Orijinal Adı: Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014)
Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Türü: Drama – Romantik
İzlenme Tarihi: 22 Eylül 2024
Final sahnesi ile ünlü olan bu filmi çok uzun zamandır izlemeyi planlıyordum. Ancak birçok yapımda olduğu gibi Müzeyyen de zihnimin bir köşesinde saklı halde durmaya devam ediyordu. MUBI sağ olsun yerli yapımlar arasında gösterimde neler var diye bakarken birden buna rastladım ve bunu izlemek için bir işaret saydım.
Hikayeyi bu kadar beğeneceğim aklıma gelmezdi. Türk seyircisine dayatılan ağır ajitasyon dolu yapımlardan biri zannederdim. Hiç de öyle değilmiş. Zaten böyle olmadığının bir diğer işareti de herkesin final sahnesini bilip hiç kimsenin filmi gerçekten izlememesinden de anlaşılabilirdi. Ancak üzerine pek mesai harcamamıştım.
Velhasıl Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları harika oyunculuk sergilemişler. Ben gereksiz veya yapay bulduğum hiçbir sahne ile karşılaşmadım. İki oyuncu da kameranın karesine adım attıkları her sahneyi boydan boya doldurmayı başarmışlar.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 17 Kasım 2020 (6 Kasım 2012)
Geliştirici: 343 Industries
Tür: FPS
Platform: PC (Xbox 360)
Oynama Tarihi: 17 Eylül 2024 – 21 Eylül 2024
Halo 4 senaryosu 6 saat 48 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Halo 4, Reach’in seriye kazandırmış olduğu devrimsel ‘koşma’ mekaniğini kalıcı hale getirmeyi başarmış. Master Chief’in shift tuşu ile koşmasını sağlayabilmenin beş oyun sürmüş olması da gerçekten hayret verici.
Oyunda yer yer kullanabildiğimiz camouflage, jetpack, hologram, hardlight shield ve autosentry abilitylerimiz mevcut. Shield ve autosentry Halo 4 ile birlikte seriye dahil edilen yetenekler olmuş. Ayrıca Promethean vision adı verilen bir termal görüş modu da vardı. Ancak bu temel özelliklerin her oyunda tane tane ekleniyor olması Halo serisinin en büyük zayıflığı diyebilirim.
Senaryo modunun en sevdiğim kısmı Cortana oldu. Bir yapay zeka olmasına rağmen en insani duygular ve tavırlar sergileyen Cortana bu oyunda idi. Yeri geldi Master Chief’e adı olan John ile seslenip duygusal anlar bile yaşattı. Finali biraz daha uzun ve duygu yüklü yapsalar bir AI için göz yaşı bile dökebilirdik.
Filmi yıllar önce ‘comb the desert’ sahnesi ile keşfetmiştim. Ancak dikkatimi çeker çekmez izleme sırama koymadım. Öylece aklımın bir köşesinde durmaya devam etti.
Prime Video’dan iki hafta içinde çıkacağını öğrenince hemen izlemeye karar verdim. Eğlenceli bir filmdi. Ağırlıklı olarak Star Wars ve Star Trek göndermeleri vardı. Ancak araya Krull, Prince Valiant, The Bridge on the River Kwai ve Planet of the Apes serpiştirmeyi de ihmal etmemişler.
Bir sonraki gece Mısır’a yolculuğa çıkacağım. Gün içinde aldığım kötü haberlerin üzerine kütüphane maceramı yarıda bırakmıştım. Günü bitirmek için Türkiye-İzlanda maçı dışında bir şeyler yapmayı planladım. Bu seçenekler arasında en ideali uzun zamandır izlemeyi ertelediğim The Prince of Egypt oldu.
Çocukken izlediğimde de çok beğenmiştim. Benim için özel olan animasyon filmlerinden biriydi. CD’si de vardı ve onlarca defa izlemişimdir. Bugün tekrar izlerken bazı sahnelerin ardından ne gerçekleşeceğini hatırlamış olmak beni çok mutlu etti.
Dini öyküler arasında en sevdiğim öykü Mısır’dan Çıkış yani Musa anlatısıdır. Bu kadar seviyor olmamın sebebi muhtemelen bu animasyonun kaliteli kurgusu ve çizim stilinden kaynaklanıyordur. Yoksa çocuk kafamla tüm hikayelerin giriş-gelişme-sonuçlarını yan yana koyup olumlu olumsuz yönlerini dökme gibi bir girişimim olmadı. Her şey doğal yolla maruz kalmaya bağlı olarak gelişti.
Esere puanım 8.5/10. Muazzam bir yolculuk, eşsiz bir öykü.
