Sineklerin Tanrısı belki de okuma yazmayı öğrendiğimden beri bilip tanıdığım bir romandı. Ancak çok popüler olması nedeniyle her zaman bir mesafe soktum aramıza. En nihayetinde okumak, bu stres dolu ülke gündemine denk geldi. Romanın konusu da manidar oldu gerçekten.
Golding bu kitapta adaya düşen bir grup çocuğun iktidar mücadelesi ile uygar kalma ve vahşi yaşamı benimseme isteği arasında kalışını kaleme almış. Romanın ilk yarısında Ralph önderliğinde kör topal bir toplum inşa edilmeye çalışılmışken ikinci yarıda Jack Merridew liderliğinde faşist bir yapılanmanın terör estirmesine şahit oluyoruz.
Romanın ana fikrinin kolayca idrak edilebileceğini düşünüyorum. Golding insanın özünün kötü olduğunu, herkesin içinde iyiliği de barındırdığını ancak bu iyiliği ortaya çıkarmak için çabalamak gerektiğini ileri sürüyor. Doğru bir insan olmak için mücadele edilmediği durumda kolayca kötüye meyil edilebileceğini bize akıllardan çıkmayacak bir şekilde aktarıyor.
Hikayedeki en sevdiğim karakter olan Simon’ın başına gelenler ve Domuzcuk’un trajedisi bana beklemediğim yerlerden darbe indirmiş olsa da bu romanı gerçekten çok beğendim. Finalinin tekinsiz bir şekle girmesi, gerçek bir Bad Ending senaryosundan sonra anlık manevra ile dönülmüş hissi uyandırdı.
Ana karakterin gözlükleri takıp uyanış yaşadığı kesite internette rastlamamla birlikte filme karşı ilgim oluştu. İzleme listeme alsam da doğru zamanı yakalayamamış. Olaylı bir TC gününün sabahına nasipmiş.
Film klasik komplo teorilerini gıdıklayan Reptilian-vari insan kılığına girmiş uzaylı istilası öyküsünü konu alıyor. Bu uzaylılar hem aramıza sızmışlar hem de bizi yöneten zenginler ve politikacılar haline gelmişler. Başrolümüz Nada bu sömürgen uzaylıların foyasını ortaya çıkarmak ve elinden geldiğince soyunu kurutmak için mücadele ediyor.
Genel hatlarıyla sürükleyici bir aksiyon filmi. B-Horror türünün güzel örneklerinden. John Carpenter sinemasına daha derin dalabilmem için zihnimde bir uyarı fişeği de yakmış oldu.
Rezil bir anime. Uzun zamandır bu kadar boş bir hype ile karşılaşmamıştım. Animasyonu iyi olup fos hikayelere heyecanlanan insanları görmeye alıştığım için bu Dandadan nanesini de onların familyasından sanmıştım.
Öyle ya da böyle ilk altı bölümü izleyip bir kenara atmıştım. Fakat sonra doğru düzgün bir seriye başlamak istediğim için bunun yarım kalmasını istemedim. Dün ve bugün kalan altı bölümü izleyerek hikayeyi tamamladım.
Ben on iki bölümü tamamladım ama yüce Dandadan senaristleri herhangi bir öyküyü bu on iki bölümde tamamlamaya tenezzül etmemişler. Bu da yeni moda oldu herhalde. Sıradan bir bölümü sonlandırır gibi aniden bir cliffhanger ile sezon finali vermek inanılmaz ahmakça bir iş.
Zaten öyküsünün rezilliğine girmiyorum bile. İlkokul 5. sınıfa giden bir çocuğun zeka seviyesinde yazılmış espriler (!) ve mide bulandıran tecavüz şakaları ile saçmalık silsilesi izlettiler.
Aptal saptal bir şeydi. Bu seriyi seven birini adam yerine koyup da fikirlerini önemser miyim bilemiyorum.
