Goblin Slayer

Seri Çıkış Tarihi: 7 Ekim 2018 – 30 Aralık 2018

Türü: Aksiyon – Macera – Fantastik

Bölüm Sayısı: 12

İzlenme Tarihi: 7 Ekim 2018 – 19 Kasım 2022

Yayınlandığı dönem aşırı hype yapıldığı için izlemeye başlamıştım. İlk bölümün karanlık atmosferi ve Berserk-vari vahşet sahnelerinin varlığı nedeniyle anime seyircileri arasında epey ilgi çekmişti. Ben de ilk bölümü izlediğimde rahatsızlık duyup, sinirlenmiştim. Bu bir bakımdan eser için güzel bir özellik çünkü seyirci nezdinde kendisini akılda kalıcı kılmış oluyor.

Seriden iki bölüm izledikten sonra Goblin Slayer’ın klişe isekai öykülerinden çok da farklı olmadığını fark edip, devam etmeyi kestim. İyi ki de kesmişim. Son bir haftadır akşamları eve gelip Youtube’da bir şeyler dinlerken veya maç izlerken yan tarafa küçük ekranda açıp kalan bölümlerimi aradan çıkarma kararı aldım. Böylece bugün bu seriye son noktayı koymuş oldum.

Yapıma puanım 5/10. İzlenmeye değecek bir iş değil.

Beni Adınla Çağır

Orijinal Adı: Call Me By Your Name (2017)

Yönetmen: Luca Guadagnino

Türü: Drama – Romantik

İzlenme Tarihi: 13 Kasım 2022

Ben bu filmi yıllardır izlemek istiyordum. Timothee’nin rol alıyor olması nedeniyle hep radarımda olan bir yapımdı ancak bir türlü doğru vakit ve yeri bulup da izleyemedim. Dün ve bugün olmak üzere filmi iki parçaya bölüp izleyiverdim.

Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu duymuştum. Hatta geçen yıllarda bir devam romanı yazıldığına dair bilgi de kulağıma çalınmıştı. Ancak filmin ve kitabın konusuna dair pek bir fikrim olmamıştı. Esere sıfır bilgi ile girdim bile denebilir.

Mekan olarak Kuzey İtalya’nın seçilmiş olması çok hoşuma gitti. Orijinal eserin de burada geçtiğini biliyorum yine de filmin görsel kalitesini artıran en önemli etkenlerden biri bence bu olmuş. Roma döneminden kalma tarihi eserlerin incelenmesi, Hadrianus-Antinous öyküsüne dokundurmalar yapılması hikayenin romantik düzeyine katkı sağlayan unsurlar olmuş.

Filmin özellikle son 15 dakikası duygu olarak çok yoğundu. Elio’nun Oliver’a “Çok zaman kaybettik. Neden daha önce söylemedin?” diye yönelttiği soru benim çok hoşuma gitti. İnsanın kısıtlı zamanının kıymetini bilmesine ve sevdiği insanlarla anılar yaratmaya daha fazla odaklanması gerektiğine dair acı-tatlı bir hatırlatma olmuş.

Esere puanım 7/10. Sizleri bir soruyla uğurluyorum. “Is it better to speak, or to die?”

Mutluluğun Kazanılması

Orijinal İsim: Tahsilu’s-Sa’ada (8.yy)

Yazar: Fârâbî

Okuma Tarihi: 27 Ekim 2022 – 6 Kasım 2022

Mutluluğun Kazanılması ismine aldanıp aldığım bir kitap oldu. Eserin içeriğinin siyaset, hayat yönetimi ve erdem konuları üzerine olduğunu bilmiyordum. Aslında bunu okumam gerektiğini bir arkadaşım söyledi. Sanırım o da okumamış sadece isminden yola çıkarak öneride bulunmuş. Bunun doğrusunu kendisine sormadan asla öğrenemeyeceğim.

