Halo 2 Anniversary

İlk piyasaya sürülme tarihi: 12 Mayıs 2020 (9 Kasım 2004)

Geliştirici: 343 Industries (Bungie)

Tür: FPS

Platform: PC (Xbox)

Oynama Tarihi: 15 Temmuz 2021 – 21 Temmuz 2021

Halo 2 senaryosu yaklaşık 11 saat 12 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

Halo hikayesi beni ilk oyunda hiç etkilememiş olsa da ikinci oyun itibariyle işlerin biraz ilginç bir hal aldığını söylemek yanlış olmaz. Covenant imparatorluğu içerisindeki iç karışıklıklara bir de Flood dahil olunca mesele epey bir karışıyor.

İkinci oyunu birincinin üzerine koyan en önemli olaylardan biri hikayenin Covenant tarafına da şahit oluyor olmak. Oyunda yalnızca Master Chief’i kullanmakla kalmıyoruz. Arbiter lakaplı Covenant askerini de yönettiğimiz için olayları yalnız sinematikler ile takip etmiyor, birebir içine dahil oluyoruz. Bu da ilk oyunda sayısı 10’u bulan bölümlerin, 15’i bulması ile sonuçlanmış.

Oynanış konusundaki gelişimlerden arasında dual-wielding’ten bahsedebiliriz sanırım. 2021 yılında bu özelliği bir gelişim olarak saymak epey komik geliyor olsa da ilk oyunun 2001, bu oyunun orijinalinin de 2004’te çıktığını unutmamak gerekiyor.

Bölüm tasarımları konusunda da ilk oyundan daha başarılı olduğunu söylemem gerekiyor. Yine birbirini tekrar eden, simetrik dizayn edilmiş binalar içinde geziyor olsak da renk paleti, aydınlatma ve düşman saldırıları sayesinde ilk oyunun monotonluğunu kırmayı becerebilmişler. Bu biraz da anniversary editionın marifeti de olabilir gerçi. Yine de ben bunu oynadığım için değerlendirmeyi de onun üzerinden yapıyorum.

Oyuna puanım 7/10. Hikaye yarım kaldığı için içimde ilerisini görmeye dair bir merak oluştu. Birkaç ay sonra üçüncü oyuna girişmeyi planlıyorum.

Warhammer 40,000: Space Marine

İlk piyasaya sürülme tarihi: 6 Eylül 2011

Geliştirici: Relic Entertainment

Tür: Third Person Shooter – Hack&Slash

Platform: PC

Oynama Tarihi: 21 Haziran 2020 – 11 Temmuz 2021

Warhammer 40K Space Marine, Steam sayacına göre, 9 saat 24 dakikalık bir oynanışın ardından son buldu.

Warhammer dünyasıyla pek içli dışlı olduğum söylenemez. Hem Fantasy tarafı olsun hem de 40K, içine bir türlü giremediğim settingler olmaya devam ettiler. Bu oyunu ise bundan 10 sene kadar önce, yanlış hatırlamıyorsam çıkışına yakın bir vakitte oynamaya çalışmıştım. Ancak daha ilk sahnesinde ekran kartımın yetersizliği nedeniyle oynamakta güçlük çekiyordum.

Haliyle devam edemedim ve silmek zorunda kaldım. Space Marine macerama 2021 Haziran’ında devam etme kararı aldım. Çok ani oldu aslında. Hala Warhammer lore ve evrenine dair büyük bir ilgi duyduğum söylenemez. Vakit geçirmelik bir şeyler arıyordum ve bu oyunun kütüphanemde bulunduğu hatırladım. Sonrası malum.

Oyunun hikayesi, İmparatorluk için önemli olan bir gezegene Orkların saldırısı ile başlıyor. Biz de Ultramarine ekibinin lideri Cpt. Titus’u yöneterek gezegendeki Ork istilasını durdurmaya çalışıyoruz. Yolculuk sırasında Chaos Lord Nemeroth’un da işlere dahil olmasıyla olaylar ilgi çekici bir hale gelmeye başlasa da nihayetinde aksiyon dolu bir hikaye olmanın ötesine gidemiyor. Bir Warhammer oyunundan derin hikaye beklemek saçma olurdu. Ben de sadece aksiyon bulmayı beklediğim için istediğimi almış ve mutlu ayrılmış oldum.

