Titanfall 2

İlk piyasaya sürülme tarihi: 28 Ekim 2016

Geliştirici: Respawn Entertainment

Tür: FPS

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 11 Aralık 2019 – 7 Haziran 2020

Titanfall 2 senaryosu yaklaşık 6 saatlik bir oynanışın sonunda final verdi.

Hikayenin çok muazzam bir derinliği yok. Sıradan bir dünyalar savaşı denebilir. Titan ismi verilen mobile-suitlerle kuşanarak gezegenler arası bir operasyona çıkıyoruz. Biz Copper isimli çaylak bir asker olmamıza rağmen çıktığımız ilk görev sırasında büyük bir yenilgiye uğruyoruz. Eğitmenimizin saldırı sonrası ölmesi nedeniyle onun kaskı aracılığıyla Titan’ını kontrol etmeye başlıyoruz. Sonrasında onun bıraktığı yerden görevi devam ettiriyor ve Ark isimli silah -veya anahtarı- düşman eline geçmeden elde etmek için yola düşüyoruz.

Dediğim gibi hikayenin pek özgün bir yanı yok ancak bu oyunun kendi kalitesinden hiçbir şey götürmüyor. Zira oynanış mekanikleri sen derece kuvvetli bir yapımla karşılaşıyoruz. Duvarlarda yürümek, double-jump yapmak, Titan ile farklı saldırı modlarına geçiş yapmak, düşman Titanlarda rodeo yapmak ve benzeri çeşitli dinamikler ile oyun sizi alıp götürüyor.

FPS oyunlarını uzun süre oynayamayan biriyimdir. Mission veya level halimde ilerlediğimiz FPS oyunlarında genellikle her bölümün bitişi ardından oyunu kapatır ve biraz ara veririm. Bu türe karşı genel olarak mesafeliyim. Aralıksız bir şekilde uzun süre oynayamıyorum. Ancak Titanfall 2 oynarken her bölümün bitmesi ile birlikte kendimi cihazı kapatmadan bir sonraki missionı da oynarken buldum. Ne üzerinize dalga dalga düşman sürü yolluyor ne de sadece platform ögeleriyle oradan oraya koşmamızı istiyorlar. Bunun dengesini çok iyi kurmuşlar.

Oyunun en beğendiğim özellikleri Andersen isimli pilotu aradığımız tesisteki zamanda ileri geri gitmemizi sağlayan eldiven ve Arc Tool ismi verilen cihazları aktif-deaktif etmemizi sağlayan alet idi. Bunları kontrol ettiğimiz bölümlerin daha uzun olmasını dilerdim lakin fazla fazla kullanıyor olsak büyülerinin bozulabileceğini de düşünüyorum.

Finalde BT-7274 isimli robot ile Cooper’ın kurduğu bağ beni gerçekten duygulandırdı. Böyle aksiyon-macera odaklı yapımlarda heroic sacrifice görmek daima hoşuma gitmiştir. Her seferinde de ruhumun en hassas noktalarına dokunuş yapar. Titanfall 2’nin bu görece kısa senaryo da bunu yapmayı başardı.

Her şeye rağmen eşsiz bir yapım olmuş. Öyle ki içimde Apex Legends oynama isteği uyandı. Belki ona da bakalım ama şimdi değil.

Oyuna puanım 8/10. Hikayenin, çok değil, 1-2 bölüm daha uzun olmasını isterdim. Böylece notumu yarım puan yukarı vermek konusunda hiçbir çekince hissetmezdim.

Hard Reset

İlk piyasaya sürülme tarihi: 13 Eylül 2011

Geliştirici: Flying Wild Hog

Tür: FPS

Platform: PC

Oynama Tarihi: 2 Haziran 2020 – 4 Haziran 2020

Hard Reset, Exile DLC’si ile birlikte 7 saat 6 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.