Filmin etkisi üzerime bir hayalet gibi çöktü. Öylece kaldı. Ben de kaldım. Ekranı seyrettim. Credits aktı bir süre. Siyah zemin üzerine beyaz ve kırmızı renkli yazılar belirdi. Sonra kapattım. Durdum. Kız arkadaşıma yazdım. İyi ki geçen hafta birlikte izlememişiz diye düşündüm.
Denis Villeneuve bu filmi çekerken, uyarlandığı eseri okurken neler hissetti acaba. Gerçekten merak ediyorum. İşlenen olayların gerçekleşebilme ihtimali bile tüyler ürpertici. Savaşın korkunç yüzünü defalar gördüm, dinledim. Ancak insan unutuyor. İnsan alışıyor. Hatırlamak için bunları birinin bize tekrar anlatması gerekiyor.
Lübnan İç Savaşı bitti bitmesine. Ama Orta Doğu’da savaş sona ermedi. Önce Irak’ta, sonra Suriye’de milyonların canı yandı, milyonlar hayatını kaybetti. Fakat akıllanmadık. Her seferinde bir başka fırtınaya kendimizi kaptırdık. Kendi komşumuza bilendik. Birbirimizin boğazına çöktük.
Savaş bir defa başladığında, artık herkes kötüdür. Orada adalet, ahlak ve etikler kalmaz. Akan kan, görüşümüzü bulanıklaştırır. Sınırlar ortadan kalkar.
İşte bu yüzden, bir daha dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman çıkar uğruna kan dökülmemesi dileğiyle. Zenginler daha da semirebilmek için ülkelerinin emperyalist amaçlarını körüklediğinde onlara bir DUR diyebilecek bilince ulaşmalıyız. Bu birden olmaz. Ancak adım adım daha iyi bir gelecek inşa edebiliriz. Aydınlık yarınlara.
Assassin’s Creed Valhalla tam olarak 81 saat 1 dakikalık bir oynanış sonunda 325 seviye güce sahip dişi Eivor ile final verdi.
Ben eski bir Prince of Persia hayranı olarak Assassin’s Creed serisini ilk çıktığı günden beri takip ediyorum. PC ve konsol gibi ana platformlara çıkış yapan oyunlarına ek olarak J2ME gibi telefon için üretilen yan ürünlerini dahi oynayıp bitiriyordum.
Assassin’s Creed deliliğim Black Flag’e değin sürdü. Black Flag 2013 senesinde çıkış yaptığında benim kullandığım PC dönemin oyunlarını kaldıramamaya başladı. Böylece sektörde çıkan yapımları günü gününe takip edemez olmuştum. 2014 senesinde PS4 almamla birlikte de PC’de oynadığım oyun sayısında gözle görülür bir düşüş yaşadım.
Serinin eski oyunlarını çok seviyor olsam da sonlara doğru formülün iyice sıkıcı bir hal aldığını düşünmeye başlamıştım. Bu nedenle de Black Flag ve Freedom Cry isimli yapımları oynamama rağmen Unity, Rogue ve Syndicate üçlüsünü henüz denemedim.
Ubisoft Montreal Assassin’s Creed Origins ile oyunda köklü bir değişimin duyurusunu yaptığında seriye olan ilgim tekrar uyandı. 2017 senesinde yeni bir bilgisayar da almıştım. Aynı sene çıkan Origins’i 2018 yazında bitirmeyi başarmıştım.
Origins’i bitirmenin birkaç ay ardından gözümü Odyssey’e dikmiştim. İki oyun da tarihin en sevdiğim dönemleri olan Antik Akdeniz dünyasında geçiyor olsa da Odyssey, Origins’in kafaya koyup da tam gerçekleştiremediği ne varsa hepsini iyi bir şekilde hazırlayıp sunabilmiş bir yapımdı. Bu nedenle Odyssey, yenilenen AC serisinin benim gözümde en iyi oyunu olmuştu.