Oyunda kullanması en eğlenceli olan şey yakın dövüş silahları idi. Bir de sadece üç bölümde kullandığımız jetpack vardı. O jetpack’i kullanmaya her başladığımız vakit oyundan aldığım keyif 2-3 katına çıkıyordu. Havaya yükselip elimizdeki tokmakla yere vurmak ve sersemlemiş düşmanları tokmakla fırlatıp ezmek harika bir histi. Keşke o ekipmanı daha sık kullanabilseydik. Yine de oyunda kısa bir süre için dahil kullanıyor olmak, oynanışın monotonluğunu kıran keyifli bir eklenti olmuş.

Yapıma puanım 7/10. Oyunun 2013’te iptal edilen bir sequel projesi varmış. Umarım o devam oyununu bir gün görürüz. Beklemekten başka çare yok.

God of War

İlk piyasaya sürülme tarihi: 20 Nisan 2018

Geliştirici: Santa Monica Studio

Tür: Action – Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 7 Haziran 2020 – 20 Haziran 2021

God of War (2018) yaklaşık 25 saatlik bir oynanışın sonunda ekipman seviyesi 5 iken final verdi.

İlk üç GoW oyununun büyük hayranı olduğum söylenemez. Hatta sevmediğim çok özelliği mevcuttu. Her oyunun başında Kratos’un güçlerini kaybedip oyun boyu tekrar geri kazanmaya çalışması gibi bir klişenin olması, her oyunda aynı şeyi yapıyorum hissi veriyordu. O güç kaybetme mevzusunu güzel kotarıyorlardı ama yalan yok. İkinci oyunda Blade of Olympus yüzünden, üçüncü oyunda da Styx Nehri’ne girmemiz nedeniyle güçlerimizi kaybediyorduk.

Anlayacağınız yeni God of War oyununun duyurulması bende çılgın bir heyecan yaratmadı. Hatta duyurunun yapıldığı E3 tarihinde -veya Gamescom hatırlamıyorum- ben henüz üçüncü oyunu oynamamıştım. Sanırım CD’sini takaslayarak almıştım ama oynamamıştım. Çok net hatırlayamadım o dönemi. Neyse işin özü, oyunun benim hiç ilgimi çekmemiş olduğuydu. İskandinav mitolojisine karşı ilgili olmamamın da bunda büyük etkisi vardı. Yunan harici bir diyarda geçmesi gerekiyorsa, o diyar Mısır veya Japon mitolojisi olsa havada kapardım. Ancak öyle olmadı.

Tabii ben her ne kadar beklememiş olsam da haberi duyar duymaz çıldıran yüz binlerce insan oldu. Bunu biliyorum. Ben hiçbir şekilde hypelanmıyordum. Önce bir çıksın sonra bir vakit illa indirime girer, alır ve oynarım diyordum. Gerçekten de öyle yaptım. Oyunu 2020 yaz indirimleri sırasında Fifa20 ile birlikte satın almıştım. O yazı güzel geçirmiştim. Üniversite boyunca uzak kalmış olduğum spor dünyasına tekrar adım atmamı o Haziran ayına borçluyum. FIFA20, MLB19 ve NBA2K20 beni 7 yıl aradan sonra tekrar düzenli olarak basketbol, futbol ve voleybol maçı izlemeye döndürdü. Yedi yıllık süreçte hiç maç izlemedim değil tabii. 2019’daki Avrupa Voleybol Şampiyonası Türkiye-Sırbistan finali ile 2018 Dünya Kupası Fransa-Hırvatistan final maçları o süreç içinde izlediğimi hatırladıklarımın başında geliyorlar. Evet. Konudan daha fazla uzaklaşmadan God of War’a dönüş yapayım.

Oyunun hikayesi Kratos ve oğlu Atreus’un, ölü annesinin vasiyeti gereği küllerini Jotunheim’daki bir dağın zirvesine taşımaları üzerine kurulmuş. Yolculuk boyunca İskandinav mitolojisindeki kilit rol oynayan karakterler ile yolumuz kesişiyor. Yer yer gergin, çoğu zamansa epik anlar seyrediyoruz. Baldur ile yaptığımız ilk dövüş tüm oyun tarihinin en iyi açılışlarından biri bana kalırsa. Tabii oyun başladıktan neredeyse bir saat sonra gerçekleşiyor olsa da neticede Prologue bölümü olarak değerlendiriyorum.