Eser hakkında tam olarak bir şey düşünemiyorum. Çünkü sürekli şehirler arası yolculuk yaptığım bir dönemde okudum. Akşamları kafam dolu oluyordu. O yüzden kendimi en sakin hissettiğim vakitlerde okumaya çalıştım. Yine de daha önce hiç düşünmediğim bir konu üzerinde fikir veriyormuş gibi gelmedi. Yalnızca birkaç ifade çok hoşuma gitti. Onlar harici pek aklımda kalacağını düşündüğüm bir eser değil. Mutlaka tarihi süreçteki önemi büyüktür ancak modern bir bireyin bu içerikten etkileneceğine çok da ihtimal vermiyorum.

Kuzeyli

Orijinal Adı: The Northman (2022)

Yönetmen: Robert Eggers

Türü: Aksiyon – Macera – Drama

İzlenme Tarihi: 30 Ekim 2022

Senenin ilk çeyreğinde çıkış yaptığı zaman bu filme karşı çok yüksek beklentim var. Yönetmeninin Eggers olduğunu unutmuşum zaman içinde. Aklımda yalnızca filmin konusunun Shakespeare’in en sevdiği oyunu olan Hamlet‘in gerçek şahsiyeti ile alakalı olduğu kalmış. Yalnızca bu bilgiye dayalı olarak filmi izlemeye başladım.

Film yalnızca Hamlet’in esin kaynağı olan Amleth’i işlemiyor. İskandinav yörelerinde yaygın olan Beowulf anlatısına da göndermeler yapıyor. Hikayenin kurgusal açıdan büyük bir derinliğe sahip olmadığını rahatça söyleyebilirim. Ancak klişe bir konu dahi eğer iyi işlenirse muazzam bir izleti sunabilir. İşte The Northman de tam olarak iyi bir destan yorumlamasının ve klişe bir konuyu nasıl ilgi çekici hale getirilirin örneği.

Eggers paganik ögeleri ve öyküleri nasıl iyi işleyeceğini çok iyi bilen bir yönetmen. Bir gün eğer tiksinmeyeceğimden emin olursam kendisinin çektiği korku filmlerine de göz atmak istiyorum.

Yapıma puanım 8/10.

Zodiac

Orijinal Adı: Zodiac (2007)

Yönetmen: David Fincher

Türü: Suç – Drama – Gizem

İzlenme Tarihi: 29 Ekim 2022

Suç draması tutkunu bir insan olmama rağmen seri katillerin hayatları hiçbir zaman ilgimi çekmemiştir. Bu sebeple de Zodiac Katili’ne dair hiçbir araştırma yapmadım. Yalnızca kimliği net olarak deşifre edilememiş biri olduğunu biliyordum. Hatta geçen sene şifreli mesajlarından birinin daha yeni çözülebildiğinin haberi yapılmıştı.

Arka planını ve önemini çok bilmeme rağmen yine de izleme istedim. Çünkü yönetmen olarak David Fincher ve başrolde de Jake Gyllenhaal bulunuyor. İzlemeye başladım başlamasına da beni bu filmi izleme konusunda devam etmeye ikna eden şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamadım. Film bir noktada akıp gitti. Ben 2.5 saate yakın bir filmi her zaman bu rahatlıkta izleyemiyorum. Seri katili konu alan bir filmin bana bu kadar sürükleyici gelmesi gerçekten şaşırtıcıydı.

Filmin en akılda kalıcı olduğunu düşündüğüm sahne “Kaliforniya’da pek fazla bodrumlu ev bulunmaz” idi. O sahnede Robert Graysmith’i canlandıran Gyllenhaal’ın hem yüz ifadesi hem de beden dili gerçekten dehşete kapılmış bir adam hissini çok iyi veriyordu.

Filme puanım 7/10. İlginç bir atmosferi var bu filmin. Herkesin izlemesi gereken bir yapım.

Senna

Orijinal Adı: Senna (2010)

Yönetmen: Asif Kapadia

Türü: Belgesel – Biyografi – Spor

İzlenme Tarihi: 28 Ekim 2022

İtiraf etmem gerekirse Formula 1 ve diğer motor sporları benim ilgimi zerre çekmezdi. Çok yakın bir arkadaşım otomobil tutkunu ve F1 delisi olmasına rağmen benim bir türlü bu alana ilgi duymaya ikna etme konusunda başarılı olamadı. Bu sebeple ben çoğu yarışçının adını kulak aşinalığı ile biliyor olsam da pistte ve pist arkasında gerçekleşen hiçbir dramadan haberim olmadı.