İki senenin ardından herkes Antik Dünya üzerinden devam edeceğiz diye beklerken Ubisoft Montreal ekibi birden bizi Viking istilalarının gerçekleştiği 10. yüzyıl Britanya’sında karaya çıkardı.
İlk başta pek ilgimi çekmedi. Açık konuşmak gerekirse 2010’lu yıllarda fırtına gibi esen Viking modası beni daha fazla bu tarz içerik tüketme konusunda isteksiz hale getirmişti. Thor filmleri, Vikings dizisi, The Last Kingdom dizisi, For Honor, God of War (2018), The Banner Saga, Vinland Saga animesi ve Türkiye’de artan metal müzik ilgisi… Anlayacağınız doyuma ulaşmıştım. Fazlası bünyeme zarar verir olmuştu. Bu nedenle oyunu es geçmiştim.
Vinland Saga animesinin ilk sezonunu bitirmemin ardından 2025 senesinde tekrardan içimde bir Viking sevgisi ve ilgisi doğdu. Böylece PS Store’da gördüğüm indirimi bahane ederek AC Valhalla’yı oyun kütüphaneme katmış oldum.
Oyunun kendisinden bahsetmek gerekirse öncelikle hikaye Vinland Saga’nın etkisinde kalmış. Babasını öldüren adamın peşinden Britanya’ya yola çıkan birini kontrol ediyoruz. Eivor’un cinsiyetinin kadın mı erkek mi olacağını belirleme meselesini de Animus’ta yaşanan bir anomali olarak kurgulamaları hoşuma gitti.
Oyunun hikayesi karakterlerin baş başa sahnelerini, gergin anları güzel canlandırabiliyor. Atmosfer ışıkları, kullanılan atmosferik müzikler ve vurucu diyaloglar oyuncuyu ekrana kitliyor. Ancak bunlar çok nadiren gerçekleşiyor ve oyunun çoğu anında, buna ana görevler de dahil, kendinizi pek de vermiyorsunuz.
Norveç’teki Rygjafylke haritasının tamamını bitirmek için saatler harcadıktan sonra Britanya’ya yelken açtık. Ravensthorpe isimli yerleşkemizi Grantebridgescire bölgesine kurduktan sonra görevleri yapmaya bir süre daha devam ettim. Hikayenin devamındaki Ledecestrescire bölgesini yaparken yarısından sonra bir baygınlık hissetmeye başladım.
Yan görevler ben yaptıkça azalmıyor, git gide daha da artıyordu. Ben daha oyunun %10’una bile ulaşmamışken 20 saatlik bir oynanışı aşmıştım. Bunu fark edince yeter be deyip kendimi sadece ana görevlere verdim. Ki yan görevlere dalmadığım halimle bile onun üzerine 60 saat daha vakit geçirmem gerekti.
Oyunun hikayesinde özel olarak değinilecek bir şey yok. Great Heathen Army sonrasında kurulan Danelaw’u Britanya’da hakim kılmak hedefiyle, Wessex kralı Büyük Alfred’a karşı her bölgeden kendimize müttefik ayarlamaya çalışıyoruz. Hristiyan Anglo-Sakson krallarını indirerek yerlerine ya işbirlikçileri ya da güvenilir Danları yerleştiriyoruz. Oyunun bu kısmı Shadow of War’u epey andırıyor.
Benim senaryoda en sevdiğim kısım Eivor’un çocukken bir kurt saldırısına uğraması ve yüzünde kocaman bir çizikle dolanması nedeniyle Wolf-Kissed lakabı taşıyor olması. Eski oyunlardaki Assassinlerin kullandığı Şahin/Kartal/Doğan aksine bir Kuzgun kullanıyor olması da güzel bir detaydı.
Odin’in Ragnarok sırasında, Loki’nin oğlu Fenrir isimli bir kurt tarafından öldürüldüğüne gönderme olduğunu herhalde herkes anlamıştır. Ayrıca Odin’in yedi alemden haber almasını sağlayan yardımcısı kuzgunları da es geçmemek gerekli. Elbette farklı isimler ile Midgard’ı ve diğer alemleri gizlice arşınlayanın da o olduğunu hesaba katarsak Eivor-Odin ikilisi oldukça güzel örülmüş görünüyor.