Oyunun sanat tasarımını gerçekten çok beğendim. Benim gibi Viking temasına hiç ilgi göstermeyen birini bile oyunun devamında görecekleri için heyecanlandırabildiler. Düşman tasarımları çok çeşitlenmese de bunu bir sorun olarak görmüyorum. Dünya üzerinde dağılmış durumdaki collectablelar içerik ve dizayn açısından epey hoşuma gitti. Poetic Edda’daki ikonik sahnelerin resmedildiği mabetler, Muspelheim ile Niflheim dillerini öğrendiğimiz dikilitaşlar ve sandıklar, rünler, duvar resimleri gibi diğer ıvır zıvırları da sayarsak baştan sona göz alıcı dizayn edilmiş bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek zorunda kaldım. Yunan ve Mısır kadar bilinmediği için oyun boyu bir taraftan Norse mitlerine dair hikayeler anlatan Mimir isimli bir yandaşımız da mevcut. Onun sayesinde bir yerden bir yere giderken hiç sıkılmıyor insan. Hatta çoğu kez, acaba bu sefer ne anlatacak diye merak ederken buldum kendimi. Bunu çok çok az oyunda yaşadım. Gerçi o oyunların çoğu tamamen fictional mitler anlattığı için kendimi veremiyordum. Bunun gerçek dünyada bir karşılığı da olduğundan ilgimi yakalayabiliyordu.

Oynanışa değinmek gerekirse, hack and slash in üzerine böyle ağır ve vuruş hissini kemiklerinde hissettiğin bir tarza geçiş yapılmış olması beni tatmin etti diyebilirim. Önceki GoWların mekanı tepeden seyrettiğimiz sabit ve yarı hareketli kamera açıları çoğu zaman sinirimi bozuyordu. Omuz kamerası ve onunla birlikte gelen teke tek dövüşlerin sıklığı beni daha mutlu etti. Ekipman toplama, geliştirme, gem basma, silahlara takılan taşlar sayesinde skill seçmek ve onları geliştirmek, önceki oyunlarda olmayan bir özellikti. Bunu da oldukça güzel bir gelişme olarak görüyorum. Hançer, balta, kalkan ve Atreus’un okuna özel yetenek geliştirme sekmesinin benzeri önceki oyunlarda da mevcuttu. Ancak buradaki daha çeşitli bir menü sunuyor.

Oyunun sonu ile birlikte bir sonraki oyuna karşı ciddi bir merak sardı beni. Devam oyununu merakla bekliyorum. Ragnarok’un daha uzun bir oynanış ve daha epik dövüşler sunmasını bekliyorum. Umarım hayal kırıklığına uğramayız.

Oyuna puanım 8.5/10. Oyunu Babalar Günü’nde bitirmek olmak da ayrı bir anlamlı geldi. Finale giden yolda duygulanmamak elde değildi.

Shadow of the Tomb Raider

İlk piyasaya sürülme tarihi: 14 Eylül 2018

Geliştirici: Eidos Montréal – Crystal Dynamics

Tür: Action – Adventure – Stealth

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 3 Nisan 2021 – 23 Mayıs 2021

Shadow of the Tomb Raider yaklaşık 15 saatin sonunda %89.76’lık completion ile final verdi.

Ben aksiyon oyunlarını hikayesi için oynayan biri değilim. En azından son 4-5 senedir öyle değilim. Ergenlikte her oynadığım oyun üzerine kafa yorar, hikayesini, karakterlerin motiflerini anlamaya çalışırdım. Ancak sonra oyun senaryolarının o kadar da üzerine düşünülen şeyler olmadığını fark ettiğimde, ki bu yıllar sürdü, yapmayı bıraktım. O uyanışın ardından oyunları gameplay kalitesine göre değerlendiren birine dönüştüm. Hikaye ikinci planda kalmaya başladı gözümde.

