Orijinal Adı: La passion de Dodin Bouffant (The Taste of Things) (2023)
Yönetmen: Anh Hung Tran
Türü: Dram – Tarihi – Romantik
İzlenme Tarihi: 16 Şubat 2025
Hikaye 1880 dolaylarında geçiyor. Eugenie isimli bir kadın aşçı ve Dodin isimli gurme bir şefin dolaylı aşk öykünü konu alıyor diyebiliriz.
Bir roman uyarlaması olduğunu öğrendikten sonra filme karşı bakışım değişti. Direkt bir film olarak hazırlanmış olsa feel-good movie ötesine geçemezdi. Ancak yazınsal bir metinden uyarlandığı için yalnızca atmosferi aktarmış, karakterin düş dünyasını seyirciye yeterince iyi geçirememiş diyebilirim.
Filmin ilk yarısı çok akıcıydı. On dokuzuncu yüzyıl Fransa’sında insanların nasıl yemek yaptığını aşağı yukarı hangi aletleri kullandıklarını öğrenmiş olduk. Gastronomik açıdan oldukça güzel hazırlanmış, detaylı bir yapımdı. Fakat mesele senaryo noktasına geldiğinde, hikayenin beni çok da sürükleyip götürdüğünü söyleyemeyeceğim.
Orijinal İsim: Le Grand Cahier (1986), La Preuve (1988), Le Troisième Mensonge (1991)
Yazar: Agota Kristof
Okuma Tarihi: 19 Ocak 2025 – 6 Şubat 2025
Bana harika önerilerde bulunan kız arkadaşım sayesinde Agota Kristof ile tanıştım. Kendisi bu romanı mutlaka okumamı söylemişti. Beğeneceğime inanmıştı. Ve öngörüsünde haklı çıktı.
Kitap okuma battaniyemin altında bitirdiğim ilk roman olma şerefini de taşıyan bu eser aslında Defter Üçlemesi olarak adlandırılan üç ayrı romandan oluşuyor. İlk roman olan Büyük Defter, ikizlerin ağzından savaş döneminde çocukların, yetişkinlerin kısacası halkın ne ıstırap çektiğini naklediyor.
İkinci roman olan Kanıt, ilk romanın bıraktığı yerden alıp hikayeyi Lucas’ın gözünden anlatmaya devam ediyor. Lucas’ın yedi bölüm boyunca kendi ağzından yazdığı kısımlar, sekizinci ve son bölümde Claus’un ağzından kaleme alınıyor. Ancak bu roman olayların gözüktüğü gibi olmadığını fark ettiğimiz bir adım oluyor. Ben olayların tuhaflığından kilise rahibinin Lucas ile geçmişe dair hiçbir soru sormadan konuşmasında şüphe duymaya başlamıştım.
Lucas-Claus yazar değişimi de son roman olan Üçüncü Yalan’ın ilk yarısında anlatılıyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğundan emin olamadığımız bu anlatıda ikinci yarıda gerçek Claus’un hikayesini öğreniyoruz. Yine de içimde her şeyin kurgu olduğu ve hiçbir şeyin yaşanmamış olabilme ihtimalinden kaynaklanan bir diken üstünde kalma hissi ile final verdi.
Son derece umutsuz bir eser. Ben uzun zamandır bu kadar çaresiz, geleceğin karanlık, insanların perişan olduğu bir eser tüketmemiştim. Direkt aklıma Berserk geliyor olsa da mutlaka arada bu hissi uyandıran bir şeyler deneyimlemişimdir. Lakin hiçbiri o kadar etkilememiş beni belli ki. Aklım yıllar yıllar evveline gidiverdi.
Beni en çok vuran kısım ikinci romanda yer alan Mathias’ın başına gelenlerdi. Hiçbir günahı olmayan bu gariban çocuğun yüzünü gülerken görmeyi çok isterdim. Ancak savaş zor zamanlara sebep olur. Zor zamanlar da insan öğütür.
