynı durumunu Eylül 2018’de KH3 pre-order ederken veya Haziran 2020’de GoW satın alırken de yaşadım. Örnekleri çoğaltabilirim ama konumuz bu değil.

Bir J-RPG’ye giriş yapmak için kendimi mental olarak hazırlamam gerekiyor. Batı yapımı oyunlarda bunu çok az yapıyor olsam da Japon yapımı RPGlerde kendimi neredeyse bir hafta evvelinden telkin etmem gerekebiliyor. Bunun sebebi o oyunlara uzun süreler ayırmak gerektiğini bilmiyor olmam. God Of War’u bitirdikten sonra Persona 5’e girişmenin iyi olacağına karar getirmiş olsam da oyuna adapte olmam Temmuz’daki 10 günlük tatile değin sürdü. O aralığı oyunun temelini öğrenmek için iyi bir fırsat olarak görüp kendimi tatil boyunca Persona 5 dünyasına bıraktım.
Şimdi oyunu taze bitirmiş olmanın etkisiyle dönüp bir geriye bakıyorum. Persona 5’in hayatım boyunca oynamış olduğum tüm oyunlar içinde, seçmiş olduğu temaya en iyi uyum sağlamış oyun olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Baskıcı otoriteler, kölelik, isyankarlık ve özgürlüğe yönelik şekillenen hikayesi oyunun ilk dakikasından kapanış ekranına kadar odağını kaybetmeden devam ettiriliyor.

Oyunun hikayesi Ren Amamiya isimli bir çocuğun üzerine suçlama atılarak bulunduğu çevre ve okuldan sürülüp Tokyo’ya gönderilmesi ile açılıyor. Gözetim altında tutulan Ren, okulda ve şehir hayatında edindiği arkadaşları ile insanların yaşamlarında karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu sorunları Metaverse ismi verdikleri alternatif bir evrene erişim yaparak ortadan kaldırıyorlar. Güçlü arzulara sahip insanlar bu hayal dünyası içerisinde kendi ‘sarayına’ sahip ‘hükümdarlar’ olarak resmediliyor. Onların bu kendi yaşam alanlarındaki etkisini kırmak da bizim The Phantom Thieves of Hearts veya Japonca telaffuzu ile Kokoro no Kaito-dan’a kalıyor. Her biri efsanelerde ve tarihteki vigilante türünde personaya sahip bu Hayalet Hırsızı tayfası, saray hükümdarlarının hazinelerini çalıp onları zararlı arzularından arındırıp tövbekar insanlara dönüştürüyorlar. Bu eylemlerin çapı gitgide büyüdüğü için polis ve gizli dedektifler olaya el atıyor. Böylece kendimizi büyük bir kedi-fare kovalamacası içinde buluyoruz.

Oyunun twistini önceden öğrenmemiş olsaydım ne kadar şaşırırdım tahmin edemiyorum. Hikaye boyunca sürekli ipuçları verildiği için “Aaa evet cidden öyleymiş” benzeri bir tepki verirdim diye düşünüyorum. Yine de kritik mesele bu olmadığı için oyun zevkimin pek zedelendiğine inanmıyorum. Aksine o sorgu odasında kurulmuş düzeni daha dikkatli takip etmemi sağladı. Ve belirtmeden geçemeyeceğim; yazarlar evrenin kendi kurallarını harika kullanmışlar. Her hükümdar sarayında güvenli noktaların varlığı, düşman olarak algılanmadıkça giysi değişmemesi, hazine çalınması sonrası sarayın yıkılması ve Metaverse’e geçiş yolu bize öykü boyunca özenle gösterildi. Kurmacayı bu kuralları temel alarak yaratmış olmaları beni acayip tatmin etti.
Müzikler ve sanat yönetimi muazzam. Siyah, beyaz ve kırmızı renklere odaklanılarak son derece göz alıcı tasarımlar çıkarmayı başarmışlar. Müziklerin çoğu gerçekten akılda kalıcıydı. Bu JRPG’lerde daha sık karşılaştığım bir durum zaten. O yüzden çok şaşırmıyorum. İyi kullanılan enstrümanlar ve kulağa hoş gelen ritimler tutturunca oyun zevki normal halinin kat kat üstüne çıkıyor.

Oyunun daha ilk 30 saatinde falanken New Game + gitmeyi kafama koymuştum. Oyun önüme o kadar fazla şey sunuyordu ki hepsini yapmak için yanıp tutuşuyordum. Oyunun ilk üç dungeonı sonrasında sınırlı günlerimi daha düzgün kullanmaya çalışmış olsam da social statlardan sanırım Charm, Kindness ve Proficiency’yi son seviyeye getiremedim. Bu üçünden birini daha son seviyeye getirmiştim ama hangisi şu an hatırlayamadım. Charm olmadığına eminim. Çünkü onun yüzünden Makoto ile zaman geçiremedim.

Tae Takemi ile social linkimi erkenden fullemiş olmak beni biraz üzdü diyebilirim. Oyunun başından beri aklımda Makoto olmasına rağmen kendisi elde etmesi çok zor biri olduğu için vaktimi Takemi’ye ayırmıştım. Daha sonra Haru ortaya çıkınca gönlüm ona kaydı ancak onunla ilişkimi ilerletmek için çok az zamanım kalmıştı. Bu yüzden level 10 yapmaya daha yakın olduğum karakterlere yönelip onlarla zaman geçirdim.
Şu an seçim yapacak olsam Makoto mu yoksa Haru mu derim emin olamıyorum. Ancak metaverse kostümü olarak Haru’yu daha çok beğendiğimi söylemem gerekiyor. Açık ara en stylish ekip üyesi Noir, sonrasında da Joker geliyor.


Oyuna puanım 10/10. Son 5 yıl içinde favorilerime eklediğim oyunlar arasında Yakuza Kiwami ile birlikte tahtını hiç kimseye kaptırmayacak yegane oyunlardan biri. Daha fazla geciktirmeden oynamış olmaktan mutluyum.