Kafa dağıtmalık bir şeyler aramak adına Steam kütüphanemde gezenirken geçenlerde satın almış olduğum Hard Reset’i gördüm. Bunu kurup oynayayım dedim. Oyunun hikayesi, hem içeriği hem de anlatım tarzı nedeniyle umursayamadım. Biraz da modumda değildim denebilir.

Bölüm aralarında çıkan çizgi roman-vari çizimlere sahip sinematikler oyunun genel atmosferiyle tezat oluşturuyordu. Oyunda, futuristik temaya sahip bir dünyaya gezinmemize rağmen hikaye anlatılan sinematiklerde mekana dair çok az şey görebiliyoruz. Bu da hikaye ile mekanın birbirinden kopuk kalmasına neden oluyor. Konusu günümüz dünyasında geçen bir dedektiflik-polisiye çizgi romanından alınıp konulmuş gibiydi. Hikaye anlatımında, oyun içindeki tonu tutturamamışlar.

Oyunun sahip olduğu Dieselpunk atmosferi çok hoşuma gitti. Koridor şeklinde tasarlanmış haritaları ve zıplama özelliğinin olmaması gibi durumlar nedeniyle old-school FPS oyunlarını anımsattı. Bioshock gibi Dieselpunk temasına sahip yapımları beğenen insanların Hard Reset’te benzer bir tat yakalayabileceğini düşünüyorum. Ancak sadece sanatsal yönden.

Oyun pek silah çeşitliliği sunmuyor. İki silah türüne sahibiz, plasma ve taramalı. Seviye atladıkça ekleyebildiğimiz modifikasyonlar dışında bu iki silaha ek hiçbir şey kullanmıyoruz. Bu çok büyük bir eksiklik. Ancak bomba atmak gibi eklentiler yerine yapımcılar, haritalara patlayıcı nesneler koymayı tercih etmişler. Böylece üzerimize gelen düşmanlara çevresel hasar verip, mermi kullanımımızı minimum derecede tutabiliyoruz.

Oyuna puanım 6/10. Fena bir oyun değildi ancak DLC oyunun süresini uzattığı için aynı mantıkla tasarlanmış haritalarda dolanmak bir süre sonra oyuncuyu bayabiliyor.

Manual Samuel

İlk piyasaya sürülme tarihi: 11 Ekim 2016

Geliştirici: Perfectly Paranormal

Tür: Adventure

Platform: PC

Oynama Tarihi: 26 Mayıs 2020

Manual Samuel yaklaşık 2 saat 25 dakikalık bir oynanışın sonunda final verdi.

Hikayemiz Samuel isimli hiçbir işe yaramayan bir züppeyi oyuncuya tanıtarak başlıyor. Bu sevimsiz ana karakterimiz ağzının ortasına yediği şişe sonrasında vücudunun kontrollerini kaybediyor. Yolda karşıdan karşıya geçerken bir kamyon çarpması ile hayatı son buluyor. Ancak burada Mahşerin Dört Atlısı’ndan biri olan Ölüm ile anlaşma yapıyor. Hayata dönmesi karşılığında 24 saat boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını ‘manuel’ gerçekleştirmesi gerekmektedir. Böylece Samuel’in sıradışı geçecek olan bir günü başlamış olur.

Oyunun mekanikleri de tam olarak bu hikaye üzerine birebir uydurulmuş. Aslında önce mekanikleri kurmuşlar ve hikayeyi ona göre şekillendirmişler desek daha doğru olur. El kontrolü ile tek tek nefes alıp vermek, dik durmak, önce sağ sonra sol ayak atarak yürümek ve benzeri komutları gerçekleştirmek oldukça eğlenceli saatler geçirmenizi sağlıyor.

Oyunun genel tarzını ‘Double Fine’ isimli stüdyonun çıkardığı adventure oyunlara benzettim. Manual Samuel’in çizim ve mizah anlayışı bir Double Fine oyunundan aşağı kalır değildi. Oyun esasında süresi biraz daha uzun olsa oyuncuyu sıkabilecek bir konsepte sahip. Senaryoyu kısa tutarak bu problemi de aşmayı becermişler.

