Fahrenheit 451

Orijinal İsim: Fahrenheit 451 (1953)

Yazar: Ray Bradbury

Okuma Tarihi: 29 Nisan 2022 – 19 Mayıs 2022

Sanırım benim için her söyledikleri doğru. Hiç arkadaşım yok. Bunun da benim anormal olduğumu kanıtladığı varsayılıyor. Fakat tanıdığım herkes bağırıyor vahşiler gibi, dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirlerini nasıl incitiyorlar?

Geçen ay Ray Bradbury tarafından yazılmış Mars is Heaven isimli kısa öyküyü keşfettim. Karşılaştıkları olaya duygusal tepki veren bir uzay mekiği mürettebatını aklın yoluna çekmeye çalışan bir kaptanın Mars’ta geçen bir günlerini konu alıyordu. Öykünün Odysseia’daki Helios’un kıymetli koyunlarına el uzatan mürettebatın Zeus tarafından cezalandırılmasını anımsatan bir gidişatı olsa da kurgu, okurunu daha duygusal bir yerden vuruyor: Anılardan. Yazıyı tamamen Mars is Heaven odağına çevirmek istemiyorum ancak bu öyküyü neden beğendiğimi kısaca açıklamak istedim. Bunu okuduktan sonra da Bradbury’nin şaheseri olan Fahrenheit’ı da okumanın zamanı geldi diye düşündüm ve okumaya giriştim.

Fahrenheit 451 aslında beklediğim kadar sıkıcı olmayan bir kitaptı. Distopya türünden eserlere pek gönül verebildiğim söylenemez. Bu sebeple okurken epey zorlanacağımı, hatta uykuya dalacağımı düşünüyordum. Neyse ki böyle olmadı. 20 gün kadar bir sürede kitabı bitirebildim. Peki Fahrenheit 451 gerçekten okumaya değer bir kitap mı?

“Geçen gece, son on yıldır kullandığım gazyağını düşündüm. Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”

Bu sorunun cevabını direkt veremiyorum. Çünkü hislerim biraz karışık. Öncelikle hikayedeki betimlemeler çok zayıf durumda. Yani okuduğumuz öykü gelecek bir zamanda mı geçiyor, yoksa alternatif bir 50li yıllar ABD’sinde mi tam emin olamıyor insan. Dünyanın nasıl göründüğünü bilemezken çoğu öğeyi zihnimde bir yere oturtmakta zorlandı.

Hikayenin merkezinde bulunan eylemi kurgularken Bradbury çok büyük ihtimalle Nazilerin kitap yakma faaliyetlerine gönderme yapması için seçmişti. Bunu direkt kendi ağzıyla söylüyor mu bilmiyorum ama dönem olarak yakınlar ve işlem oldukça benzer. Bunu fark etmek için alim olmaya gerek yok sanırım.

“Eğer bunun denemeye değer bir plan olacağını düşünüyorsan, bunun işe yaracağını bana söylemeni istiyorum.”
“Böyle şeyleri garanti edemezsin! Ne de olsa, ihtiyacımız olan bütün kitaplar elimizde olsa bile, en yüksek uçurumu bulup atlamakta ısrar ediyoruz. Fakat bir molaya ihtiyacımız var. Bizim bilgiye ihtiyacımız var. Belki bin yıl içinde atlamak için daha küçük uçurumlar seçeriz. Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına, ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,’ diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer. Garanti isteme. İnsan, makine veya kütüphane gibi herhangi bir şeyde saklanabileceğini sanma. Kendi kırıntılarını kurtar ve eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil.”

Guy Montag isimli ana karakterimizin içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlamasının kendisine karahindiba uzatan bir kız ile başlamış olması beni bir okur olarak yeterince inandıramadı. Çünkü bayağı bayağı itfaiyecilik yapan bir adamı eyleminden döndürüp hükümetin karşısına getiren bir noktanın böyle basit olması bir komik. Bugüne kadar kaç yüz ev yakmıştır kim bilir ve daha şimdi mi eylemini sorgulamak dank etti Montag! Neyse bu adımı bir şekilde yuttum ve okumaya devam ettim.

Montag’ın hayatındaki diğer büyük kırılım da evindeki kitapları teslim etmeyen yaşlı bir kadının itfaiyeci ateşinde cayır cayır yanarak hayatını kaybetmesi oldu. O andan itibaren Montag kitapların gerçekten yaşamını feda edecek kadar kıymetli bir şey olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Böylece yakmaya gittiği evlerden birer ikişer kitap çalıp evinde okumaya başlıyor. Merakı ileri gidiyor ve Faber isimli bir profesör ile iletişime geçiyor. Bu noktadan sonra Montag’ın zihni itfaiye şefi Beatty ile Profesör Faber’in iradesi arasındaki bir iktidar savaşına yer veriyor.

Sen şehre ne verdin Montag?
Küller.
Diğerleri birbirine ne verdi?
Hiçlik.

Öyküde kurulan dünyanın cevapsız bıraktığı onlarca soru mevcut. Bunca kitap yakılıyor ama bir şekilde de insanlar bunları ele geçirebiliyor. Peki oldu da hükümetin elinden kaçırdığı insanlar var bunlar tam olarak ne yapıyorlar? Hikayenin sonlarına doğru karşılaştığımız yabanda yaşayan kitap hatipleri bu soruyu cevaplıyor. Bu ormanda geçen sahnelerde çok kritik konuşmalar yapılıyor.

Burada kitaplar kutsallaştırılan bir obje gibi anlatılsa da bu eseri fiziksel olarak değil de zihinlerinde taşıyor olmaları ile birlikte çok hoşuma giden bir detay yazar tarafından hediye edilmiş oluyor. Kitapların fiziksel formu ile ilgilenmek yerine bilginin muhafazasının sağlanmasına ehemmiyet verilmiş. Her bir kaçak bir kitaptan veya bir bölümden sorumlu tutulmuş ve onu ezberleyip özümseyerek zihinlerinde taşımaya karar vermişler. İsa’nın havarilerinin diyar diyar dolaşıp onun öğretilerini ve hayatını insanlara anlatmasına benzer bir duruma benzerlik yaratıyor. Ki Bradbury de bunu fark edip Granger isimli kaçağın ağzından “Luka burada, Matta şurada…” tarzı bir cümle sarf ederek son noktayı koyuyor.

“Bir şeyi kafanızdan çıkarmayın. Sizler önemli değilsiniz. Siz hiçbir şey değilsiniz. Bir gün taşıdığımız yük birine yardımcı olabilir. Fakat uzun süre önce, elimizde kitaplar olduğu zaman bile, onlardan çıkardığımız şeyleri kullanmadık. Ölülere sövmeye devam ettik. Bizden önce ölmüş zavallıların mezarlarına tükürmeye devam ettik. Önümüzdeki hafta, önümüzdeki ay, önümüzdeki yıl, bir sürü yalnız insanla karşılaşacağız. Bize ne yaptığımızı sordukları zaman onlara, hatırladığımızı söyleyebilirsiniz. İşte uzun vadede kazançlı olacağımız nokta burası. Bir gün, o kadar çok şey hatırlayacağız ki, tarihin en büyük buharlı kazı makinesini yaparak bütün zamanların en büyük mezarını kazıp, savaşı içine ittikten sonra üstünü örteceğiz. Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.”

Esere puanım 7/10. Bir distopya eseri için yine oldukça ilgi çekici bir ilerleyişi vardı. Özellikle final bölümü ile kendini bana sevdirmeyi başardı.

Yorum bırakın