Esere puanım 8.5/10. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen çok eşsiz bir romandı. Çok eseri olmasa da Agota Kristof’un diğer çalışmalarını da okumak için sabırsızlanıyorum.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 26 Ekim 2006 (18 Ekim 2002)
Geliştirici: Capcom Production Studio 4
Tür: Adventure – Visual Novel
Platform: Nintendo DS (Game Boy Advance)
Oynama Tarihi: 25 Ağustos 2018 – 3 Şubat 2025
Phoenix Wright Ace Attorney 2, yedi seneye yayılmış yaklaşık 20 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.
Nintendo DS benim için Playstation 2 ile birlikte en sevdiğim iki konsoldur. Zaman zaman kafama takarım ve oynamak için elime alırım. CFW sayesinde istediğim oyunu içine atabildiğim için hafıza kartına gerekli gereksiz onlarca oyun tıktım.
Bazılarını beceremiyor olsam dahi içinde tutuyorum. Örneğin; New Super Mario Bros. ve Bleach: The Blade of Fate. Aslında bu beceriksizliğim benden kaynaklanan bir şey değil. neredeyse 20 yaşında olan bu el konsolu zaman içinde epey hırpalandı. 2014’ten beri sahibi olmama rağmen benden önceki sahibinin ne derece bir hasar bıraktığını bilemiyorum. Ben gözüm gibi bakmış olsam da 10 yıl içinde o da ufak tefek sıkıntılar yaşatmayı ihmal etmedi.
Yukarıda bahsini geçirdiğim oyunlardaki başarısızlığım esasında kartuş yuvasındaki gevşemeden kaynaklı meydana geliyordu. Cihazı sarstığım zaman kartuş temassızlık yapıyor ve birden önümde siyah ekran beliriyordu. Bu da sık save şansı sunmayan aksiyon oyunlarını istediğim gibi oynayamamam ile sonuçlandı.
Elbette 2025 senesinin bana sunduğu emülatör gibi hizmetler bulunuyor. Bu oyunları oynamak için bir engel yok artık. Ancak o oyunları PC başında oynamak ile eline alıp DS’te oynamak arasında dağlar kadar fark var. İşte bu el konsolunun benim üzerimdeki büyüsü çok başka. Hayatımı PC ile büyümüş insanlara ev konsolunun rahatlığını anlatmak ile geçirdim. Ancak hem konsol hem PC’ci koca bir topluluğa DS’in bana verdiği oyun deneyimini ifade etmek ile yorulmak istemiyorum. Yaşım artık bu tartışmalar için fazla ilerledi.
Neyse oyunumuza dönecek olursak. Dürüstçe söylemem gerekiyor ki ben oyunun başındaki davayı zerre hatırlamıyorum. Tek anımsayabildiğim şey bir parkta geçip içinde bir eldiven içeriyor olduğuydu.
İkinci dava ise Maya’nın psişik güçleri nedeniyle içine dahil olduğu oldukça mistik bir dava idi. Ölen birinin ruhunun Maya’nın bedenine girmesi -ki bu Mia Fey’in sık yaptığı bir şey- ve dış müdahaleler ile kapalı odanın içinde bir cinayetin işleniyordu. Oldukça merak uyandırıcı ve sürükleyici bir dava idi. Bu Franziska von Karma ile tanıştığımız dava idi.
Üçüncü dava ise sirkte işlenen bir cinayet idi. Başlangıcı epey sıkıcı olsa da finale doğru işler epey ilginç bir hal almıştı. Bu davanın olay yeri inceleme safhası beni oyundan koparan ilk aşama olmuştu. Oyunu düzenli oynadığım aralıkta ufak birkaç es vermiştim diye hatırlıyorum. Yine de öyle ya da böyle davayı sonlandırmıştım.
Dördüncü ve son dava ise bu yedi senelik arayı vermeme neden oldu. Hatta spesifik olmak gerekirse oyuna 25 Ocak günü dönüş yaptım. Davanın gizemini merak ediyor, Maya’nın canı tehlikeye mi girecek diye endişeleniyor olsam da elim bir türlü o olay yeri inceleme safhasını yapmaya gitmedi. Aslında ilk investigation ı yaparken bir şekilde sabrettim. Ancak duruşmanın ertesindeki ikinci safha epey uzundu. Ve araştırmanın sonunu göremeden bu dev molayı vermiş oldum. Cinayetin başını, karakterleri unutmak pahasına hem de.