2013 yılı itibariyle başlayan yeni Tomb Raider serisi başladığında ne yazık ki eski kafayı yaşamakta idim. Oyunu, hikayesini ön planda tutarak değerlendirmiş olmama rağmen yine de beğenmiştim. Hatta 10 üzerinden 8 verdiğimi hatırlıyorum. Lara’nın başının gerçekten belaya girdiğini görmek ve ölüm sahnelerindeki şiddet dozajının yüksek olması beni etkilemişti. Uncharted’tan bile daha cesur hamleler yaptıklarına ikna olmuştum. Riskli bir girişimdi ancak oyuncu topluluğu tarafından epey beğeni toplamıştı.

Yeni serinin devam oyunu olan Rise of the Tomb Raider ise ne yazık ki beni aynı düzeyde eğlendirememişti. RotTR oynadığım sıralarda Roma ve Antik Yunan tarihine aşırı ilgiliydim ve sürekli araştırmalar yapıyordum. Oyunda Bizans ve Kievan Rus’a dair efsane ve kalıntılara rastlamak beni eğlendirmiş olsa da çok saçma şeyler de yaşanmıyor değildi. Sibirya’nın ortasında Bizans gemisi kalıntısı falan bulmaya başlayınca ipin ucunun kaçtığını anlamıştım. Oynamamın üzerinden 4 yıl geçtiği için başka hangi detaylar beni rahatsız etmişti tam olarak hatırlayamıyorum. Ancak oynanışın genel olarak 2013 Tomb Raider ile birebir aynı olması üzerinden eleştiride bulunmuştum. Yapıma puanımı 7/10 olarak belirlemiştim.

Shadow of the Tomb Raider oyunu duyurulduğunda ise pek heyecan yapmadım. Çünkü Trinity nanesinin varacağı hikayeyi hiç merak etmiyordum. Henüz türe karşı bir açlık da duymaya başlamadığım için “önce bir çıksın, vakti gelince oynarım” demiştim. Dediğim de oldu. Plus verene değin SotTR oynamak aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Ancak oyunu oynamaya başladığımda bu türü ne kadar özlediğimi hatırladım.

Oyundaki bulmaca ve nesne toplama etkinliklerinin, silahlı çatışma anlarından çok çok daha fazla yer kaplıyor olması beni gerçekten mutlu etti. Ben Uncharted oynarken de dağa taşa tırmanmayı, çatışmaya girmekten daha çok seviyordum. Bu oyunların son bölüm dövüşlerini de hoplamalı zıplamalı şekilde yapsalar tadından yenmez. Ancak oyuncu kitlesinin çoğu benimle ters düşünüyor gibi hissediyorum. Çatışmaya girmeyi arzulayan sayısı çoğunluktadır herhalde. Yine de bu benim oyundan aldığım keyfi etkilemiyor.

Oyunun haritası üç ana şehir (Kuwaq Yaku, Paititi, San Juan) ve o şehirlerini birbirine bağlayan koridor-vari bölgelerden oluşuyor. Açık dünya hissini vermek için de bu bölgeler arası geçişleri tüneller, çamur birikintileri veya yarıklar vasıtasıyla yapıyoruz. Lara o kısımlarda yavaş hareket ettiği için oyun arka planda yeni haritayı yükleyecek süreyi bulabiliyor. Güzel bir illüzyon. Ben bu tarz noktalara takılan biri değilim. Akıllıca çözümleri hep takdir etmişimdir.

Hikayeden bahsetmeye değer gördüğüm pek fazla şey yok. Oyun süresinin yarısı kadarı Paititi isimli efsanevi bir şehirde geçiyor. Burası İnka ve Maya medeniyetinin kesiştiği ve iki kültürün izole kalarak yeni bir sentez meydana getirdiği şekilde öngörülmüş. Bu konuda art designerları takdir ediyorum. Mezo-amerika kültürlerine çok hakim olmasam da bazı ikonik İnka ve Maya figürlerini ayırt edebiliyorum. Şehirde dolanırken bu iki kültürün motiflerinin bir arada işlendiği yazıtlar, giysiler ve süsler görmek hoşuma gitti.

