Rezervuar Köpekleri

Orijinal Adı: Reservoir Dogs (1992)

Yönetmen: Quentin Tarantino

Türü: Suç – Gerilim

İzlenme Tarihi: 4 Şubat 2023

Tarantino’nun en ünlü filmini izleme sırası yaparken en sona koymuş olmam size garip gelebilir. Durup düşününce bana da tuhaf geliyor. Sanki çok önceden bunu izlemiş olmalıymışım gibi hissediyorum. Yine de doğru anı buymuş ki şimdi seyretmişim. Buna çok takılmamak en iyisi.

Hikaye başarısızla sonuçlanan bir mücevher dükkanı soygununu konu alıyor. Soygunun başlangıcında bir polis baskını yemeleri sonucunda dağılan 6 kişilik hırsız ekibinin sığınaklarına geri dönmesi sonrasında aralarından kimin köstebek olduğunu anlamaya çalışması ile ilerliyor.

Hikayeye dair herhangi bir spoiler almadığım için öncelikle kendimi tebrik ediyorum. Ardından da 30 seneyi devirmiş bu filmin beni seyrederken bir an olsun sıkmamış olmasını takdirle karşılıyorum. Ayrıca belirtmem gerekiyor Tarantino’nun en doğal akan diyalog yazımı bence bu filmde Steve Buscemi’nin Mr. Pink’i ve Tim Roth’un Mr. Orange’ı izlerken en keyif aldığım performanslardı.

Puanım 7.5/10. Film benim nezdimde Inglourious Basterds, Kill Bill ve The Hateful Eight’ten sonraki en sevdiğim Tarantino yapımı film olma şerefine erişti.

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At

Orijinal Adı: The Boy, the Mole, the Fox and the Horse (2022)

Türü: Kısa – Aile

Stüdyo: Bad Robot Productions

İzlenme Tarihi: 4 Şubat 2023

Ben her masalın gerçek dünyadaki olaylarla analojik bir benzerlik kurduğunu düşünen insanlardanım. Küçük Prens başta olmak üzere modern dönemde yazılan çocuk masallarının arkaik dönemlerden taşınarak gelen atalarına kıyasla daha fazla hayat dersi barındırdığını söyleyebiliriz.

Charlie Mackesy isimli yazarın 2019 yılında kaleme almış olduğu bu masal kitabı, 2022 yılında otuz dakikalık bir animasyon filmine uyarlandı. Sosyal mecralarda da sık sık alıntısı yapılan bu duygusal yolculuğun dikkatimi çekmemesi imkansız olurdu.

Filmin kendine has bir çizim stiline sahip olmasının yanında, seslendirme sanatçılarının sergilediği performansın öykünün durağan melankolisine ciddi bir katkı yaptığını da belirtmeliyim. Müzikler konusunda pek akılda kalıcı bir parça ile karşılaştığımı söyleyemesem de karakterlerin ruh halini oldukça iyi yansıtan atmosferik tınılardan yararlanılmış.

Esere puanım 8/10. Kısa yapımların işledikleri duygusal yoğunluğu izleyiciye aktarma konusunda zorluk yaşadığını hep söylesem de yönetmen Peter Baynton bu işin altından çok iyi kalkmış. Tebrik ediyorum.

Kemikler ve Her Şey

Orijinal Adı: Bones and All (2022)

Yönetmen: Luca Guadagnino

Türü: Drama – Korku – Romantik

İzlenme Tarihi: 4 Şubat 2023

Oscar ödül töreninin gerçekleşmesine daha bir ay varken 2022 içerisinde çıkış yapmış gözüme kestirdiğim yapımları fırsat buldukça izlemeyi planlıyorum. Sinema konusunda oldukça verimli bir yıl olduğunu söyleyebilirim. Henüz Best Picture adaylarının hepsini izlememiş olsam da sinemaseverlerin filme doyduğunu anlayabiliyorum.

