Pokemon benim jenerasyonumdan olan insanların hayatlarında hep özel bir yere sahiptir. Bu seriye ve yarattığı evrene karşı tutkumuz zaman zaman sönümlense de tek bir rüzgar sayesinde birden alevleri harlanır.
Pokemon TCG Paldea Evolved Elite Trainer Box sayesinde bu evrene kalıcı olarak dönüş yaptım. Her gün Pokemon TCG Pocket oynadığım yetmiyormuş gibi animesini de izlemeye karar verdim. Şimdilik plan animasyon filmlerini tamamlamak. Bu serüven sonlandığı zaman TV Anime serisine de giriş yaparım.
Pokemon The First Movie’ye dönecek olursak filmin ikinci başlığı olan Mewtwo Strikes Back her şeyi özetliyor. Mewtwo kendisini bir denek olarak yaratan insanlardan intikam almak için dönüyor. Onun bu çabalarına Ash ve arkadaşları engel oluyor. Elbette efsanevi Mew’in yardımı ile.
Hikaye olarak tatlı, klasik bir shounen anlatısına sahip diyebilirim. Ash’in çarpaz ateşte kalıp hayatını kaybettiği sırada başta Pikachu olmak üzere tüm Pokemonların gözyaşı döküp ona ağıt yakması belki de Pokemon serisinin en ikonik sahnesidir. Bu sahnenin TV anime serisinde olduğunu sanıyordum. Halbuki filmdenmiş. Bunu öğrenmem de iyi oldu.
Pokemon filmlerinden ilk ikisini izlediğimi hatırlıyorum. Asıl hafıza zorlama işi üçüncü ve sonrasında gerçekleşecek. TV’de yayınlanmadılarsa izlememişimdir. Filmin kapağındaki Entei bana “bu filmi izlemedin” diye bağırsa da seyredene kadar kolay kolay emin olamayacağım.
Esere puanım 8/10. Rafine, sürükleyici bir maceraydı. Diğer filmleri de izlemeyi iple çekiyorum.
Samuray filmi özlemi duyduğum şu dönemde ilaç gibi geldi. Harakiri’yi yıllardır izlemek için fırsat kolluyordum. Özellikle de rüzgarlı bir çayırda çekilen düello sahnesi aklıma kazınmış haldeydi. Sonunda eseri izleyip bu harika eseri tecrübe etmiş oldum.
Uzun zamandır bu kadar iyi bir intikam öyküsü izlememiştim. Nocturnal Animals ile birlikte sırtını sinema mecrasına dayayan en beğendiğim yapımlar diyebilirim.
Filmin hikayesi seppuku yapmak isteyen bir roninin yerel bir lord ile görüşüp huzuruna çıkmasıyla başlıyor. Kendisinden önce aynı istekte bulunmuş başka bir roninin daha olduğunu öğrenen ana karakterimiz sarayın sakinlerine bir hafta önce başından geçenleri anlatmaya koyuluyor.
Düğüm düğüm çözülen gizem seyirciyi filmin başından sonuna değin ayakta tutuyor. Başında mevzuyu bilmemenin getirdiği belirsizlik, finalde her taşın gediğe oturması ile geride müthiş bir tatmin hissi bırakıyor.
Genel Boykot günümüzü siyasi bir eleştiri filmi ile geçirmeyi uygun gördüm. Film yasaklı durumda sanırım ya da en azından görüntülenmesi hükümet tarafından kısıtlanmış. Çok az yerde izlenebilir halde görülüyor.
Ben de sağ olsun Twitter platformunda birinin paylaşması üzerine izlemiş oldum. Çocukluğumu geçirdiğim ebeveynimin Yeşilçam’a karşı negatif bir tutumda olması nedeniyle büyürken neredeyse hiçbir klasik yapımı izleyemedim.
Memleketlim Rıfat Ilgaz’ın eseri olan Hababam Sınıfı’ndan tutun, Tarkan’a, Keloğlan’a değin hiçbir şeyi zamanında izleyemedim. Bu yerli sinemaya karşı olan alerjimi son 5 yıldır yenmiş durumdayım. Artık geriye dönük daha fazla yapım tecrübe etmeye özen göstereceğim.