Kısaca oynanış kısmından da bahsetmek istiyorum. Üçlemenin önceki iki oyununu yıllar evvel bitirdiğim ve tekrar dönüp bakmadığım için onlarda olmayıp bunda olan ne özellikler var bilemiyorum. Ancak her mekanik aynı olsa dahi sorun değil. Çünkü bunlar çalışan, işleyen mekanikler. Akıcı aksiyon dinamikleri ile kendisini oynatıyor.

Oyuna puanım 7.5/10. Oldukça keyifli bir aksiyon macera oyunu olmuş. Trinity hikayesini çok dert etmeden dördüncü bir oyun daha çıkarmalarını isterim. Umarım en kısa zamanda haberini alırız.

A Story About My Uncle

İlk piyasaya sürülme tarihi: 28 Mayıs 2014

Geliştirici: Gone North Games

Tür: Platformer

Platform: PC

Oynama Tarihi: 9 Mayıs 2021 – 13 Mayıs 2021

A Story About My Uncle 3 saat 30 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

Tomb Raider ve Uncharted gibi yapımların platform sahnelerini çok severim. Hatta hiç üzerime düşman gelmese de sabahtan akşama kadar dağ tepe tırmanayım istiyorum. Fakat bu sekanslar bana daha çok puzzle çözüyormuş hissi verirler. Çünkü o oyunlarda doğru rota bellidir ve öyle ya da böyle bir iki tuşa basarak o engeli aşacağımın farkında olurum.

Gerçek anlamda platform temelli olan oyunlarda ise çok kötüyümdür. Oynamayı severim ancak çok sıradan parkurlarda dakikalar harcadığım sık olur. A Story About My Uncle da oynanışını sevmiş olmama rağmen oynarken zorluk yaşadığım platform oyunlarından biri oldu. Sanırım ASAMU’dan evvel en son oynadığım platform temelli oyun Remnants of Naezith idi. Tahmin edileceği üzere bir yerden sonra ilerleyemedim ve oyunu sildim. Yine de epey keyifli bir oyundu.

Platform oyunlara karşı duyduğum karşılıksız sevgi beni hep şaşırtır. Hiç rekabetçi bir oyuncu olmasam da bazen bu yapımlar beni pençesine düşürüyor. Neyse ki ASAMU çok uzun bir oyun değildi. Ben de dişimi sıktım, beceremesem de bitirene kadar devam ettim. Açıkçası hikayesini hiç önemsemiyordum. Ancak finale doğru çok tatlı bir mesaj içerdiği için oyun bittiğinde ve credits akmaya başladığında yüzüme şapşal bir gülümseme oturdu kaldı. Kısa ve tatlı bir yapımdı.

Oyuna puanım 6/10. Platform severlerin asla kaçırmaması gereken bir oyun.

Zombie Army 4: Dead War

İlk piyasaya sürülme tarihi: 4 Şubat 2020

Geliştirici: Rebellion

Tür: FPS

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 13 Nisan 2021 – 24 Nisan 2021

Zombie Army 4: Dead War yaklaşık 7-8 saatlik bir oynanış sonunda final verdi.

PS Plus üyeliği ile gelmiş olmasa asla kafamı çevirip de bakacağım bir oyun olmamasına rağmen Grimrock’u bitirmemin ardından kendimi bir boşluğa düşmüş hissetmiştim. Senaryo ile ilerleyen ciddi bir şey oynamak yerine kafa dağıtacak, oynarken beynimi kullanmamı gerektirmeyecek bir şeyler arıyordum. O sırada Nisan ayı oyunu olarak Zombie Army’nin verilmiş olduğu aklıma gelince şunu bir deneyeyim dedim.

Korku oyunu oynayabilen bir insan değilim. Hatta içinde korku öğesi barındıran her oyun beni rahatsız eder. Ancak Zombie Army 4’ün zombileri ürkütücü olmaktan çok komikti. Stubbs the Zombie kadar sempatik olmasalar da korkmamı gerektirecek bir atmosfer yaratmıyorlardı. Zaten bu serinin önceki oyunları da mizah öğelere ağırlık veren yapımlarmış. Daha önce hiç oynamadım ama öyle bir izlenim aldım.

Velhasıl oyun klasör bir zombi öldürme simülasyonu. Left 4 Dead stili dört kişilik bir ekiple oynadığınızda çok daha fazla keyif alacağınız bir oynanış sunuyor. Ancak ben tek başıma -elbette ki easy modda- oldukça rahat bir oynayış sürdüm.