Bones and All izlemeye başlarken Badlands kıvamında bir yapımla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Hatta benzer bir renk paletine sahip oldukları için Terrence Mallick’in filminin ruhani bir yeniden yapımı olabileceğine dair düşüncelere sahiptim. Ancak Guadagnino’nun hiç de öyle bir niyeti olmadığını ilk üç dakika içinde anlayıverdim.

Filmin dahil edildiği kategorilerden birinin korku olduğunu bilmeme rağmen hiç öyle beni rahatsız edecek oranda bir şiddet mevcut değildi. Bu bir şikayet değil elbette, son derece mutlu oldum bu kararın alınmış olmasına. Filmin sahip olduğu vahşet düzeyi oldukça düşük. Yine de işlediği konuyu çok yavan ve sıkıcı buldum. Kadroda Timothee yer almıyor olsa dönüp ikinci kez bakmazdım bile.

Filme puanım 6/10. Lee karakterinin ortaya çıkmasına değin geçen 20-25 dakikalık süreci atlatabilirseniz film geri kalanında bir şekilde kendisini izletmeyi başarıyor.

Türkiye’de Caz

Orijinal Adı: Jazz in Turkey (2013)

Yönetmen: Batu Akyol

Türü: Belgesel

İzlenme Tarihi: 29 Ocak 2023

Yoğun bir haftayı geride bırakırken daha yoğun bir serüvene adım attığımı fark ediyorum. Yorucu hafta sonu mesailerimi ruhuma iyi gelecek caz tınıları ile telafi etmek istedim. Bunun için Bobby Hackett dinlemek yerine cazın Türkiye’deki gelişimine dair hazırlanmış bir belgesel izlemeyi tercih ettim.

Belgesel esasında iyi hazırlanmış. Eski afişler ve fotoğraflar ile dönem konserlerine ve etkinliklerine dair ellerinden geldikçe materyal sağlamaya çalışmışlar. Ancak benim kafam çok dolu olduğu için ve birkaç oturuşta parça parça devam ederek tamamlayabilmem nedeniyle belgeselin sunduğu bilgilerin çoğundan faydalanamadım.

Belki bir ara sakin kafayla tekrar izlerim. Şu an ise böyle bir derlemenin var olduğunu bilmek bana kafi geldi. İlgisi olan insanların bakmasında fayda gördüğüm bir çalışma olmuş.

Initial D Second Stage

Seri Çıkış Tarihi: 15 Ekim 1999 – 21 Ocak 2000

Türü: Aksiyon – Yarış – Drama – Seinen – Spor

Bölüm Sayısı: 13

İzlenme Tarihi: 21 Ocak 2023 – 22 Ocak 2023

Neredeyse tam iki senenin ardından Initial D’ye dönüş yaptım. Bir süredir arabalara karşı ilgimi tekrar kazanmış haldeydim. Bu sebeple beni daha da heveslendirecek içerikleri tüketmeye meyil gösteriyordum. Initial D’ye devam edip hikayenin sonuna ulaşmayı çok istiyor olsam da kendimi bir türlü ikna edememiştim. Ancak cumayı cumartesiye bağlayan gece birden kendimi ikinci sezonun ilk bölümü izlerken buldum. Sonrasını hatırlamıyorum.

Binge watch hiç sevdiğim bir metot değildir. Bir eseri tecrübe ederken onu sindirerek ilerlemek daha çok hoşuma gider. Detayları incelemek, karakterler üzerinde çıkarım yapmak, arka planları incelemek, diyaloglarda işlenen terimleri araştırmak vs. yapmayı sevdiğim eylemlerdir. Fakat bazı anime dizileri var ki bir sonraki bölüm gelsin diye diye nasıl olduğunu anlamadan finaline ulaşmış oluyorum. Bunlar genellikle spor içerikli yapımlar oluyor. Diamond no Ace, Yowamushi Pedal, Slam Dunk ve Hajime no Ippo’da da bunu yaşamıştım.