Eivor’un üvey kardeşi Sigurd da oldukça sevdiğim bir karakter oldu. Yine oyunda en sevdiğim ve akılda kalıcı kötü karakter olan Fulke tarafından esir düşürülene kadar pek varlığını önemsemesem de, oyunun son çeyreğinde oldukça önemli rol oynayan Tyr ile benzerliği yüksel bir karakterdi.
Gerçek dünyada yaşanan olaylarda Layla Hassan yerine Basim’in geçmiş olması, post-gamede Eivor’un anılarına nasıl eriştiğimiz konusunda beni şüphelendirse de AC4’ten hatırladığım kadarıyla Animus için elde edilen bir hafıza parçası, aynı DNA’yı paylaşma şartı olmadan herhangi birinin de geçmişte dolanmasına imkan sağlıyordu. Bu nedenle Basim ile oyuna devam etme kısmına fazla takılmadım.
Odyssey’de envanterimi daha düzenli ve özenli kullanmıştım. Zırh seti peşinde koştuğumu hatırlıyorum. Ancak bu oyunda bir kere oyunun başında üzerimi kuşandıktan sonra ne silah ne zırh hiçbir şeyi değiştirmedim. Yeterli malzemem varsa seviye yükseltmesini yaptım, yuvası varsa gem taktım ve bıraktım. Oyun zaten yeterince kolaydı. Diablo, Path of Exile vb. oyunlardaki gibi DPS hesabı yapmam hiç gerekmedi. Belli bir seviyeden sonra skill ağacındaki pasifler ile zaten tek vuruşta düşman öldürmeye başlamıştım.
Oyunun skill ağacı önceki oyunların düzenli menülerinin aksine, Path of Exile gibi sarmal bir ilişkiler ağına dönüşmüş. Aktif skillere ek olarak bol bol pasif skill edinebildiğimiz bir ağımız var. RPG oyunlarda pasif yetenek kazanma olayını her zaman sevmişimdir. Bu nedenle Valhalla’nın getirmiş olduğu bu ufak çaplı stat yükseltme ve boncuk harcayarak azar azar güçlenme işinin büyüsüne kapıldım gittim. 325 güç seviyesinde olduğumu göz önünde bulundurursak, her seviye atlamasında 2 boncuk hakkı var verildiğini not edersek, yan görevlerden 3-5 bir şeylerin de geldiğini unutmazsak aşağı yukarı 150 defa seviye atladığımı düşünüyorum.
Gereğinden fazla uzun bir oyundu. Asgard Arc, Suthsexe Arc, Vinland Arc, Hordafylke Arc gibi birkaç öykü parçası dışında hiç ama hiç ilgi çekmeyen bir silsile idi. Özellikle bölge ele geçirme görev serisinin finalinde müttefiklerimiz ve Wessex güçleri arasında gerçekleşmesini beklediğim büyük çarpışma tam bir rezaletti. Hayatımda gördüğüm en kötü görev sonlarından biri. Neyse ki Hordafylke Arc finali ile bu serinin haysiyeti kurtarılmış.
Oyuna puanım 7.5/10. Mirage ve Shadows’a yakın zamanda başlayacağımı düşünmüyorum. Muhtemelen eski serinin kayıp halkalarını tamamlayıp modern oyunlara öyle dönüş yaparım.
Çok gerçekçi bir diziydi. Yer yer çekimlerin hakikate yakınlığı nedeniyle kendimi esere aşırı kaptırmış bile olabilirim. Tek başıma izlemiş olsam sık sık ara verip nefeslenme ihtiyacı duyabilirdim. Ancak kız arkadaşımla izlemiş olmak beni gerçek dünyaya döndürdü ve izlediğim şeyin bir kurgu olduğu konusunda beni tekrar ikna etti.