Zübük herhalde son 25 yılın resmini en güzel çizen, durumu izah eden filmlerden biri. Ben bu kadar doğru tespitler yapabileceğine ihtimal vermiyordum. Ancak demek ki Menderes denen uğursuzun başlattığı siyaset ağzı onlarca yıl büyüye büyüye yoluna devam etmiş.
Biz bugün bu filmi izledik ama bir uyanış yaşamadık. Zaten uyanmıştık. Fakat dönüp baktığımızda keşke daha erken bunlara erişip daha erken anlasaymışız diyoruz. Yine de “ah”, “vah” etmenin sırası değil. Bu gençlik dersini aldı. Bu gençlik azimle idealize ettiği Türkiye için çabalamaktan kendini alıkoymuyor.
Orijinal Adı: 茄子 スーツケースの渡り鳥 (Nasu: Suitcase no Wataridori) (Nasu: Migratory Bird’s Suitcase) (2007)
Türü: Spor – Dram – Seinen
Stüdyo: Madhouse
İzlenme Tarihi: 1 Nisan 2025
Nasu film serisinin bir önceki animasyon filmini iki hafta önce izlemiştim. Henüz duyguları taze olan ilk filmin üzerine izleme isteğim soğumadan devamını da izleme kararı almıştım.
Suitcase no Wataridori isimli devam yapımını da izlediğime göre Nasu animasyon serisi tamamlanmış oldu. Ancak ben içimde bir yarım kalmışlık duygusu ile ayrılıyorum bu yolculuktan.
Uyarlandığı manga serisi de 24 sayılık oldukça kısa bir öyküden oluştuğu için birinci ve ikinci film arasındaki boşlukta herhangi bir gelişme yaşanıp yaşanmadığından emin de olamıyorum. Günün birinde okuma kararı alırsam bu merakımı dindirebilirim.
İlk filmin ana teması “terkedilmiş memlekete geri dönüş” üzerine inşa edilmiş iken ikinci filmin teması “vakitsiz kaybedilen dostun hayalini gerçekleştirmek” şeklinde yorumlanabilir. Pepe’nin yanına eklenen İtalyan bisikletçi takım arkadaşı Ciocci oldukça ilgi çekici olmasına rağmen geçmişi ve motivasyonları üzerine fazla vakit ayırılmamış.
İlk film ile ikinciyi birbirinden ayıran en temel fark, karakterlerin duygusal arka planları ve yarış sahnelerinin dengelenememiş olması. İkinci filmin yarış alanında geçen sahneleri, karakter yaratım sahnelerini ezecek bir baskınlığa sahip. Bu eleştirel görüşümdür. Eseri izlenemez falan kılmıyor. Bisiklet yarışının kendisi de son derece heyecanlıydı.
Batman Ninja ilk duyurulduğu zaman internetteki anime sayfaları arasında epey ses getirmişti. Millet ne alaka diye düşünürken Batman’in yeni kostümünü görüp bir taraftan da merak eder oldular. Ben de o merakla bekleyenlerden biriydim. Lakin çıkış yaptıktan sonra varlığını dahi unutmuştum.
Animasyon filmimiz çok hızlı bir olayın içinde başlayıp bizi birden Sengoku dönemi Japonya’sına taşıyor. Burada Japonya’ya hükmetmeye çalışan Joker ile karşılaşıyoruz. Ardından Batman’in diğer ikonik rakipleri Poison Ivy, Penguen, Deathstroke ve Two-Face de dahil oluyor.
Hikaye olarak pek ciddiye alınmaması gereken bir yapım. Görsel efektler başta biraz rahatsız etse de alışınca filmin sonuna değin güzel bir şekilde akıyor. Eserin genel sanat stilinin değiştiği bir kısım var tam ortalara denk geliyor. Joker ve Harley Quinn çiftini Japon kırsalında küçük bir çiftlikte görüyoruz. O sahnede görsel dilin değişmesini çok beğendim.
Joker’in Oda Nobunaga’ya benzetilip Gorilla Grodd’un Toyotomi Hideyoshi benzerliği yakalanmaya çalışılması çok hoşuma giden bir detay oldu.
Pokemon X tam 44 saat 13 dakikalık bir oynanışın ardından 75 lvllık bir Delphox ile sona ulaştı.