Fakat her şeye rağmen Phoenix Wright kendini oynatmayı başaran oldukça keyifli bir hikayeye ve oyun dinamiğine sahip. Magatama isimli mistik sorgu aracının bu oyun ile birlikte davalarda bize yardımcı bir unsur olarak oyuna eklenmiş olması da oldukça güzel düşünülmüştü. İkinci yapımı ilkinden ayıran en temel unsur, ikinci oyunun daha mistik olaylara kapı aralamış olmasıdır.
Yapıma puanım 8/10. Keyifli hikaye anlatımı, yer yer sıkıcı araştırma süreçleri geçirtse de genel itibariyle sürükleyici olay örgüsü ve unutulmaz karakterleri olan Ace Attorney serisine bir süre ara verdikten sonra devam edeceğim.
Kız arkadaşımın harika film önerileri sayesinde keşfettiklerimden biri oldu Ghostlight. Mutsuz bir inşaat işçisinin, yerel bir tiyatro grubu ile tanıştıktan sonra hayatının nasıl değiştiğine şahit oluyoruz.
Filmin hikaye etmeye başladığı tarihten bir sene evvel ailenin başına gelen bir felaketi atlatamaması üzerine üç aile bireyinin de kendi içinde yaşadığı fırtınaların birer birer dindiğine ve birlikte sakin bir limana, o özlemini duydukları yuvalarına dönüşmelerini seyretmek beni çok mutlu etti.
Travmaların rehabilite edilebileceği, umudun her yerde yeşerebileceğini gösteren tatlı bir hikayeye sahip. İnsanın hatalar yapabileceği ve yine bu hatalar yüzünden öngörülemeyen olaylara sebep olabileceği düşüncesi, fakat her şeye rağmen yaşamın devam etmesi, kendi yolunu bulabilmesi hakkında iç ısıtan bir dramaydı.
Yapıma puanım 8/10. Çok… cidden çok güzel bir eserdi.
Orijinal Adı: La traviata (The Fallen Woman) (1853)
Yazar: Giuseppe Verdi
Dil: İtalyanca
İzlenme Tarihi: 25 Ocak 2025
Alexandre Dumas (fils) tarafından yazılan Kamelyalı Kadın romanının Giuseppe Verdi tarafından operaya uyarlanmış hali olan bu eserin varlığından, bileti alıncaya değin haberim yoktu.
Orijinal eseri de tüketmemiş biri olarak ne beklemem gerektiğini bilmeden sıfır kilometre bir tecrübe yaşamış oldum. Deneyimlediğim şeyden nasıl bir tatla ayrıldım diye soracak olursanız çok bayıldığımı söyleyemem.
Açılış sahnesi ve üçüncü perdede beliren koca kitap dışında ilgimi çeken bir dekor yoktu. Kalabalık şölen sahnelerinin hiçbirinde yeterli hareketlilik ve dinamizmi bulamadım.
Salonda oturduğumuz yer çok iyiydi. Faust‘ta yaşadığım AKM deneyiminin aksine sesi duymakta hiçbir sorun yaşamadım. Ancak gerçekten hikayenin neye varacağı beni bir an olsun gerçekten ilgilendirmedi.
Kapanış sahnesi gereğinden fazla uzun bir ölüm döşeği içeriyordu. Git-gelli, yükselip alçalan bir tansiyon var sahnede ancak bir seyirci olarak bana hiç geçmedi. Ortalama bir eser olarak hafızamda kalacak.
Sezon başlangıcının ilk yarısı, geçen sezonki Ichibe vs Yhwach hatırlatması ile geçiyor. Ardından Ruh Kralı’nın katli gerçekleşiyor. Kralın yerine vekil olmak için Ukitake’nin kendini feda etmesi üzerine Shunsui Kyouraku, Aizen ile görüşmeye gidiyor. Urahara bu esnada geçidi tamamlıyor. Yoruichi ve kaptanlar Wahrwelt’e geçiş yapıyorlar. Ichigo’nun ekibine Grimmjow da dahil oluyor. Böylece ekip Yhwach ve Dört Gardiyanı ile kapışmaya kaldıkları yerden devam ediyorlar.