Yapıma puanım 6/10. Oldukça keyifli bir macera oyunuydu. Stüdyonun benzer yaratıcılığa sahip başka oyunlar yapmalarını da bekliyorum.

Abzû

İlk piyasaya sürülme tarihi: 2 Ağustos 2016

Geliştirici: Giant Squid

Tür: Adventure – Simulation – Art Game

Platform: PC

Oynama Tarihi: 19 Mayıs 2020

Abzu 1 saat 47 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.

Thatgamecompany isimli stüdyonun elinden çıkmış olan Journey isimli oyunu çok severim. Firmanın oyunlara karşı sanatsal yaklaşımı epey hoşuma gider. Bu yüzden Flower isimli eserlerini de oynamıştım.

Bilgelik Denizi anlamına gelen Abzu kelimesini seçmelerinin nedeni oyuna ilham vermiş olan bir Sümer efsanesi imiş. Azıcık sanat tarihi ile ilgili bir insan, oyunun konu edindiği mekanların antik orta doğu mimarisinden izler taşıdığını rahatlıkla anlayabilir.

Matt Nava’nın tasarımları Austin Wintory’nin besteleriyle bir araya gelince Journey seviyesinde olmasa da onu aratmayacak düzeyde keyifli bir iş çıkmış ortaya. Çevre modellemeleri izlemeye doyulamaz detaylı katmanları barındırıyor.

Oyuna puanım 6.5/10. Benzersiz bir antik su altı serüveni tecrübe etmenizi sağlıyor.

Soul Searching

İlk piyasaya sürülme tarihi: 15 Şubat 2017

Geliştirici: Kayabros

Tür: Adventure – Survival

Platform: PC

Oynama Tarihi: 11 Mayıs 2020 – 12 Mayıs 2020

Soul Searching yaklaşık 1 saat 40 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.

Oyunu yıllar önce Sinan Akkol sayesinde keşfetmiştim. Görseli ve oyun mekanikleri anlamında pek bana hitap ediyor gibi gözükmemişti. Ancak sonra kendine has bir hikaye anlatımının olduğunu öğrenince oyunu listeme almıştım.

11 Mayıs’ı 12 Mayıs’a bağlayan bu gece giriştiğim gameplay sonucunda bu oyunu tecrübe etmiş oldum. Oyundaki konuşmalar monolog şeklinde ilerliyor. Ve tam olarak nasıl bir dünyada geçtiğini anlayamasam da bir hayal dünyası ve bir gerçeklik arasında geçişler yaptığını kavrayabildim.

Konuşmalar esnasında oyuncuya yöneltilen sorular dikkat çekiciydi. Ejderhalara olan inanç benim yorumuma göre insanların yaşamlarını ilginç kılacak herhangi bir ‘inancı’ sembolize ediyordu. İnsanların hayatlarından umudu kesmiş bir şekilde kendi küçük adalarında ömürlerini geçirmeleri de modern dünyada kendisini dışarıdan soyutlayan kentlilere karşı bir alegori diye düşündürttü. Bundan gayri olarak yapımcılar, ölüm, insan yaşamının amacı, hayaller ve insanın akıp giden vaktini nasıl harcadığın gibi konulara da iğneleyici bir dille yaklaşmış.

The Stanley Parable gibi narrative odaklı bir yapım olmasına rağmen görsel kalitesini birkaç tık daha artırmış olmasını dilerdim. Her ne kadar pixel-art seviyor olsam da bu oyunu takip ederken gözlerim ufaktan ağrır gibi oldu. Oynanışı biraz daha uzun olsa ciddi bir rahatsızlık verebilirdi.

Oyuna puanım 5.5/10. Fikir olarak güzel olmasına rağmen sunumunun daha iyi yapılabileceğine inandığım bir yapım olmuş.