Bu senenin gidişatı eski oyunlarımı toparlamak üzerine şekillenecek gibi gözüküyor. Neredeyse on seneyi aşan süredir bitirmemiş olduğum oyunlar dahi mevcut. Oyun listeme temiz bir başlangıç yapmak için geçmişten kalan bu yarım kalmış deneyimleri tamamlamam icap ediyor.
Pokemon X oyununa 2014 senesinde aldığım Nintendo 3DS konsolu ile birlikte kavuşmuştum. Ancak oynamaya çok daha sonra başladım. Bunun sebebi serinin önceki oyunlarından DS konsoluna çıkış yapmış olan Soul Silver, Platinum ve White’ı oynamayı öncelik edinmiş olmamdı.
Serinin altıncı halkasına gelinceye değin oynadığım oyunlar Fire Red, Soul Silver, Sapphire, Platinum, White ve son olarak da X oldu. Bu seçimleri genellikle oyunun kapağında yer alan Legendary Pokemon’un stiline bakarak yapıyorum. Oldukça önyargılı bir seçim. Oyunu kapağına göre yargılıyorum diyebilirim.
Velhasıl önceki beş nesilde oynamaya başladığım yapımları çok uzun olmayan bir periyotta tamamlamış olsam da Pokemon X benim için bir tabu haline dönüştü. Oyunun üç boyutlu dizayn edilmiş Lumiose City’si, zayıf yönlendirmeler ve yerleşimi korkunç olan bir omuzüstü kamera açısı nedeniyle beni hikayenin başında koparıp attı.
Üç boyuta karşı bir insan değilim. Sadece tercih etmem. Özellikle beş nesil boyunca top-down Pokemon oyunları ile büyümüş biri olarak tüm önyargılarımı bir kenara atmıştım. Derin bir soluk çekip maceraya girişmiştim. Lakin o şehirde paten üzerinde gezinirken yön bulmak, görevin nerede olduğunu anlamaya çalışmak beni feci rahatsız etmişti. Tam sekiz sene boyunca ben Pokemon’u altıncı nesilde sıkışmış halde bırakmıştım.
Ta ki kız arkadaşım bana Pokemon aşkımı tekrar hatırlatana kadar. Onun sayesinde 3-4 aydır ciddi bir Pokemon araştırma ve oynama sürecine girdim. Tekrar kültür tüketim tedavülüme dahil olduğu için çok mutluyum.
Günlük olarak Pokemon TCG Pocket’tan görev yapıp birer ikişer paket atarak koleksiyonumu tamamlamaya çalışıyorum. Bu da beni hem Pokemon video oyunları hem de Pokemon kart oyunu hakkında sıcak tutuyor. Bu heyecanım ilerleyen günlerde zayıflayabilir gibi görsem de altı ay içinde tekrar alevleneceğini düşünüyorum.
Oyuna geri dönecek olursak. Başta şunu belirtmeliyim ki ben ilk kez bir Pokemon oyununda Kadabra ile oynamaktan vazgeçtim. Önceki her nesilde Hall of Fame’inde Kadabra yer alırdı. Ancak X’te oyunun ikinci yarısında Kadabra ile yollarımı ayırma kararı aldım. Bunun asıl sebebi Xerneas’ı ekibe dahil etmiş olmam da olsa Kadabra oyunda karşılaştığımız rakiplerin karşısında epey sönük saldırılar yapıp ayak bağı oluyordu.
Pokemon şampiyonu komik bir şekilde Elite Four’dan çok daha zayıftı. Ben su elementini temsil eden Elite ile çok uğraştım. Hatta bir ara bir yıldırım Pokemon’u almak için geri dönüp onu kasıp sonra mı uğrasam diye bile düşündüm. Ancak birkaç başarısız denemenin ardından doğru bir Xerneas kullanımı ile Elite’in elinde yer alan Starmie ve Gyarados’u alt etmeyi başardım.
Oyunu oynarken iki lokasyon beni ilerleme konusunda engelledi. Bunlardan biri Terminus Cave, diğeri de Pokemon Village kuzeyinde yer alan bir mağaraydı. Kapılarını tutan NPC, Pokemon Champion olduktan sonra buralara girebileceğimi söylemişti. Bu bilgi aklımın bir köşesinde duruyor. Oyunu da bitirdiğime göre bir ara can sıkıntısı çekersem girip tüm Pokemonları yakalama işine girişebilirim.