Oyunda bulunan silah geliştirme, skin, melee saldırı çeşitleri, asgari kostümizasyon, item modları ve karakter perkleri gibi türün olmazsa olmazı şeyleri detaylı incelemeye gerek duymuyorum. Hepsi standart şekilde çalışan ve işleyen mekaniklerdi. Öyle özel bir tarafları da yoktu.

Oyuna puanım 6.5/10. Türün tutkunu olmasam da bir hafta kadar can sıkıntımı dindirdiği için oyundan memnun ayrıldım.

Legend of Grimrock

İlk piyasaya sürülme tarihi: 11 Nisan 2012

Geliştirici: Almost Human Games

Tür: Action RPG – Dungeon Crawl

Platform: PC

Oynama Tarihi: 13 Şubat 2021 – 6 Nisan 2021

Legend of Grimrock, save-load hariç tutularak 12 saat 56 dakika 34 saniye, total oynanış olarak ise 19 saat 36 dakikalık bir oynanış sonunda tüm ekibin 13 level olduğu bir halde final verdi.

Dungeon crawler müptelası biri olduğum pek söylenemez. LoG’a girişmeden evvel başladığım son crawler oyun DS’teki Etrian Odyssey oyunu idi. Ancak birkaç stage takıldıktan sonra sıkılıp bırakmıştım oynamayı. Legend of Grimrock ise benim gibi türe uzak bir insanı dahi kendine bir anda çekmeyi başarabildi. Kafamın dolu olduğu ve boş vakit bulmakta zorlandığım bir dönem içinde olsam da akşamları kendimi LoG oynamak isterken buluyordum.

Oyun oldschool crawler oyunları birebir kopyalıyor. İçine kendinden kattığı çok fazla bir şey yok. Ancak bu kötü bir özellik değil. Aksine oyunu kuvvetli tutan ana iskelet bu geleneksel oynanış yapısında yatıyor. Puzzleların düşündürücülüğü, iksir hazırlama yöntemi, büyü rünlerini çizmek, scrollardaki tüyolar ve kelime oyunları ile birlikte çocukluğumdan kalma hisleri bana tekrar yaşatmayı başaran bir yapım oldu.

Tüm bunlara ek olarak oyunun atmosferi gerçekten harikaydı. Kendimi D&D oynuyormuş gibi hissettiğim anlar çok oldu. Özellikle büyücüyü yönetirken bunu daha kuvvetli hissediyordum. İksirler ve büyüleri o karaktere yüklediği için en çok mesai harcadığım party üyesi de o oldu. Diğerleri sırası gelince ok atıp, kılıç-balta savuran tiplerden öteye geçemedi bir türlü gözümde.

Mekan tasarımları çok üzerine düşülmüş gibi hissettirmiyordu. Hatta çoğu yer birbirine benziyordu. Her levelda bir sürü secret ile karşılaşmıyor olsak bu dizaynı epey eleştirebilirdim. Ancak o benzer mekanlar içinde yakalanan ufak bir ipucu ile bir puzzle çözülebildiğinde, oyuncuya gerçekten tatmin edebiliyordu.

İkinci oyunu yakın zamanda oynayacağımı sanmıyorum ancak ilk oyundan farklı bir şeyler yapmış olduklarını umut ediyorum. Bir kere o kule yıkıldığı için içerideki yaratıkların hiçbiri ile tekrar karşılaşmak istemediğimi belirtmeliyim. Tüm düşman NPCler farklı tasarımlara sahip olmalı ve mekanlar kendi içinde yalnız fonksiyonel olarak değil aynı zamanda görsel olarak da ayrışmalılar. Aksi takdirde ikinci oyunu yaparken kolaya kaçtıklarını düşünmekten kendimi alıkoyamam.

Oyuna puanım 7.5/10. Gerçekten sürükleyici bir macera idi. Oyun yelpazesinde bir farklılık yaratmak isteyen insanların denemesini tavsiye ediyorum.

Game of Thrones

İlk piyasaya sürülme tarihi: 2 Aralık 2014

Geliştirici: Telltale Games

Tür: Point-and-Click Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 18 Mayıs 2016 – 14 Mart 2021

Telltale yapımı Game of Thrones unu yaklaşık 10 saatlik bir oynanış sonunda final verdi.