Bazı kilit meseleler ve merkezde duran kadın cinayeti nedeniyle aklım ister istemez 4 Ekim olayına gidip geldi. Ardından Kadıköy Bit Pazarı cinayeti yaşandı. Bu iki olay da benim üzerimde birbirinden bağımsız olarak da epeyce etki bırakmış durumlardı. Bunlara benzer bir olayı bir de kurgusal boyutta seyretmiş olmak sinirlerimi epeyce zorladı diyebilirim.
Her şeye rağmen her ebeveynin ve yetişkin bireyin izlemesinin gerekli olduğunu düşündüğüm bir yapım olmuş. Bazen sorunlar ellerine borazan alıp meydanlarda bağırmaz. Bazen gece saat 1’de söndürülen bir ışıkta duyuruluyor olabilir. Sessizleşen odalarda, devamı getirilmeyen eski hobilerde yankılanıyor olabilir.
Bunları fark etmek adına daha dikkatli olmanın faydası üzerine düşünebileceğimiz bir dizi. Umarım bir daha hiç kimsenin canı yanmaz. Kimse yavrusunu kaybetmenin acısını tatmaz. Huzur ve barış için bundan öte bir isteğimiz olamaz.
La Chimera ile ilgili kafamda kurduğum senaryo, bu filmin baştan sona Etrüsklerin gizemi ile bezenmiş ezoterik bir macera filmi olduğu yönündeydi. Ancak filmin Etrüskler ile maddesel bağı dışında hiçbir ilişkisi bulunmuyor.
Filmin adının dahi seçilmesinde Apulia bölgesinde bulunan, MÖ 350-340 arasına tarihlenen, kırmızı renkli Chimera işlenmiş bir eser dışında bağlantı göremedim.
Hikayemiz mezar soyguncusu bir İngiliz’in, milletinin alışkanlık haline getirmiş olduğunu hırsızlık uğraşı sırtına geçirerek İtalya topraklarında gezinip Etrüsk mezarı aramasını konu alıyor.
Vefat eden İtalyan sevgilisinin acısını yaşamayı sürdüren Arthur, İngilizliğinin getirdiği çalma, çırpma duygularından da uzak kalamıyor. Sosyo-ekonomik durumu düşük bir avuç İtalyan işbirlikçi ise bu soyguncu yabancı ile kafa kafaya verip kendi tarihlerine ihanet ediyor. Kendi kimlik bunalımlarını aşamamış bu Kuzeyli istilacının dalaveresi güdümünde hareket eden cahil kompradorlar kendi atalarının imal ettiği eserleri, 3-5 kuruş karşılığında yabancı zenginlere kaçak yollardan ulaştırmayı meslek edinmişler.
Filmin Etrüsk tarihi ve antik mistisizm ile ilgilenmesi beni daha çok mutlu ederdi. Kendi penceremden bakınca gaspçı bir millet mensubunun, tarihi zengin fakat köhneleşmiş bir memleketi ellerini ovuşturarak dolaşmasını seyrettim. Tadımı kaçırdı.
Öykünün kısa değindiği bir aşk öyküsü olsa da, ben bu mevzu üzerine odaklanan masum bir romantizm göremedim.
Hikayemiz mangasını serileştirmeye çalışan bir çizerin içeriğini daha ilgi çekici hale getirmek için bir cinayete şahit olmasıyla başlıyor. Görmüş olduğu cinayet sahnesini mangasına işlediği zaman insanların tüyleri ürperiyor. Esere olan ilginin arttığını görünce de benzer cinayet kurguları ile yayın hayatına devam ediyor.
Ancak her çıkardığı sayı ile birlikte kimliğini bilmediği genç bir adamın benzer cinayetleri işlediğini öğrenir. Bunun üzerine yaşadığı vicdan azabı ve suçluluk duygusu ile boğuşurken hikayemiz giderek tehlikeli bir hal alır.