Müsabakaların heyecanına kendinizi kaptırdıktan sonra iyi bir shounen/spor animesi izlemek kadar keyif veren bir şey bulamazsınız. Initial D de benim bu en ilkel dürtümü kaşıyıp duran o kıvılcıma sahip. Her yarış bitiminde kısa bir soluklanıyorum. Sonra hemen bir sonraki gelsin istiyorum. Kurgunun bu konuda başarılı olduğunu söylemeliyim. Merak ve heyecan dengesini çok güzel idare etmişler.

Bu sezon Takumi Gunma bölgesi dışından gelen sokak yarışçılarıyla karşılaşıyor. Motor gücü daha yüksek yeni otomobiller ile dolaşan bu yarış çetesinin lideri tarafından tahrik edilen Takumi, memleketi olan Akina dışına çıkıp Akagi’deki bir dağ geçidinde mücadele ederken Hachi-Roku motorunu fazla zorluyor ve yanmasına sebep oluyor. Babasının yeni ve çok daha güçlü bir motor taktığı Trueno’ya alışmaya çalışırken Levin model bir başka Hachi-Roku sürücüsü ile rekabete tutuşuyor. Ona karşı verdiği mücadele sonunda sürüş becerilerinin yeni motor sayesinde daha da cilalandığını gören Takumi’nin özgüveni yerine geliyor. Bu sırada Ryosuke önderliğinde bir All-Gunma yarış ekibi kurulmakta olduğunu öğreniyoruz. Bölgeler arası bir turnuva gerçekleşeceğine dair ipucu yakalarken hikaye bu sezonluk son buluyor.

Sezona puanım 8/10. Yine son derece heyecanlı ve keyifli bir sezondu. Üçüncü sezonu da en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum.

Gri Değil, Siyah: Ankara Rocks!

Orijinal Adı: Black, Not Gray: Ankara Rocks! (2016)

Yönetmen: Ufuk Önen

Türü: Belgesel – Müzik

İzlenme Tarihi: 22 Ocak 2023

Türkiye’de Rock ve Metal müziğin tarihi gelişimine dair daha önce araştırma yapmadım. Bu sebeple yaşadığım ülkenin müzik kültürünün zamanla nasıl evrildiğine dair pek bilgi sahibi olmadığımı söyleyebilirim. Ankara’nın Rock ve Metal müziğin bir kalesi olarak nitelendirildiğini dahi bu belgesel aracılığıyla öğrenmiş oldum.

Günümüzde hala aktif olan ve çoğu gencin bu türe ilgisinin uyanmasına vesile olan maNga’nın Ankara çıkışlı olduğu bilgisine henüz vakıf oldum. Belgeselin sıklıkla yer verdiği 80’ler ve 90’lar Ankarası’nın müzik ortamında beni hayran bırakan bir üretim mevcutmuş. Dr Skull, Hazy Hill, Black Tooth gibi adını bu belgesel sayesinde duyduğum ancak zamanında büyük sükse yaratmış gruplar Ankara’nın üniversite gençliğini peşinde sürükleyen oluşumlarmış.

Hacettepe ve ODTÜ başta olmak üzere Ankara’nın aydın beyinleri bu müziğe gönül vermiş ve son derece organik gelişen bir kimlik ortaya çıkarmışlar. Şehrin ‘gri’ yaftasını ‘siyah’ sıfatıyla ve kentin sıkıcı niteliklerini icra ettikleri sanat ile kalıcı olarak değiştirmeyi başarmışlar.

Neden başka bir şehir değil de Ankara’da böyle bir ortam oluştu sorusunun cevabı olarak birkaç fikir ortaya sürülebilir. 80’ler Türkiye’si muhtıralar ve darbeler ile birlikte anılan son derece baskıcı bir dönem olmasına rağmen şehrin başkent olması sebebiyle diplomat, konsolos ve elçi çocuklarını da barındırıyordu. Yurtdışında edindikleri kültürel materyalleri Ankara’da arkadaş oldukları gençlerle paylaşmaları ile ülke içinde erişimi kısıtlı olan bu alt kültürün bir şekilde kitlelere ulaşması sağlanmış olabilir. Bu benim teorim olmakla birlikte mümkün olması da en muhtemelen senaryo olarak gözüküyor.