Orijinal Adı: 悪は存在しない (Aku wa Sonzai Shinai) (Evil Does Not Exist) (2023)
Yönetmen: Ryûsuke Hamaguchi
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 7 Eylül 2024
Hamaguchi sinemasına hiç hakim değilim. Kendisinin izlediğim ilk filmi Evil Does Not Exist oldu. Bu filmin varlığını da başka bir filmin gösterimi öncesinde çıkan fragman sayesinde öğrenmiştim.
Fragmanda beni cezbeden doğanın dinliği ve sakin kırsal yaşam sahneleri olmuştu. Esasında filmi niye izleme kararı aldığım konusunda bir hayal kırıklığına uğramadım. Birebir fragmanın vaat ettiği şeyleri içinde buldum. Hatta fazlasıyla… Gerçekten fazlasıyla vardı.
Filmin finali bende pek oturmadı. Bu saat gece 2 olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Ancak yaralı bir geyiğin saldırganlığı veya yavrusunu korumak için insanlara saldırabileceği konusunda foreshadow yapılmıştı. Geyiklerle ilgili bir sahne elbette şaşırtıcı olmadı. Benim kafamda bir türlü oturtamadığım olay ise cinayet teşebbüsü oldu. O eylemin nasıl gerçekleştirildiğini gerçekten anlamadım.
Vagabond mangasını bitirdiğim zaman da belirttiğim gibi Vinland Saga son dönemlerin en popüler üç seinen mangasından biri. Şu an bu üçlü için ‘the big three’ yakıştırması yapılıyor.
Bizim devrimizdeki big three’si shounen krallarından oluşuyordu. Bugün büyük üçlü diyince Berserk, Vinland Saga ve Vagabond’un akıllara gelmesi hoşuma gitmiyor desem yalan olur. O zamanlar Fairy Tail’in eklenmeye çalışılması gibi ben de bu güncel üçlüye dördüncü olarak Kingdom’ı dahil etmek isterim. Ancak bu başka bir günün konusu.
Vinland Saga şarap gibi yıllandıkça daha da güzel ve ilginç gelmeye başladı. Mangasını okumaya 22 Aralık 2017’de başlamıştım. Yedi sene önceki ben ve bugünkü ben arasında dağlar, denizler kadar fark var. O dönem okusam bugünkü kadar beni etkilemeyebilirdi. Zorlu bir dönemimde bu hikayeye hak ettiği değeri gösteremeyebilirdim. Ancak bugün gönül rahatlığı ile bu öyküyü değerlendirebiliyor ve üzerine konuşabiliyorum.
Thorfinn (Thorsson) babasının katilini öldürmeye yemin etmiş hırçın bir çocuk olarak başlıyor yolculuğuna. Bu yolculukta babasını katleden Askeladd ile bir iş birliği içine de giriyor. Onlar arasındaki bu ortaklığın birbirlerine karşı duydukları nefretin üstünde duruyor olması okuru ve seyirciyi hipnotize ediyor. Thorfinn’in Askeladd’ı düştüğü her zor durumdan kurtarırken asıl motivasyonu onu en iyi halinde alt edip babasının intikamını alabilmekti.
Tam da bu sebeple bu ikilinin ilişkisini son derece ilginç buluyorum. Ortada affedilmez bir günah olmasına rağmen doğru zaman ve şartların gerçekleşmesini bekleyen bir intikamcı ile onun her hareketini kestirebilen kurnaz ve hırslı bir adamın çekişmesi.
Günün sonunda ilişkilerinin sürüklendiği nokta Thorfinn için bir katarsis görevi göreceğini öngörüyorum. Kendi elleriyle hayatına son verip babasının intikamını almak için yanıp tutuşan bir gencin tüm öfkesini ve nefretini içinde tutarak hayatını sürdürmek zorunda kalması benzersiz bir karakter gelişimine neden olacaktır. Bunun için ikinci sezonu izlemeyi ve ardından da mangaya geçiş yapmayı sabırsızlıkla bekliyorum.
RoboCop konsept olarak hemen hemen herkesin bildiği bir olay olsa da yeni neslin pek izlediği bir eser olduğunu düşünmüyorum. 2014 senesinde seriye bir remake yapım ile ekleme yapmış olsalar da popülerliğine fazla katkı sağladığını söyleyemem.
Her ne kadar orijinal film serisi pek medya görünürlüğüne sahip olmasa da RoboCop karakter olarak son derece tanınan bir figür. Bu sebeple de aklımın hep bir köşesinde filmini izleme düşüncesi vardı. Prime Video’dan üç gün içinde çıkacağını görünce izleme kararı aldım.