Skyhill

İlk piyasaya sürülme tarihi: 6 Ekim 2015

Geliştirici: Mandragora Games

Tür: Adventure – Roguelike – Survival

Platform: PC

Oynama Tarihi: 11 Mayıs 2020

Skyhill’i 2 saatlik bir oynanış sonucunda bitirebildim.

Oyun nükleer bir saldırı sonrasında geçiyor. Yönettiğimiz kazazede, bulunduğu binanın tepesi olan 100. katta iken saldırı gerçekleşiyor. Elektrik ve telefon hatlarının zarar görmesi nedeniyle asansör ile en alt kata ulaşamıyor. Bu yüzden de merdivenle kat kat inerek çıkışa ulaşmaya çabalıyor. Tüm bunlar olurken açlıktan ve mutantlara karşı verilen savaşta alınan yaralardan ölmemeye çabalıyor.

Hakkında uzun bir inceleme yazılabilecek kadar detaylı bir oyun değil. Yapımcı ekip, sahip olduğu konsepti sade bir şekilde işlemiş ve ortaya keyifli bir roguelike oyun çıkarmış.

6/10. Güzel düşünülmüş bir yapısı var ve oyuncuyu ilerlemeye devamlı olarak teşvik ediyor.

Dungeon Siege 2

İlk piyasaya sürülme tarihi: 16 Ağustos 2005

Geliştirici: Gas Powered Games

Tür: Action – RPG

Platform: PC

Oynama Tarihi: 14 Nisan 2020 – 4 Mayıs 2020

Dungeon Siege 2’de steam sayacına göre 38 saatlik bir gameplay sonucunda 43 levellık Vione adlı bir Sorceress ile finale ulaştım.

Her şeyden evvel Dungeon Siege serisini kendi için kıyaslamak istiyorum. İlk DS oyunu son derece yüzeysel bir oyundu. Oyun haritasının yapısı geri dönüşü olmayan tek yönlü koridorlardan ibaretti. Dünyayı bir baştan diğer uca değin yalnız tek şerit kullanarak kat ediyorduk. Bunun yanında oyunun karakter geliştirmeye dayalı hiçbir mekaniği bulunmuyordu. Default gelen bir karakterimiz oluyordu. Sınıf seçtirmeden oyuna başlatıyordu. Karakterinin hangi silahı kullanmasına karar verirsen o alandaki becerisi artıyordu. Oyunda karakterinin istatistiksel olarak ilerlediğini hissettiğin tek olay bu idi. Birinci oyunun, bana göre, ikincinin yanında daha iyi aldığını düşündüğüm tek kararı party kapasitesinin 8 kişilik olmasıydı. DS2’de 1-39 level arasındaki normal zorluğu seçtiğim için oyun 4 kişiden daha fazlasını almama izin vermiyordu. Bu oyun boyu canımı sıkan bir olgu olarak kaldı doğrusu.

İkinci oyunun başarılı yaptığı kısımlar ise birinciye kıyasla konuştuğumda neredeyse her alanda denebilir. Birinci oyunun kapanış cutscene i dışında hikayeye dair en ufak bir sinematik var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Zaten oyunun ciddi almamızı gerektirecek bir öyküsü de yoktu. DS2’ye hikaye yazmışlardı. Ancak küçük puntolu yazılar nedeniyle bir süre sonra hiçbir diyalogları okumayı bıraktım. Tüm konuşmaları ‘1’ tuşuna basarak geçiştiriyordum.

Oyun Windows 10 kullanıcılarına ciddi sorunlar yaratıyor. Fareyi algılamaması bir kenara, oyunu baştan sona windowed modda oynamak çözünürlükten feragat etmeyi şart koşuyor. Hal böyle olunca ekrana gömülü bir şekilde oynamak gerekiyor. Bir de fareyi yanlışlıkla tepedeki ‘bar’a değdireceğim korkusu başınızdan eksik olmuyor. Kendinizi savaşın ortasında iken “acaba imleç şu an nerede” diye sorarken bulmanız son derece olası.