2021 senesi içerisinde başka bir arkadaş grubumdaki herkes başka şehir ve ülkelerde bulunduğu için genelde Discord üzerinden görüşme yapabiliyorduk. Bu görüşmeleri saat farkını da gözeterek genellikle herkesin müsait olduğu Pazar gününe denk getirmeye özen gösteriyorduk. Ben her buluşmaya katılmasam bile gruptakilerin aktivitelerinden bir şekilde haberim oluyordu. Bu ortak aktivitelerden en önemlisi de ekran paylaşımı yoluyla Formula 1 yarışı izlemekti. Ben her ne kadar keyif alamasam da muhabbetlerinden geri kalmamak için az çok fikir beyan ediyordum. 2021 yarış takvimine İstanbul GP eklendiği vakit bu gruptan biri hevesle yarışı izlemek için bilet aldı. Yarış günü geldiğinde biz diğer üyeler yarışı internet üzerinden takip ettik. O günün heyecanını ve sohbetimize kattığı baharatı fark edince az da olsa bu alana ilgi duymaya başladım. Ancak Formula 1’e karşı mutlak ilgi duyuşumu başka bir olaya borçluyum.

Socrates isimli derginin Youtube kanalını düzenli takip eden seyircilerden biriyim. Yiğit Tezcan’ın 2021 senesinin sonlarına doğru yayınlamaya başladığı Şampiyonların Kahvaltısı isimli serisinin Ayrton Senna bölümü tam da 10 Ekim 2021 yani İstanbul GP’nin yapıldığı güne denk geldi. Yarış sonrası üzerimdeki hype ile birlikte bu programı izlemiş ve Senna’ya karşı sempatim oluşmuştu. Hakkında biraz daha araştırma yapma kararı alınca bu sempatik, alçak gönüllü ve bir o kadar da hırslı adamın karizması karşısında büyülenmiştim. O gün bugündür Ayrton Senna benim en sevdiğim Formula 1 pilotudur.

Bu belgeselin de methini çok duyuyordum. İzlemek ise ancak bugüne nasip oldu. Gerçekten duygusal ağırlığı yüksek bir yapım olmuş. Asif Kapadia isimli yönetmenin diğer biyografik belgesellerine de göz atmayı planlıyorum. Eminim Maradona belgeseli de beni Senna kadar etkileyecektir. Formula 1 seven herkesin bu yapıma bakmasını tavsiye ederim.

Puslu Kıtalar Atlası

Orijinal İsim: Puslu Kıtalar Atlası (1995)

Yazar: İhsan Oktay Anar

Okuma Tarihi: 11 Ekim 2022 – 26 Ekim 2022

Puslu Kıtalar Atlası benim çok uzun zamandır okumayı istediğim bir romandı. Ancak ne gariptir ki hiçbir kitap alışverişimde aklıma satın almak gelmezdi. Bu sebeple okuma eylemim de sürekli ertelenip durdu. Şu an bu kitabı okumuş bir insan olarak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, pişmanım. İhsan Oktay Anar külliyatına çok önceden girmem gerekiyordu. Bu kitabı yıllarca bekletmiş olmaktan dolayı çok üzgünüm.

Romanın kurgusunu takip etmek çok keyifliydi. Hikayelerin her birbirinden bağımsızmış gibi anlatıp sonunda aynı noktalarda buluşturabiliyor olması da son derece zekice idi. Bünyamin’in önce uyku ilacı alıp sonra ölü sanılması, cenaze töreninin ardından uyanıp mezardan çıkması, hortlak gibi dışarıda gezip evine dönmesi, mezardan çıkarken boğazına bir taş parçasının kaçmış olması, Vardapet isimli lağımcı bir Ermeni’nin radarına girip humbaracılık faaliyetlerine katılması için davet edilmesi, Nemçe (Avusturya) ile savaşta Vardapet’i kaybedip bölgeyi terk etmesi, İstanbul’daki babası Uzun İhsan Efendi’nin malına el konulup gözünü kör kulağını sağır ettiklerini öğrenmesi üzerine İstanbul’a yola düşüşü, Anadolu’da dolanırken yüzünü yaralaması, Hınzıryedi aracılığıyla İstanbul dilencileri teşkilatına girişi, Ebrehe isimli Büyük Efendi’nin gözüne girip teşkilatın sırlarına vakıf olmaya çalışması, Kehanet Aynası’nın kıyamet alametleri olan son yedi yıldaki olayları öğrenmesi vs derken tüm hikayeyi özetleyecektim neredeyse.

