Amok Koşucusu

Orijinal İsim: Der Amokläufer (Amok) (1922)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 27 Aralık 2021 – 31 Aralık 2021

Şimdilik susuyordum. İnatla ve acımasızca. Onun peçenin altından bana baktığını hissediyordum, dimdik ve meydan okuyarak; beni konuşmaya zorladığını hissediyordum. Ama o kadar kolay pes etmedim. Konuşmaya başladım, ama… lafı dolandırarak… hatta farkında olmadan onun o geveze, umursamaz tarzını taklit ederek. Sanki onu anlamamış gibi yapıyordum, zira –bunu şimdi hissedebilir misiniz bilemiyorum– onu daha açık konuşmaya zorlamak istiyordum, bir şey sunan değil, tersine bir şey istenen kişi olmak istiyordum… özellikle de onun tarafından, bu kadar dominant geldiği için… ve beni kadınlarda bu kibirli ve soğuk tavırdan daha çok boyunduruğu altına alan bir şey olmadığı için.

Zweig’ın yazarlığına pek bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Bana zamanının popüler edebiyat yapan bir üyesiymiş gibi geliyor. Yaşadığı dönemde de epey geniş bir çevresi olduğunu ve romanlarının cok sattığını düşünürsek sanırım bu düşüncelerimin doğru olduğunu da varsayabilirim.

Söylediğim yanlış anlaşılmasın. Döneminin her ünlü insanı aslında overrateddır gibi bir şey demeye çalışmıyorum. Yalnızca bu kadar düz öykü yazıp, hayatın içinden meseleleri işleyip çok satıyor olmasının başka bir açıklamasını göremiyorum. Herkesin okuyabileceği kadar basit yazdığı için toplumun geneline yayılabiliyor.

Her ne kadar yozlaşmış biri olsam da bir doktor olarak hiçbir zaman durumdan faydalanmaya çalışmadım… Ama bu seferki şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi, gerçekten değildi… yoksa bunu itiraf ederdim… sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı… Bir erkek olarak efendi… Size söyledim, sanırım, kibirli, görünürde soğuk kadınların üzerimde büyük bir güç sahibi olduklarını söylemiştim… ve bu sefer, bu sefer, hiçbir beyaz kadınla birlikte olmadan yedi yıldır orada yaşıyor olmam, artık hiçbir kadının bana direnmemesi de buna ekleniyordu… Zira buradaki kızlar, o cıvıl cıvıl, narin hayvancıklar, bir beyaz, bir ‘efendi’ onlara sahip olmak istediğinde saygıdan tir tir titriyorlardı… tevazu içinde eriyip gidiyorlardı, her zaman müsait, her zaman sessiz, kıkırdayan gülmeleriyle insana hizmet etmeye hazırdılar… ama işte tam da bu itaatkârlık, bu kul kölelik insanın zevkini kaçırıyordu… Şimdi anlıyor musunuz, kibir ve nefret dolu, tepeden tırnağa örtülü, ama aynı zamanda etrafa gizem saçan ve eski bir tutkuyla yüklenmiş durumda bir kadın birden karşıma çıktığında… bunun üzerimde nasıl yıkıcı bir etki yaptığını anlıyor musunuz… böyle bir kadın böyle bir erkeğin; böylesine yalnız, aç, kapana kısılmış bir insansı canavarın kafesine pervasızca girdiğinde…

Bu kadar gömdükten sonra öyküye dönebilirim. Az önceki yermelerimin üzerine biraz saçma olacak ama aslında hikayeyi beğendim. Satranç’tan sonra okuduğum en iyi hikayesi olabilir. Temelde iki öykü de birbirine benziyor. Okurken bunu sürekli düşündüm. Bu kötü bir şey değil tabii.

Dönemini konu alan bu öyküde kullandığı dil gerçekçi olsun diye mi yoksa gerçekten kendi düşünceleri olduğu için mi sert, ırkçı ve cinsiyetçiydi emin değilim. Zweig’ın Viyanalılıktan gurur duyduğunu hatta 1.Dünya Savaşı sırasında Fransız arkadaşlarına sizler benim artık düşmanımsınız dediğini biliyorum. Yine de Avrupalı olmayanlara karşı nasıl bir duruşu olduğundan hatırlamıyorum. Eğer bu onun gerçek kişiliği ise tipik bir erken 20.yy Avrupalı erkeği şeklinde yaşadığına kanaat getirebiliriz. Ve bu cidden berbat bir şey. Neyse kişiliğini bir kenara bırakırsak romanın epey akıcı ve kendini okumaya devam ettirdiğini kabul etmek gerek. Çevirinin de iyi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yine de iyi bir eser ve okursanız pişman olmazsınız.

Şimdi anlıyor musunuz… şimdi anlıyor musunuz… neden insanları görmeye dayanamadığımı… gülüşmeleri duymaya… flört etmelerine ve birlikte olmalarına… çünkü altlarında… altlarındaki ambarda, çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyor… oraya gidemiyorum, ambar kilitli… bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum… burada vals ve tango yapsalar da… bir yandan da aptalca bu, deniz milyonlarca ölünün üzerinde süzülüyor, ayak basılan her karış toprağın altında bir ölü çürümekte… ama yine de ben katlanamıyorum, katlanamıyorum, maskeli balolar düzenlemelerine ve şehvetle gülmelerine… o ölü, onu hissediyorum ve benden ne istediğini biliyorum… biliyorum, bir görevim daha var… henüz işim bitmedi… henüz onun sırrı kurtarılmış değil… o beni henüz özgür bırakmadı…”

Esere puanım 7/10.

Yorum bırakın