DS2, skill tree barındırması ve yan görevlerin bolluğu nedeniyle ‘party yönetmeli bir diablo’ oyunu oynuyormuş hissi vermeyi başardı. Windows 10’a özgü sorunlarla karşılaşmamış olsaydım oyundan aldığım zevkin daha da yüksek olacağından eminim. Ayrıca oyunun barındırdığı ufak puzzlelar ve labirentimsi mekanlara yedirilmiş secret roomlar oyunun keşif hissini kısıtlı imkanları dahilinde yaşatmayı başaran unsurlar olmuşlar.

Oyuna puanım 7/10. İlk oyunun üstüne epey bir şey koyarak keyifli saatler geçireceğiniz bir hack & slash çıkarmayı başarmışlar.

Batman: Arkham City

İlk piyasaya sürülme tarihi: 18 Ekim 2011

Geliştirici: Rocksteady Studios

Tür: Action – Adventure

Platform: PC

Oynama Tarihi: 27 Ekim 2018 – 11 Nisan 2020

Batman Arkham City yaklaşık 14 saat 6 dakikalık bir oynanışın sonunda finale erdi.

Arkham City bundan dokuz sene evvel çıkış yaptığında büyük bir heyecana kapılıp indirmiştim. Oyunu büyük bir hevesle açıp başlamıştım. Hugo Strange tarafından tutuklanan Bruce Wayne sinematiğini izledikten sonra tutulduğumuz odadan çıkıyor ve Penguen’in adamları tarafından öldürülmemek için elimiz kelepçeli bir şekilde mücadele ediyorduk. En nihayetinde oradan kurtulup da Alfred’in giymemiz için gönderdiği Batsuit’i giyiyor ve Arkham’a tepeden bakıyorduk.

İşte tam o sırada oyuna ara verdim. Güzel oyun bu bir ara devam ederim dedim. Ve bir daha etmedim. Sonra oyunu sildim. Üzerinden bir kamyon dolusu oyun geçti. Yıllar sonra oyunu steam üzerinden satın aldım. O satın almanın üzerinden de birkaç ay geçmiştir diye tahmin ediyorum. Ancak oyuna ilgi göstermemem nedeniyle finale ulaşmam yaklaşık bir buçuk senemi aldı. Öyle ya da böyle bu sefer oyunu bitirebildim.

Ana akım çizgi romanların, ki buna Batman de dahil, hikaye olarak beni etkilediği safhayı 7 sene önce geride bıraktım. Heyecanla okuduğum en son çizgi roman eventi Forever Evil idi. O günden bu yana ne film olsun, ne çizgi roman, ne de oyun, hiçbiri beni büyülemeyi başaramadı. Buna bilerek ve isteyerek izlemeye gittiği Endgame de dahil. Orada ölen karakterlerin geri nasıl getirileceği gibi şeyleri merak ettiğim için öğrenmeye gitmiştim. Neyse konumuz bu değil.