Esasında yazdığım detaylar yaşanan olayların tek bir karakterin gözünden seyredilen kısımları idi. Aynı olaylara Bünyamin’in üvey kardeşi Alibaz cephesinden baktığımızda karşımızda çocuk yaşında İstanbul sokaklarında eşkıyalık yapan efsanevi Efrasiyab’ı buluyoruz. Yan karakterlerin dahi arka plan hikayeleri son derece keyifli iken bu kurguda sıkılmak hiç de mümkün durmuyor.

Romana dair tek şikayet edebileceğim nokta okumasının biraz zor olması. Ancak bu söz sanatı yapılması veya ağdalı bir dil kullanılmasından kaynaklanmıyor. Ortada gerçekten iyi bir kurgu olduğu için farklı bakış açılarından anlatılan bölümlerin nerede başlayıp nereye bağlandığını iyi takip etmek gerekiyor. Bunun için de kitaba tamamen odaklanıp zihninde sadece öykünün yer alması gerekiyor. Yorgunken veya kafanız doluyken okunabilecek bir eser değil.

Romana puanım 8/10. Anar’ın diğer kitaplarını da ilk fırsatta edinip okumak istiyorum.

Mushishi

Seri Çıkış Tarihi: 23 Ekim 2005 – 19 Haziran 2006

Türü: Macera – Doğaüstü – Gizem – SoL – Seinen

Bölüm Sayısı: 26

İzlenme Tarihi: 14 Haziran 2017 – 18 Ekim 2022

Mushishi de animeyi bıraktığım malum dönemin kurbanların biri oldu. Düzenli anime izleyicisi olduğum dönemde dahi henüz izlemediğim için kendimi kötü hissettiğim yapımlardan biriydi. Seriyi hem merak ediyor hem de aşırı kıymet veriyordum. Tabii bu kadar el üstünde tutuyor olmamın ardından seriyi bir çırpıda bitirmiş olmamı bekleyebilirsiniz ancak iş hiç de öyle olmadı.

2017’de izlemeye başlamış olduğum seriyi telefona atıp sadece 2-3 bölüm izledikten sonra rafa kaldırmıştım. İki sene kadar süren animesiz kuraklık döneminin ardından 2019’da seriye kaldığım yerden devam ettim. Episodik bir anime dizisi olmasından kaynaklı böyle bir karar aldım. Normalde lineer bir hikaye anlatısına sahip bir yapım izliyorsam ve aylar-yıllar sonra seyretmek için dönüş yaptıysam mutlaka eski bölümlere bir göz atarım. Çoğu kez de baştan başlarım.

Her ne kadar 2019’da anime seyretmeye dönüş yapmış olsam da Mushishi’yi bitirmem yine üç senemi aldı. Bunun en büyük sebebi Mushishi’yi alelade bir yapım gibi görmüyor olmamdan kaynaklanıyor. Her bir bölüm bana iyi bir drama vaat ettiği için ben sadece kendimi izleyebilecek ve kaptırabilecek ruh halinde hissettiğimde açıp seyrediyordum. Hal böyle olunca da bitirmem yıllarımı aldı.

Mushishi’yi benim için özel kılan şey kesinlikle ama kesinlikle müzikleridir. Anlattığı öyküler trajik ve duygusal olmasına rağmen çoğu pek felsefi derinlik barındıran hikayeler değildi. Ancak o doğru zamanda sahneye giren soft gitar sesi yok mu kalbimi alıp paramparça ediveriyor birden. Serinin tema melodisine ek olarak duygusal sahnelerde kullandıkları piyano-zil-flüt ağırlıklı müziği benim için en duygusal anime OST’leri arasında diyebilirim.