Bu oyunu 14 Nisan 2015’te PC üzerinde oynamaya başlamıştım. O zamanlar hala aylık olarak çıkış yapmayı sürdürüyordu. Ben ise 2014 yazında yani sezon 5 finali ile birlikte diziyi bırakma kararı almıştım. Yapımla aram epey açılmıştı. Beklenmedik, sırf izleyici şok olsun diye yapılan gereksiz ölümler diziden kopmama sebep oldu.

Oyun da tam seriyi bırakma kararı alışımın üzerine duyurulmuştu. Ben yine de bir şans vereyim dedim. Diziyi izlememe kararı almış olmam oyununu da denemeyeceğim anlamına gelmiyordu ne de olsa. İşte böyle düşünerek oyunu çıkışından birkaç ay sonra oynamaya başlamıştım.

Hikayenin Red Wedding sahnesiyle başlaması oyuna karşı ilgimi birden yükseltiverdi. Sonrasında oynamaya devam ettim ve Lord Ethan the Bold’un kaçınılmaz sonu ile final verdim. Yıllar önce gerçekleştiği için ne kadar bir süre aralık bıraktım hatırlamıyorum ama birinci bölümden keyif aldığım için ikinciyi de deneyeyim dedim. İkinci bölümdeki cinayet olayı birlikte hikaye epey karışmaya başlamıştı. İkinci bölümü de bitirdikten sonra “İyi ya böyle aylık olarak çıkar ben de oynarım” dedim. Ancak üçüncü bölümün ertelenmesi ya da dizinin 6. sezonu çıkmasından kaynaklı mıdır hatırlayamadığım bir sebepten ötürü GoT’tan tekrar soğudum. Böylece oyun yıllarca bir kenarda oynamam için beni bekler halde kaldı.

PS4’teki başlangıcım ise biraz farklı oldu. 18 Mayıs’ta başlayıp 23 Mayıs 2016’da bitirdiğim birinci bölümü oynama sebebim kolay kupa edinirim düşüncesiydi. O başlangıcın devamını getirmedim. İki sene kadar sonra Plus oyunu bedava verince de dönüp bakmadım. Kütüphanede beklemeye devam etti. Oyunu tekrar ciddiye alıp da oynama kararı vermem 28 Şubat 2021’i buldu. İkinci bölüm itibariyle başladım. 6 Mart’ta üçüncü bölümü, 13 Mart’ta dördüncü bölümü, beşinci ve altıncı bölümü de 14 Mart günü oynayarak hikayeyi tamamladım.

Oyun hakkında kısaca birkaç şey ekleyerek bitirmek istiyorum. Öncelikle oyun bana özlediğim GoT havasını tekrar yaşattı. Seçimlerimin gerçekten etki ettiğine dair hiçbir şey hissetmiyordum. Telltale formülünü yine sonuna kadar kullanmıştı. Çoğu sürpriz de eski Telltale oyuncuları tarafından tahmin edilebilecek düzeydeydi. Yine de sevdim. Ya da son bölüme kadar severek oynadım diyeyim. Özellikle beşinci bölümün sonunda Rodrik’in kendini feda etmesiyle birlikte intikam yeminime daha bir bağlılık hissettim. Whitehilllerin sonunu getirmek uğruna Forrester ailesinin köküne kibrit suyu döktüm bile denebilir. Ancak yapacak bir şey yok. Beşinci bölüme kadar beni yüksek tutmayı başardığı için bile oyuna çok düşük puan veresim gelmiyor.

Oyunun son bölümü ise gerçekten sıkıntılıydı. Buz ve Ateşin Şarkısı lore’u ile de ters düşen bir etkenin dahil olmasıyla birlikte heyecanımın anında düşmesine sebep oldu. Bir Telltale klasiği olan “sezonu cliffhanger ile bitirelim ki devamı için ortamı hazır tutmuş oluruz” formülü ne yazık ki bu öyküde de kullanılmış. Keşke Forresterların felaketini sonuna kadar izleyebiliyor olsaydık. İntikam hırsıyla hem düşmanlarını hem de sevdiklerini bir bir kaybedip ellerinde hiçbir şey kalmadığında da oturup dövünselerdi. En azından trajik bir öykü yazma cesareti gösterdikleri için yazar ekibini takdir ederdim. Bu şekilde hikayeyi ciddiye almak yerine ikinci sezona malzeme çıkarma isteği güttüklerini kör göze parmak derecesinde belli ediyorlar.