Arkham City az önce de bahsettiğim gibi Hugo Strange’in Bruce’u tutuklaması ile başlıyor. Olayların ilerleyen kısımlarında aklımda kalan pek bir şey yok. Sırası doğru bilemesem de şöyle hatırladığım anları yazabilirim. Batman, Catwoman’ı Two-face’in elinden kurtarıyor. Joker Batman’i ele geçiriyor. Joker kendi vücudundaki virüsü Batman’e de bulaştırıyor. Batman ilaç için Mr. Freeze ile anlaşmak zorunda kalıyor. Ancak ilacı Harley Quinn, Freeze’in laboratuvarından çalıyor. İlacı almak için Harley’in peşine düşüyoruz ancak bu sefer de ilacın Ra’s Al Ghul’un çetesinin başındaki Talia’nın elinde olduğunu öğreniyoruz. Bundan birkaç bölüm önce Batman, Ra’s’ın halefi olmayı kabul ettiğini söyleyerek Ra’s ile görüşme gerçekleştiriyor. Joker, Talia tarafından tarikatın halefi olması için üsse götürülüyor. Bu sırada Batman, bina yıkıntısından Catwoman tarafından kurtarılıyor. Batman Hugo’nun peşinden bir gözlem kulesine tırmanıyor. Orada Hugo’yu yönetenin Ra’s olduğunu öğreniyoruz. En sonunda da Joker’in elinden Talia’yı kurtarmak için sinema salonuna gidiyoruz. Clayface ile kapışıyoruz. Joker hastalıktan iyice bitap düşmüşken ilacın bulunduğu şişe yere çarpıp kırılıyor. Gülerek ölen Joker, Batman’in kollarında dışarı taşınıyor. Polis arabasının kaputuna cansız bedeni yatıran Batman, olay yerinden uzaklaşırken ekran kararıyor.

Açıkçası oynanış olarak Arkham Asylum’dan pek bir fark göremiyorum. Unutmuş olmam da olası ancak bana göre, hikayeyi bir kenara bırakırsak, Arkham City, Asylum’un açık dünyalaştırılmış halinden ibaret. Ben Batman’in dünyasına o kadar ayılıp bayılmadığım için, sağa sola uçup yan görev yapmak ilgimi çekmiyor. Bu yüzden bir noktadan öbürüne giderken katetmem gereken mesafenin daha az olmasını tercih ediyorum.

Oyunun dövüş mekanikleri gayet iyi. Buna getirebileceğim hiçbir şikayet yok. Oyunun sizi, silahlı düşmanların yoğunlukta olduğu kısımlarda stealth e yönlendiriyor. Dar alanlarda da kombonuzu bozmaya çalışan çeşitli düşmanları üzerinize salıyor. İşin komik yanı bossların hiçbirinde ikinci defa dövüşmedim ama bu çok sayıdaki sıradan mobların saldırılarında sürekli ölüp durdum. Bir süre sonra sıradan düşman dövüşlerinin beni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramadığı gibi sanrısal bir hisse de kapılmadım değildi.

Karakter tasarımları, mekan modellemeleri, atmosfer her şeyiyle Asylum’u andırıyor. Gerçekten bir serinin devam oyunu hissi veriyor. Bu benzerliği bir olumsuzluk olarak düşünmüyorum. Öte taraftan oyunun sinematikleri de oldukça başarılıydı. İlk oyundaki gibi film tadını aldığımız duruşlar, diyaloglar ve çekimler bu oyunda da mevcuttu.

Oyuna puanım 7.5/10. Bitirmiş olmaktan mutluyum çünkü oyunu bir süre sonra sadece finale ulaşmak adına oynadım.

Tales from the Borderlands

İlk piyasaya sürülme tarihi: 25 Kasım 2014

Geliştirici: Telltale Games

Tür: Point-and-Click Adventure

Platform: PS4

Oynama Tarihi: 25 Ağustos 2018 – 29 Mart 2020

Tales from the Borderlands yaklaşık 10 saatlik bir oynanış sonunda finale erdi.

Telltale oyunları bir dönem fazlasıyla ilgimi çekiyordu. Çıkan her yeni serisine ilk oyunundan oynamaya başlayıp aylık olarak beklediğim dahi oldu. Fakat ne yazık ki hayatta var olan her şey gibi Telltale’in de büyüsü bir şekilde bozuldu. TftB, Ps Plus sayesinde verilmemiş olsa, büyük ihtimalle 2018 yılındaki başlangıcımı dahi yapmazdım. Doom Eternal’ın internet sorunları yaşatmasından sebeple rotamı Borderlands 3’e çevirince TftB’yi de öncesinde oynayıp aradan çıkarayım dedim. Bu girişimimden mutlu bir şekilde ayrıldım. Hem Borderlands sevgim hem de Telltale tarzına duyduğum gizli açlık bu yapımdan aldığım keyfi epey artırmış olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum.