Filmin robotik aksiyon sahnelerinin stop motion çekim tekniği ile yapılmış olması bana çok tatlı geldi. Günümüzde her sahneye CGI basıp geçtikleri için 2010lar öncesinin tekniklerini gördükçe keyfim yerine geliyor, nostaljik duygulara kapılıyorum.
Filmin karakter ve mekan tasarımlarını ilginç bir şekilde Virtua Cop’a benzettim. 1994 senesinde ilk oyunu ile çıkış yapan Virtua Cop serisi çocukken ayıla bayıla saatlerimi harcadığım eserlerden biriydi. Fabrika, hangar ve araçla kovalama sahnelerine, RoboCop’un tank kontrollerini andıran nişan alma metodu da eklenince görüntüler zihnimde birer birer eşleşmeye başladı.
Elbette RoboCop filmleri Yu Suzuki’ye ilham olmuştur. Ancak birebir aynısı olduğunu düşünmüyorum. Eski bir filmi izlerken, kendi geçmişimdeki benzer manzaralara yolculuk ettim. Olan sadece bu.
Bugün yazın son günü. Sosyal medyaya girmem ile bugünün tarihini fark etmem bir oldu. Çünkü herkes Trier’in Oslo Üçlemesi’nin ikinci halkası olan bu yapım üzerinden paylaşımlar yapmaktaydı. Ben de izleme sırasının geldiğini düşünerek filmi izlemeye başladım.
Filmin başrolündeki uyuşturucu bağımlısı genci canlandıran Anders Danielsen Lie benim için Norveçli Nejat İşler’dir. Adamın her oynadığı filmdeki hali, tavrı, modu beni inanılmaz bayıyor. Gözümde birden gecenin ilerleyen saatlerinde tavan yapmış promili ile kameralara demeç veren Nejat İşler canlanıyor. Buna bir türlü engel olamıyorum.
Hikaye güzel miydi? Senaryosunun ilginç hiçbir yanı yok. Çekimler hoşuma gitti mi? Takibi oldukça akıcı bir kamera kullanımı mevcuttu. Diyaloglar derin miydi? Benim için filmden akılda kalıcı tek an hayatta neler beklediğini anlatan isimsiz bir figüranın bulunduğu kafe sahnesiydi.
Murakami’nin en sevdiği romanlardan biri olduğunu öğrenince hemen okuma listemde ileriye aldım Gatsby’yi. Sanırım beklentim bu sebeple epey yükselmişti.
Ben hikayeye başlarken kitabın oldukça akıcı bir dile sahip olduğunu gördüm. Ara vermeden hızla devam ettim. Üç gün içinde romanı bitirmiş oldum. Fakat Murakami’nin tam olarak neden bu kadar beğendiğinden emin olamadım.
Jay Gatsby karakteri direkt Amerikan Rüyası dediğimiz o bal tuzağının vücut bulmuş halidir. Fakir ve önemsiz bir aileden çıkıp kendi kendini inşa eden disiplinli bir karakter olan -gerçek kimliğiyle- Jimmy Gatz, bir sevda uğruna tüm inşa ettiği dünyanın yıkılmasına neden oluyor.
Bu durum bir okur olarak benim sinirimi bozmuş olsa da kendi elleriyle felaketini getiren insanların gerçek hayatta da bolca bulunduğunu bilmek beni tekrar bazı gelişmeleri hatırlamak konusunda faydalı oldu.
Orijinal İsim: En agosto nos vemos (Until August) (2024)
Yazar: Gabriel Garcia Marquez
Okuma Tarihi: 17 Ağustos 2024 – 24 Ağustos 2024
Garcia Marquez hayranı bir insan değilim. Büyülü gerçekçilik ve genel hatlarıyla Latin Amerika edebiyatını severim. Ancak bu hikayeyi pek Marquez tarzı gibi düşünemedim.
Hikaye her sene Ağustos ayında annesinin mezarının bulunduğu adayı ziyaret eden bir kadının orada evli ve iki çocuk sahibi olduğu hayatini bir kenara bırakarak kaçamak yapma serüvenini konu alıyor. Ana karakterin kendi kendisini bu çukura sürüklemesi bana çok olası bir durum gibi gelse de olayın kendisini rahatsız edici buldum. Bu sebeple de romanı bir an önce bitsin diye okudum.
Başlangıç tarihim daha erken olsa da hikayeyi aslında son üç gündür okuyorum. Öncesinde sadece birkaç kelime okuyup giriş yaptım.
Hayatımın şu anki hareketli dönemini biraz bu tarz kısa eserlerle geçirmeyi düşünüyorum. Uzun zamandır yoksun olduğum okuma alışkanlığımı tekrar geri kazanmaya çabalıyorum. Umarım en kısa zamanda planlarımı gerçekleştirmeyi başarabilirim.