Eserin konusu ilginç de olsa, bana 21. yüzyılda, hele de Japonya gibi teknoloji devi bir ülkede, katliam yaparken yüzüne maske dahi takmayan bir adamın aylarca bulunamaması çok saçma geldi. Bu tarz dedektif öykülerinde ilk dikkat ettiğim şey suçlunun izini nasıl kaybettirdiğidir. Ne yazık ki bu konuda Kyarakuta, sınıfta kalıp inandırıcılık evrenini gerçekleştirmemiş bir yapım olarak kenara kıvrılıyor.
Starship Troopers romanı ile ilişkim çok komik bir şekilde gelişti. Senemiz yanlış hatırlamıyorsam 2016. Benimle aynı gün doğmuş olan bir arkadaşıma doğum günü hediyesi seçiyordum. Kendisi de Sci-fi, Fantastik vb. klasik bir genç erkeğin beğendiği konulara ilgiliydi. Kitapçıya gider gitmek ilk Bilim-Kurgu rafına yöneldim. Orada sağa sola göz atarken önümde Yıldız Gemisi Askerleri belirdi.
Başlığın İngilizce hali olan Starship Troopers’ı düşünerek isminin bana bir yerden tanıdık geldiğine kanaat getirdim. Ancak bir filmden mi yoksa bir oyundan mı tanıdık olduğunu çıkaramadım. Her neyse. İlk önce kendim için mi alsam diye düşündüm. Sonra telifli romanların o zamanki üniversite öğrencisi bütçem için fazla olduğuna ikna olup yalnızca hediye olarak satın aldım.
Evet. Yıldız Gemisi Askerleri’ni daha okumamışken gidip bir başkasına hediye ettim. Berbat bir roman bile olabilirdi. Tam bir kumar oynamıştım. Arkadaşımın seveceğini umarak kendisine verdim. O da merak birkaç hafta içinde okumuş. Bir akşam buluştuğumuzda bana romanda çok güzel sözlerin ve toplumsal çıkarımların olduğunu söylemişti. Hatta direkt şöyle bir tabir kullandı: “Bazı kitaplarda cümlelerin altını çizersin ya. Benim de bu kitapta bazen tüm sayfayı çizesim geldi.”
Özetle arkadaşım sevmişti. Roman da aklımın bir köşesinde senelerde durdu ve benimle birlikte sürüklendi. Neredeyse 9 yıl sonra tekrar kavuştum ve okumaya başladım.
Öncelikle roman beklediğim gibi bir aksiyon içerikli öyküye sahip değildi. Savaş odaklı olmasına rağmen askeri operasyonlardan elinin tersiyle kısaca bahsediyor. Romanın asıl odağı askerlik, sivil olmak, faşizm, toplum, demokrasi, vatandaşlık, haklar, özgürlük, savaş, malul olmak, bürokrasi, hiyerarşi vb. şeklinde sıralayıp uzatabileceğimiz bir konu çevresinde yer alıyor.
Ana karakterimiz Juan Rico’nun gözünden takip edip, ağzından dinlediğimiz romanı belki tanrısal bir bakış ile tecrübe etmiş olsak bu kadar bürokratik detaylara girilmezdi. Fakat bu yazarın tercihi ve ben bir okur olarak buna saygı duyuyorum. Türü için oldukça özel bir iş çıkarmış Heinlein. Kaleminden çıkan diğer Bilim Kurgu eserlerini de okumayı iple çekiyorum.
Woody Allen kendi hayalinde kurduğu radyonun altın çağına nostaljik bir bakış attığı bu filminde her zamanki gibi sürükleyici bir kurgu ile seyirciyi baş başa bırakıyor.
Orson Welles’in 1938 yılında radyo tiyatrosu haline getirdiği Dünyalar Savaşı romanını içeren bir sahne aklımdan hiç çıkmayacak gibi geliyor. İkinci Dünya Savaşı’na sürüklenen ABD içerisinde yer alan bir Yahudi ailesinin başından geçen komik olaylara şahit oluyoruz.