Hikaye, Handsome Jack’in düşüşü sonrasında Hyperion’da çalışan Rhys isimli bir adamın patronundan kurtulmak için yürüttüğü gizli bir planla başlıyor. Bu plan sonrasında yüklü bir miktarda paranın kaybedilmesi ile sonuçlanıyor. Ancak bu sırada Rhys, kendisine sahte Vault anahtarı satmaya çalışan Fiona ve Sarah isimli dolandırıcı kardeşler ile kendisini bambaşka bir maceranın içinde buluyor. Gerçek bir Vault Key, kafasının içinde dönüp duran Jack hologramı, intikam peşindeki bir ‘queenpin’ şeklinde sıralayabileceğimiz birçok gelişme yaşanıyor. Tüm bu serüven boyunca bizi ekranda tutabilen eğlenceli karakterler hikayenin can damarı olup çıkıyor.

Oyun bize Rhys, Fiona, Sarah, Vaughn, Gortys ve Loader Bot gibi eşsiz karakterleri tanıtmakla kalmıyor; aynı zamanda ana seriden tanıdığımız Athena ve Scooter gibi karakterlerle de epey vakit geçirmemizi sağlıyor. Fiona ve Athena’nın karakter tasarımlarına ve seslendirmelerine bayıldım. Waifu ilan edilecek bir çift verdiler bana. BL2 ve BL P-S oyunlarında Athena’ya pek dikkat etmemiştim. TftB de onu tanıma şansı kazanmış olmaktan büyük zevk duydum.

Oyunun en akılda kalıcı sahnelerinden biri EP4’teki Finger Gun Fight idi. Ayrıca EP3’te Gortys’i uyandırdığımızda felç geçirmiş Vaughn’a bakıp “Neden ağlıyor?” diye sorduğu sahnede gerçek bir kahkaha attığımı da belirtmeden edemeyeceğim. Oyunun mizahi yönünün Borderlands standartlarına uygun olması beni son derecede memnun etti. Final dövüşünde Gortys’e, Ken ve Chun Li gibi kombolar yaptırmak çok eğlenceliydi.

Oyunun müzikleri akılda kalıcı olmasa da kullanıldığı yerler için oldukça uyumluydu. Modellemeler ve sanat tasarımında oldukça iyi bir iş başarmışlar. BL ve Telltale’in cellshade grafikleri oldukça ahenkli bir şekilde çalışmışlar.

Oyuna puanım 8/10. Oynamaktan ve oynamış olmaktan büyük keyif aldığım bir yapım oldu.

Star Wars: Knights of the Old Republic

İlk piyasaya sürülme tarihi: 19 Kasım 2003

Geliştirici: BioWare – Aspyr

Tür: RPG

Platform: PC

Oynama Tarihi: 25 Mart 2017 – 24 Mart 2020

Star Wars: Knights of the Old Republic, 36 saat 23 dakikalık bir oynanış sonunda maksimum levela ulaştırdığım Dandon Stari adlı karakter ile Light Side senaryosunda finale erdi.

Knights of the Old Republic çok uzun süre önce başladığım ancak hikayenin büyük twistinin spoilerını öğrendiğim için içimdeki oynama isteğini kaybettiğim birçok oyundan yalnızca bir tanesiydi. Son birkaç aydır oyuna sık giriş yapmam neticesinde hikayeyi öyle ya da böyle bitirme kararı aldım.