Türkiye’nin ve özellikle Ankara şehrinin müzik geçmişini öğrenmek isteyenler için son derece faydalı bir belgesel. İçeriğe görsel katkıyı en çok Hazy Hill sağlamış olsa da bana yeterli gelmedi. Dönemin imkansızlıklarına rağmen diğer gruplardan da vlog benzeri görsel ögeler toplanabilseymiş ne muazzam bir iş olurmuş diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.

Narın Rengi

Orijinal Adı: Sayat Nova (The Color of Pomegranates) (1969)

Yönetmen: Sergei Parajanov

Türü: Biyografi – Drama – Tarihi

İzlenme Tarihi: 21 Ocak 2023

Sayat Nova Transkafkasya’nın en ikonik şahsiyetlerinden biridir. Gerçek adı Harutyun Sayatyan olan bu şair Tiflis doğumlu bir Ermeni’dir. Eserlerinin çoğunu da Azerbaycan Türkçesi ile yazmış olması onu bugünün şartlarıyla düşündüğümüzde gerçekten sıra dışı kılıyor.

Retrospektif bir bakışla tarihi incelediğimizde bu durum her ne kadar imkansız gibi gelse de geçmişte insanlar ‘millet’ kavramına dil ve renk olarak bakmıyorlardı. Onları birbirinden ayıran en temel özellik dini inanışlarıydı. Onun ötesindeki hiçbir şey hiçbir toplum tarafından önemsenmezdi. Yine de birden fazla dil bilmek 18. yüzyıl şartlarında halk nezdinde pek yaygın bir şey değildi.

“I hear calls of homecoming and hope, but I am weary. Who has spread all this sorrow upon this old and weary earth?”

Şarkılarını ve şiirlerini Ermenice, Gürcüce, Azerice ve Farsça kaleme almış olması Sayat Nova’yı bölge halkları arasında kardeşlik ruhunu yansıtan bir sembol konumuna getirmiştir. Böyle tarihi figürler Sovyet ulusunun birlik ve beraberliğini pekiştirmekte sıkça kullanılmıştır. Bu sebeple 1969 yılında çekilen bu film Sovyet yönetimi tarafından başlarda desteklenmiş ancak sonrasında Parajanov’un sıkça yer verdiği dini temsiller ve simgeler nedeniyle sansüre uğramıştır.

Filmin hemen hemen her sahnesi bir tiyatro kaydı havasında düzenlenmiş. Tableau vivant metoduyla Jodorowsky sayesinde tanışmış biri olarak bu yapımı izlerken de sinema dilini sürekli onun stili ile kıyasladım. İkisinin de sahne kurulumu çok kuvvetli olmasına karşın Parajanov’un filmde işlediği Ermeni kültürünü yansıtan ögeler ve motifler bana seyretmesi çok daha keyifli ve otantik bir iş hissiyatı verdi.

“The bread you gave was beautiful,
but the soil is more than beautiful.
Let me go and turn to earth.
I am weary, I am weary.”

Esere puanım 7/10. Deneyim edilmesi gereken hoş bir tecrübeydi.

True Detective

Seri Başlangıç Tarihi: 12 Ocak 2014

Türü: Suç – Drama – Gizem

___

Sezon Sayısı: 1/?

Bölüm Sayısı: 8

Çıkış Tarihi: 12 Ocak 2014 – 9 Mart 2014

İzlenme Tarihi: 10 Ocak 2023 – 17 Ocak 2023

Uzun yıllar boyunca Amerikan korku edebiyatının Poe ile başlayıp, Lovecraft ile genel hatlarını aldığı düşüncesine sahiptim. Yaklaşık 3 yıl önce, bir arkadaşımla yaptığım sohbet sırasında The King in Yellow isimli bir eserden bahsetmişti. Kendisi de okumamış olmasına rağmen bu eserin Poe ile Lovecraft isimlerinin ağırlığı altında ezildiğini ve arada kalmış bir korku öykü derlemesi olduğunu anlatmıştı. Kıyıda köşede kalmış, niche eserleri sahiplenmek gibi bir huyum olduğu için bu kitap ilgimi çekmişti.