Şu PokeBank olayının ne olduğunu unutmuş olsam da bana single player oynanış deneyimim içinde herhangi bir şekilde rahatsızlık vermedi. Belki tüm Pokemonları yakalamak konusunda ekstra depolama yeri sağlıyordur. Doğru anımsayamadıysam da aklıma takılınca internetten bir şekilde öğrenirim.
Şimdilik oyundan güzel bir şekilde ayrıldığımı belirtebilirim. Oyunda tek bir rakibimiz olması yerine Serena, Shauna, Tierno ve Trevor isimli çocuklardan oluşan bir ekiple dolanıyor olsak da ben rahatsız olmadım. Hiçbirinin bir Barry sempatikliği olmasa da Serena dövüşleri zorlayıcı olması açısından akılda kalıcı oldu diyebilirim.
Her şey bir şüphe ile başlar. Şüphe büyür ve bir belirsizliğe dönüşür. O bulutların ardında ise hakikat yatmaktadır.
Peşin hükümlülüğün, asılsız suçlamaların, sahte tanıklık, yanlış anlaşılma, manipüle edilen kanıtların yol açtığı hukuka aykırı yargılama sahnelerinin sergilendiği çok ana şahit olduk.
Türkiye’nin geçmişinde ve bugününde haksızlığa uğramış nice evladın, yetişkinin ve yaşlının gözyaşı gömülü. Ancak her daim parlak, umut dolu bir geleceğin mümkün olduğunu unutmamak gerekir.
Türlü adaletsizliklere rağmen baş kaldıran, hakkını savunan gençlere ve yurttaşlara selam olsun!
Tepesindekinden emir almadan, kapı kulluğu etmeden hür iradesi ve vicdanı ile yargı adımları yürüten avukat, jüri, savcı ve hakimlerimiz de var.
Gün doğacak ve biz açık alınla yola çıkacağız. Adil ve merhametli davranarak, hakkın ve hukukun tarafında durarak, insanca yaşayacağız.
Mücadelemiz Devrimci Cumhuriyet ve Tam Bağımsız Türkiye içindir. Dünümüz bellidir. Yarınımızı da çizeceğiz.
Yaklaşık 3 saatlik bir oynanışın sonunda oynanışım 10027 puanlık skorla sona erdi.
Telefonda oyun oynamaya fikrine eskiden karşı idim. Ancak bunun sebebi kaliteli eser veya optimizasyon gibi şeylerle alakalı değildi. Tek kısıtlayıcım, sahip olduğum telefonun (S8) günde iki defa şarj yemeden kullanılamıyor olmasıydı.
Benim gibi eski telefon kullanan insanlar bu şarj meselesinden çok çekmiştir. Derdimi az çok tahayyül edebileceklerini düşünüyorum.
Balatro’yu bitirdikten sonra açık öğretim derslerime odaklanırım demiştim ama TC sağ olsun kafamı duru bir şekilde odaklayamadım. Bu yüzden gün içinde yine sosyal medyaya girip modumu mahvetmemek adına Life in Adventure isimli oyunu deneme kararı aldım.
Oyun seçimlerimizle şekillenen, D&D dövüş sistemine sahip bir Kore yapımıdır. İlk oynadığım senaryoda üç farklı yan öykü aktif haldeydi. Ana görev iskeleti üzerinde çeşitlenen oyuna yan görevlerin de dahil olması ile 123 sayfa/seçimden oluşan bir senaryo ortaya çıktı.
Oyunun XP edinim, tool mantığı, merchant ile ticaret düzeni oldukça keyifliydi. Bir büyücü olarak başladığım hikayeyi Rogue ya da Ranger olarak sonlandırmış olmak beni garip hissettirse de oyun, doğru itemlere sahip olduktan sonra her türlü durumu mümkün hale getiriyor.
Bir mobil olarak değerlendirmek gerekirse esere puanım 6/10. Sürükleyici ancak yer yer uzun metinler insanı bayabiliyor.