Dürüstçe söylemem gerekirse 2016 senesinde bitmiş olan Bleach mangasını günübirlik okuyordum. Ve yıllar içinde de üzerine konuşacak hiçbir Bleach-sever arkadaşım olmadığı için ben bu sezondaki çoğu olayın detayını unutmuşum. Sürekli kardeşime “bunlar mangada var mıydı” diye sorarken buldum kendimi.
Bu nedenle sezon bana taze bir nefes gibi geldi. İlk kez tecrübe ediyormuş hissiyle yola devam ettim. Sezonun en sevdiğim kısım Pernida savaşı idi. Kurotsuchi Mayuri ve Nemu arasındaki duygusal gerilim çok hoşuma gitti.
Kyouraku ve Nanao’nun birlikte Lille Barro ile savaştığı sırada yer yer giren flashbackler de Bleach’in en özel ve en keyif aldığım anlarının ne olduğunu bana tekrar hatırlatmış oldu.
Finalde Ichigo vs Uryuu derken, Haschwalt’ın olaya dahil olması ile hedefler değişmiş hale geldi. TYBW arcının dördüncü ve son sezonunu sabırsızlıkla bekliyorum.
Tite Kubo’ya mangada verilmeyen fırsatı, şükür ki animede göstermeye karar vermişler. Projeyi destekleyen herkese minnettarım. Katekyou Hitman Reborn gibi ortada kalmış bir anime serisi de olabilirdi.
Sezona puanım 9/10. Oldukça görkemli sahneler vardı. Animasyon konusunda inanılmaz bir işçilik sergileniyor. Takdir edilmeyi hak ediyor.
Seksenlerin cunta rejimi içinde geçen öykülere her gün rastlamıyoruz. Denk geldiklerimiz de TRT yapımı dönemi romantize eden işler oluyor. Bir ayağı ile siyasi bir ayağı ile döneme ayna tutan yapımları seyretmek daha tercih edilebilir geliyor.
Filmin konusu kendilerine gevende diyen Güneydoğu bölgesine hitap eden müzikler icra eden bir düğün şarkıcısı ekibin Adıyaman’da görev yapan askerler tarafından tutuklanması ile başlıyor. Bölgenin idaresini elinde tutan subay bu düğün şarkıcılarından bir askeri bando yaratmaya çalışmaktadır. Böylece ziyareti yakın olan bir devlet büyüğüne gösteri yapmanın hayallerini kurar.
Hikayenin komik ve trafik bir birçok yanı var. Benim komiğime giden baş detay, bando takımı için askeri üniforma seçiminde Fransız işgal güçlerinden kalma üniformaların tercih edilmiş olması.
Film büyük sloganlar, büyük çıkarımlar peşinde değil. Hatta halka dair hemen hemen hiçbir saptamada bulunmuyor. Ancak küçük çaplı sefil insanların otoriteye yaranmak için nasıl işbirlikçi çaşıtlık yaptığını göstermesi hoşuma gitti.
Senaryonun merkezine yerleşen şey ise duyduğu şarkıyı tekrar çalabilecek kadar iyi bir müzik kulağına sahip olan Abuzer’in, kızı Gülendam’ın dinlediği Enternasyonel Marşı’nı askeri bando ile kendi çalgıları ile icra etmesidir. Komedi ile trajedinin kaçak evlilik yaptığı nokta da tam olarak bu.
Peanuts’ın hayatımdaki yeri artık değiştirilemez bir şekilde yerleşti. Çocukken seviyor olmamın üzerine yeni anlamlar da inşa edildi. Winnie the Pooh, Asteriks, Red Kit ile birlikte en sevdiğim çocukluk çizgi romanlarımdan biri olmayı garantiledi.
Mundi tarafından hazırlanan bu ciltler resmi isimler ile değil de derlemenin temasına uygun şekilde satışa sunulmuş diye düşünüyorum. Amazon ve benzeri sitelerde yabancı dildeki baskılarda benzer başlıkları göremedim.
Elbette bu bir sorun değil. Hatta daha keyifli bir okuma yöntemi. Sayfayı çevirdiğimde hangi konuyu işleyen karikatür ile karşılaşacağımı biliyorum. Arka arkaya benzer şakaları okudukça daha da eğlenceli hale geliyor.