Orijinal eseri okumamış olsam da ondan esinlenen bir yapımı izlemeyi uzun zamandır planlıyordum. Bu yapım da True Detective ilk sezonundan başka bir şey değildi. The King in Yellow öykülerini birebir uyarlamalarını beklemiyordum elbette. Yine de Cthulhu temalı eserlerde olduğu gibi dizide de Robert W. Chambers’ın yaratmış olduğu korku unsurunun nasıl işlendiğini merak ediyordum.

Blogtaki yazılarımın miktarından da anlayacağınız üzere pek dizi takip eden biri değilim. Benim bir diziye başlamam kolay olsa da genelde ikinci veya üçüncü bölümde bırakırım. Prodüksiyon kalitesinin düşüklüğü, inandırıcılıktan uzak kötü oyunculuklar ve hiçbir zaman sinemanın tutarlılığını veremeyen kurguları bahane gösterip ortamı terk ederim. Bir dizinin sonunu getirebilmem için bu saydıklarımın hepsine sahip olan bir iş ile karşılaşmam gerekiyor. True Detective de tam olarak onlardan biriydi.

Rust Cohle tam anlamıyla gerçek bir sinema karakteridir. Bir dizide başrol olması her ne kadar canımı sıksa da kalitesinden hiçbir şey götürmüyor. Matthew McConaughey zaten sevdiğim bir oyuncuydu, canlandırdığı bu karakter ile birlikte gözümde çok daha yüksek bir noktaya ulaştı.

Dizinin genel atmosferini çok beğendim. Cinayet davasının üstünü örten o gizem perdesi her sahnede buram buram hissediliyor. Sinematografik olarak bu kadar güçlü olmasa belki beni yakalayamayabilirdi. İlk bölümden son bölüme değin işçilik çizgisini bir tık dahi aşağı düşürmeden gerçek bir sinema filmi kalitesinde eser ortaya çıkarılmış. Işık yönetimi, kadraj düzenlemesi, mekan tasarımları ve elbette tekinsizlik hissini en iyi şekilde veren müzik tercihleriyle harika bir dizi meydana getirilmiş.

Sezona puanım 9/10. Diğer sezonları izlemek konusunda biraz kararsızım. Uygun ruh haline girebilirsem belki bir gün izlerim.

Pan’ın Labirenti

Orijinal Adı: El laberinto del fauno (Pan’s Labyrinth) (2006)

Yönetmen: Guillermo del Toro

Türü: Drama – Fantastik – Savaş

İzlenme Tarihi: 15 Ocak 2023

Korku unsuru içeren her türlü filmden uzak kalmak gibi bir huyum var. Bu durum benim korkmamdan ziyade bu içeriği tüketmekten keyif almamamdan kaynaklanıyor. Pan’ın Labirenti ben çocukken TV’de sık sık gösterilen bir yapımdı. Ancak ben gözleri olmayan soluk benizli yaratığın tasarımından rahatsız olduğum için bu filmi her gördüğümde kanalı değiştirirdim.

Birkaç hafta önce buluştuğum bir arkadaşım ile sohbet ederken konu mitoloji içerikli filmlere gelmişti. Hangi tanrı ve tanrıçaları sevdiğimizden bahsederken, kendisinin Pan’ı çocukken mitolojik babası olarak seçtiğini ve ona olan sempatisinin bu film ile başladığını söyledi. Ben de bu iddialı sözü üzerine filmi izlemeye karar verdim.

Tarih ve mitoloji ile ilgilenen biri olmama rağmen bu filmi izlememiş olmaktan dolayı çok utandım. Filmin arka planında İspanya İç Savaşı olduğunu biliyor olsaydım çok daha önce seyrederdim. Hikaye Falanjist bir subayın Cumhuriyetçileri yakalamak için görevlendirildiği kırsal bir bölgede geçiyor. Subayın üvey kızı Ofelia, Falanjistlerin karargahını kurdukları ormanda dolanırken pagan ögeleri içeren terkedilmiş bir mekan buluyor. Burada Faun ya da Yunanların ona verdiği isimle Pan ile karşılaşıyor.