Hikayeye geçmişini hatırlamayan custom bir karakter ile başlıyoruz. Oyunun finaline ulaştığım bu savedeki karakterimi Scoundrel yani DEX odaklı bir karakter açtığımı unuttuğum için Feat ve Skillleri hep yakın dövüşçüymüşcesine verip durdum. Oyun boyunca beni çıldırtacak derecede bir zorlukla karşılaşmamış olsam da Soldier başlangıç sınıfı ile giriş yapmış olsaydım gözüm kapalı oynama şansım olabilirdi. Öyle ya da böyle bitirdiğim için bu mesele pek önem arz etmiyor.

Hikaye boyunca ekibime katılan 8 farklı karakter içinde kişiliğini ve öyküsünü en beğendiğim karakterler Bastila, Carth ve Mission idi. Juhani ve Jolee ile de çokça vakit geçirmeme rağmen önceki bahsettiğim üçlü kadar bağ kuramadım. Taris’ten beri benimle birlikte olmaları da bunun nedenlerinden biri olabilir.

Peace is a lie. There is only Passion.
Through Passion, I gain Strength.
Through Strength, I gain Power.
Through Power, I gain Victory.
Through Victory, my chains are Broken.
The Force shall free me.

Sith Code

Revan ve Bastila’nın hikaye boyunca yapılan konuşmalar ve seçimler sebebiyle yakınlaşmasının Jedi Code’a aykırı oluşu, ve bunun finalde Bastila’yı ikna ederken hem bir silaha hem de avantaja dönüşebiliyor olması oyunun iyi kurgulandığının bir kanıtı olarak ileri sürülebilir.

Büyük twistten haberim olmasa Malak ile olan ilk karşılaşma sonrasında şaşkına dönebilirdim. Bu her ne kadar benim hikaye deneyimimi baltalamış olsa da, oyunun mekaniksel olarak sunduğu tecrübeyi hiç ama hiç etkilemedi. Kotor’un oynanışı sıra tabanlı bir RolePlaying sistemi üzerine kurulmuş. Bu yarı-hareketli dövüşleri beni son derece tatmin etti.

Yan karakterlerin kendi görevlerinden bahsetmem gerekirse bazılarının questline’ını sonuna kadar götürmeye erindim. Bazı yan öyküleri her ne kadar sonuca ulaştırmak istemiş olsam da eski bir oyun olmanın getirdiği ‘düşünülmemiş’ olasılıklar nedeniyle tamamlayamadım. Bunun örneklerinden biri Carth’ın oğlu Dastil’i ikna etmek için gerekli kanıtı sunma fırsatı bulamadan tüm Sith Akademisi’nin saldırıya geçmiş olmasıydı. Veya Manaan’da suyu zehirlediğimiz için gezegenden sürgün edilmemiz Juhani’nin orada devam eden öyküsünü tamamlamama engel oldu.

Oyunda beni havada bırakan en büyük şey final oldu. Malak’ı yendikten sonra Star Forge’dan kaçıyoruz. Sonra Jedi Konsülü bizi evrenin kurtarıcısı ilan ettiği bir tören düzenliyor. Karakterlerimiz, onlara tezahürat yapan kalabalığa dönüp bakarken daralan daire şeklindeki klasik SW kapanışı gerçekleşiyor ve oyun sona eriyor. Ben bundan mutlu olamadım. Bağ kurduğumuz ekip arkadaşlarımızla kısa konuşmalar ve vedalaşmalar yaşayıp bu töreni seyretseydik daha iyi olabilirdi. Bastila ve Revan’ın aşklarını, tören öncesi veya sonrasında geçen bir cutscene ile gösterebilirlerdi. Böyle çok kuru ve acele bir kapanışa zorlamışlar gibi hissettirdi.

Oyuna puanım 8.5/10. İçimde Star Wars Legends’a dalma isteği uyandırdı. Belki ilerleyen günlerde SW çizgi romanlarına giriş yaparım. Oyunun müstakbel remake projesinde finali elden geçirmelerini dilemek dışında elimden bir şey gelmiyor. Her şeye rağmen oldukça başarılı bir RPG oyunuydu.