Linus bu ciltte vurucu tespitler yapmış. Ancak en ikonik rol Lucy’nin psikiyatrik destek kabini ve Sally’nin yaşam felsefesi arayışı idi. Charlie Brown’ın saftirik halleri beni hep gülümsetmeyi başardı.
Yirminci yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy ve Charlie Brown’dır. Ben ikna oldum. Sizi de ikna olmak için “Hayat Dediğin Nedir?” okumaya davet ediyorum.
Çocukluktan beri hayalim yazar olmaktı. Kendi memleketimden çıkmış olan iki büyük yazar gibi olmanın düşünü kurardım hep. Rıfat Ilgaz ve Oğuz Atay o iki yazardı işte. İkisinin de Türk Edebiyatı’na etkisi, bıraktıkları izler silinemeyecek kadar derindir. Hababam Sınıfı ile Türk sinemasına da kalıcı bir etki bırakılmıştı.
Fakat ben aynı hayali paylaştığım bu insanlardan kendimi hep uzak tuttum. Biliyordum ki onları erken yaşta okursam, düşünce dünyam ve kalemim onların etkisine girecekti. Yarın bir gün insanlar beni onları taklit etmek ile suçlayacaktı. Bu sebeple kendi yazım üslubum oturana değin ikisine de yaklaşmama kararı almıştım.
Bu karar yıllar yılı devam etti. 2021 senesinin sonunda başladığım Hababam Sınıfı romanını yarım bırakmamın üzerinden tam 3 sene sonra Korkuyu Beklerken ile öncüllerine dönüş yapmış oldum.
Katılımcısı olduğum yazarlık atölyesinin ödevi kapsamında Beyaz Mantolu Adam’ı okumam gerekiyordu. Kız arkadaşımdan kitabı ödünç alarak okumaya başladım. 19 Ekim günü okuduğum öyküden sonra kitaba ara verdim. Fakat 12 Ocak’ı takip eden iki gün ile birlikte kalan 7 öyküyü de okuyarak kitabı sonlandırdım.
Hangi eserleri beğendiğim konusuna gelelim. Gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bunlar Korkuyu Beklerken, Tahta At ve Babama Mektup idi.
Babama Mektup hasret, sitem ve derin bir pişmanlık içeren bir metindi. Gerçekten de Oğuz Atay’ın merhum babası Cemil Atay’a ithafen yazdığı bir mektuptu. O yüzden öykü olarak değerlendirilebilir mi emin değilim.
Korkuyu Beklerken ve Tahta At da kitaptaki diğer öykülerden ayrılan bir noktaya sahip benim gözümde. Beni kurgunun kendisini umursamaya iten tarihi, mitolojik, felsefi ve sosyolojik unsurlar içeriyorlardı. Tahta At öyküsünde haçlılara benzetilen Alman turistler ve Korkuyu Beklerken’in çarpık kentleşmesi hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak.
Hamlet ve Game of Thrones karışımı bir parodi olarak başlayan hikayemiz ciddi bir hikaye barındırma girişiminde bulunan bir komedi dizisi olarak ilk sezonunu noktaladı.
İlk dört bölüm öyle ya da böyle saray içi entrikaların yarattığı durum komedisi ile ilerlerken, son dört bölüm tarihi göndermeler ile bezenmişti. Tarihsel gerçekçilik aramaksızın 15. yüzyıl Avrupa’sında herhangi bir önemsiz krallığın trajedisine dönen öykü oldukça keyifli bir hal aldı.
Macar Krallığı’nın işgal girişimi, Fransa İmparatorluğu’na yolculuk ve Saksonya Düklüğü’nün hikayeye dahil oluşu diziyi gözümde inanılmaz yüksek bir noktaya çekti. Bir tarihi komedi dizisinden daha ne bekleyebilirim ki.
Favorim tartışmasız bir şekilde Fransa sarayında geçen 6. bölümdü. Son üç bölüm yokuş aşağı inen bir roller-coaster gibi olduğu için paket halinde 7-8’i beğendiğimi söyleyebilirim. Ayrıca gladyatör dövüşünün olduğu 3. bölüm de en keyifli kısımlardandı.