Pan yeraltı dünyasının prensesini aramakla görevlendirildiğini ve Ofelia’nın da kayıp prensesin reenkarnesi olduğunu söyler. Dolunay olmadan evvel Ofelia’nın yeraltı dünyasına ulaşan portalı açması gerektiğini belirtir. Bunun gerçekleşebilmesi için ona üç görev verir. Doğaüstü mekanlara giden Ofelia bu görevleri yerine getirmeye çalışırken gerçek dünyada da Falanjist-Komünist çarpışması sürmektedir.

Alice Harikalar Diyarı’nda tadında fantastik bir öyküyü, ideallerin çarpıştığı bir iç savaş ortamına taşımak ilginç bir fikir olmuş. del Toro’nun tasarım kararlarını çok başarılı buldum. Yaratıkların kostüm ve makyajlarına ek olarak büyülü mekanlar ortaya çıkarmak konusunda da oldukça iyi bir iş çıkarmış. Yine de Ofelia’nın donuk oyunculuğu beni yer yer öykünün ciddiyetinden koparttı.

Filme puanım 7.5/10.

Saksı Olmanın Faydaları

Orijinal Adı: The Perks of Being a Wallflower (2012)

Yönetmen: Stephen Chbosky

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 15 Ocak 2023

Yirmi altı senelik ömrüm süresince kendimi yeterince tanıdığımı düşünüyorum. Sevdiğim şeyler konusunda net olabiliyor ve gerektiğinde mantıklı açıklamalarını dahi yapabiliyorum. Hoşuma giden eserler içerisinde en sevdiğim temanın ‘coming-of-age’ olduğuna uzun bir süredir eminim. Bu anlatım türünde beni en çok etkileyen unsur her karakterin bir orijin noktasında yer alıyor olmasıdır. O noktadan ayrılıp birbirinden farklı türlü rotalara girebileceklerdir. Genç olmak, önüne seçeneklerin sunulması, hayatına bir yön verebilme yetisine sahip olmak içimi umutla dolduran ögeler.

Türkçe başlığı aşırı kötü durduğu için orijinal ismiyle bahsetmeyi uygun gördüğüm The Perks of Being a Wallflower izlemek için 10 yıldır beklediğim bir film oldu. Doğru zaman ve uygun duyguları bekliyor olmak bazen beni çok zora sokuyor. Bu takıntımdan bir an önce vazgeçmem gerekiyor. Üzerinde çalışıyorum.

Film, Charlie isimli bir çocuğun ablasının okumakta olduğu liseye başlamasını ve burada geçirdiği bir seneyi konu ediniyor. Patrick ve Sam isimli üvey kardeşler ile tanışan Charlie, berbat geçeceğini düşündüğü lise hayatının birdenbire hareket kazanması ile şaşkına döner. Onların arkadaş grubuna dahil olup kendisinden büyük olan son sınıf öğrencileriyle vakit geçirir. Bu süreçte kendi ilgi alanları, sevdiği ortamlar ve hoşlandığı insanlar hakkında doğru kararlar vermeye çabalar.

Ben filmi bu kadar beğenmeyi beklemiyordum. Açıkçası standart bir Amerikan gençlik filmi izleyeceğim sanmıştım. Eserin son yarısı derin travmalar ve zor kararlar içeren bir bölüm olmuş. Bu yol ayrımlarının işlenmesiyle kurgunun üstüne karanlık bir katman atılmış.

There are people who forget what it’s like to be 16, when they turn 17. I know these will all be stories someday. And our pictures will become old photographs. And we’ll all become somebody’s mom or dad. But right now these moments are not stories. This is happening. I am here. And I am looking at her. And she is so beautiful.

Esere puanım 7.5/10.