Orijinal İsim: Se una notte d’inverno un viaggiatore (If on a winter’s night a traveler) (1979)
Yazar: Italo Calvino
Okuma Tarihi: 18 Şubat 2025 – 17 Mart 2025
Calvino ile tanışmış oldum. Küba doğumlu, ilginç bir Italyan yazar olan bu adam kendisini bana doğru tanıtabildi mi karışık düşünceler içindeyim. Her romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu gibi ise oldukça inişli çıkışlı bir ilişkimiz olacak gibi geliyor.
Hikaye, Okur olan bizim bu romanı kitapçıdan almamız ve basım hatalı kitaplar içinde debelenerek Calvino’nun gerçek kitabını aramamız üzerine inşa edilmiş.
Dürüst olmak gerekirse edebiyatla ilgili ancak fazla bilgili biri değilim. Bu kitabın olay örgüsünü ve amaçladığı şeyi tam olarak anlayamadım. Tek okuma benim için yeterli olmamış gözüküyor. Belki yıllar sonra tekrar döner okurum. Calvino’nun iki kitabı daha var elimde. Onları da denedikten sonra buna dönmek daha doğru olabilir gibi hissediyorum.
Öykü parçaları içinde gerçekten beğendiğim ve hatırımda kalan tek öykü Boş Bir Mezarın Çevresinde idi. Nacho Zamora ve Faustino Higueras kavgası ve olayların anlatılma şekli çok hoşuma gitti. Başka bir öykü yazma konusunda da bana ilham oldu. Yakın zamanda fikirlerimi olgunlaştırıp kaleme de dökmek istiyorum.
Cumhuriyetin yüzüncü yılında izlemeyi daha çok isterdim bu müzikali. Duygusal yoğunluğumun daha yüksek olduğu ve son zamanlardaki garip olayların tesirinde kalmamış halimle tecrübe etmeyi dilerdim.
Ancak bu durum eserin ruhunu idrak etmem konusunda bir sorun yaratmadı bana. Genel itibariyle hikayeyi özetlemek gerekirse okul gezisine çıkan dört arkadaş, Bandırma Vapuru maketini izledikleri sırada zamanda yolculuk edip dört ana tarihi durak olan 19 Mayıs 1919, 23 Nisan 1920, 30 Ağustos 1922 ve 29 Ekim 1923 günlerini ziyaret ederler.
Bileti almadan evvel ekşi sözlükte hakkında ne yazılmış diye bakarken insanların çocuk müzikali olduğu yönünde yorumlarına denk gelmiştim. Eseri birinci elden tecrübe etmiş biri olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki 1923 Müzikali hem yetişkinler hem de çocuklar için izlenebilitesi oldukça yüksek bir eser olmuş.
Kurgusal açıdan alınmış bazı kararları çok beğendim. Herkesin bildiği bir destanın tekrar ele alınması, farklı bir mecra ve farklı bir dokunuşa sahip olması oldukça hoşuma gitti. Olay örgüsünü Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın çevresinde inşa edip kolaya kaçmak yerine radikal bir karar alarak Halaskâr Gazi’nin periferisinde yaşanan gelişmelere şahit oluyoruz.
Kız arkadaşımla birlikte izlemiş olmam benim için bu eseri daha değerli hale getirdi. Oturduğumuz koltuğun arkasında çocuklar olduğunu fark edince gösteri öncesi “acaba çok huzursuz davranışlar sergilerler mi” diye endişe etmiştim. Ancak sağ olsunlar müzikal boyunca uslu uslu oturup izlediler. Çıt bile çıkarmadılar.
Yer yer çok hislendim. Her ne kadar bir müzikal olsa da duygusal yönü kuvvetli bir eser olmuş. Bandırma Vapuru, Birinci Meclis’te alınan kararların halka ilanı, Büyük Taarruz Zaferi öncesi ordunun yaralı askerlerinin hali ve finaldeki Ulusa Sesleniş gözümü doldurdu. Ben her ne kadar bunu fark ettirmemeye çalışsam da yanımda oturan, tanımadığım bir çift hüngür hüngür ağladı. Kamuya açık alanda duygularını bu kadar içten ve rahatça yaşayan insanları görmek beni garip bir şekilde mutlu etti.
Müzikale puanım 7.5/10. Bestelenen müzikler daha kafiyeli ve kuvvetli sözlerle yazılabilirdi. Lakin bu hali de yeterli.