Oyuna puanım 7/10. Her şeye rağmen beni ilk beş bölüm heyecanlandırmayı başardı. İkinci sezonu çıkarsa da hemen oynamam ama belki hikaye tamamlanınca dönüp bir şans veririm.

Alienation

İlk piyasaya sürülme tarihi: 26 Nisan 2016

Geliştirici: Housemarque

Tür: Twin-stick shooter

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 8 Ocak 2021 – 12 Mart 2021

Yaklaşık 5-6 saatlik bir oynanış sonunda tüm hikaye lokasyonları ve Xenos Mothership görevi tamamlandı.

Oyun çok ciddi bir şekilde Helldivers’ı anımsattı bana. Ancak Helldivers’ı oynayalı 4-5 sene geçtiği için iki oyun arasında ne gibi bir farklar mevcut çıkarım yapamadım. Oyunu 13 levellık bir saboteur karakter ile bitirdim.

Finale ulaşmanın verdiği rehavet ile oyunu hemen siliverdim. Char status sayfasını çekemediğim için üzerimde hangi itemler takılıydı emin olamadım. Ekran görüntüsü almak uğruna da oyunu tekrar indiresim gelmedi. Zaten sırf yıllardır kütüphanede duruyor artık bir deneyeyim diyerek oynamaya başlamıştım. Bu kadar vakit harcamış olmam bile şaşırtıcı geliyor.

Oyuna puanım 6/10. Arkadaşlarla Co-op oynadığınızda eğlenceli olabilen ve tek başınıza oynarsanız da aynı ölçüde sinir bozucu olabilecek bir oyun.

A King’s Tale: Final Fantasy XV

İlk piyasaya sürülme tarihi: 30 Eylül 2016

Geliştirici: Square Enix

Tür: Beat ’em up

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 9 Ocak 2021 – 8 Şubat 2021

FF15’in yan oyunu olarak piyasaya çıkan A King’s Tale yaklaşık 2 saatlik bir oynanışın sonunda bitti.

Oyun hakkında bahsedilebilecek pek fazla şey yok. Yine de okurlara bilgi vermesi açısından kısa bir tanıtım yapayım. Bir side-scrooling brawler türünde bir oyun olan A King’s Tale isimli yapımda Kral Regis’in henüz çocuk olan Prens Noctis’e uyuması için bir masal anlatmasıyla başlıyor.

Masal, Kral Regis’in gençken atıldığı bir macera üzerinde şekilleniyor. Noctis’in gelecekte sahip olacağı gibi kendisinin de gençliğinde dört kişilik bir ekibi varmış. Cid, Clarus Amicitia ve Weskham Armaugh’dan oluşan ekip kristaller ve FF dünyasının ikonik yaratıklarını barındıran kısa kafa dağıtmalık bir oynanış vaat ediyor.

Armiger yetenekleri, üç element büyüsü, companionların özel saldırıları ve silah komboları derken sıradan bir beat them up oyununa göre fazla mekanik barındıran bir oyun olduğunu söylemem gerekiyor. Bedava dağıtmayı kafalarına koydukları için hikayeyi çok uzun tutmamışlar ama düşük ücretli bir promosyon oyun olarak servis edip 5-6 saatlik bir deneyim sunsalardı çok daha iyi olabilirdi. Mesela summonları kendimiz yapabiliyorsak olsak çok daha eğlenceli olabilirdi.

Regis’in geçmişine dair pek fazla ipucu edinemiyor olsak da Noctis’in babasıyla paylaştığı bu güzel anı görmek insanın içini ısıtıyor. Kısacası FF15 oynamış, sevmek istemiş ancak buruk bir tat ile ayrılmış olan kimseleri azıcık da olsa mutlu edebilecek bir yan oyun. Denenebilir.

Yapıma puanım 6/10. Keşke biraz daha uzun olsaydı.