3. Bölümdeki oni boynuzları çıktığı için kulaklarını kapayan çocuğun hikayesi, Gökkuşağını yakalamak için bir küp ile gezen gencin bölümü, Ginko’nun çocukluğunun işlendiği kısım ve 25. bölümdeki kör gözlerine bulaşan mushi nedeniyle geleceği dahi görebilen kızın öyküsü benim en beğendiğim bölümlerin başında gelmektedir.

Seriye puanım 8.5/10. Her bölümü birbirinden güzel ve özel bir diziydi.

Yedi

Orijinal Adı: Se7en (1995)

Yönetmen: David Fincher

Türü: Suç – Drama – Gizem

İzlenme Tarihi: 16 Ekim 2022

Seven’ı çocukken izlediğimi çok net hatırlıyorum. Hatta koşturmacalı sıradan dedektiflik filmi zannedip izlemeye başladıktan sonra cinayet sahnelerini görünce korkup izlemeyi bırakmıştım. Jenerikteki animasyonlardan başlayıp, Morgan Freeman’ın canlandırdığı tecrübeli dedektif Somerset ile Brad Pitt’in canlandırdığı yeniyetme dedektif Mills’in tanışma sahnesine değin gerçekleşen her şeyi birebir hatırlıyorum. Tabii ki konu benim hafızamın ne kadar güçlü olduğu ile alakalı değil o yüzden filme dönmekte fayda var.

Film New York’a yeni atanan dedektif Mills ile emekliliğinin eli kulağında olan Somerset’in kendilerini bir seri cinayet çizgisinin üzerinde dururken bulmalarına odaklanıyor. Dışarıdan sıradan ve birbirinden bağımsız gibi görünen cinayetlerin arasında Yedi Ölümcül Günahı temel alan bir bağlantı olduğunu fark ettikleri anda davanın rengi bambaşka bir hal alıyor.

Brad Pitt benim çocukluktan beri çok beğendiğim aktörlerden biri olagelmiştir. Hatta küçükken bana favorim kim diye sorulsa muhtemelen Brad Pitt derdim. 2000’lerde yüzünü her filmde görmeye alışmış olmamızdan kaynaklı olarak bir aşinalığım vardı. Yıllar geçtikçe Pitt’in modası doğal bir şekilde düşüşe geçti. Kariyerinde gerçekten çok iyi filmlerde rol almış olmasına rağmen kimi seyirci grupları tarafından iyi bir oyuncu olmadığı sadece tipi nedeniyle filmlerde rol hakkı kazandığı yönünde ithamlara denk gelir oldum. Bu düşünceleri muhtemelen uzun zamandır Pitt filmi izlememelerinden kaynaklanıyordur. Bu adamın oyunculuğu başka bir seviye. Unutanlara kendisini tekrar hatırlatmak gerekiyor.

Filme puanım 9/10. Son derece sürükleyici bir yapım.

Kuzu

Orijinal Adı: Lamb (2021)

Yönetmen: Valdimar Jóhannsson

Türü: Drama – Fantastik – Korku

İzlenme Tarihi: 15 Ekim 2022

Bu filmin benim açımdan en önemli noktası Sjón isimli İzlandalı bir yazar-şair ile tanışmış olmam. Kendisi doğa üstü unsurlar ve sürrealist anlatımlar tarzı ile ünlü olan, aynı zamanda da söz yazarlığı yapan hezarfen bir tipe benziyor. Tam da olmak istediğim tarzda bir insan.

Senaryo yazarından bahsetmek yerine filmin kendisine dönecek olursam hakkında ne düşünmem gerektiğinden tam emin olamadığım bir yapımdı diye belirtmem gerekir. Filmi izleyinceye değin konusu hakkında bir fikrim yoktu. Tek bildiğim filmin kapağının Meryem Ana ve bebek İsa tasvirlerine benziyor oluşu nedeniyle konusunun da Hermenötik bir dini anlatıma sahip olacağı yönünde idi. Ancak bu mitik yorumsamanın Hristiyanlıktan ziyade doğa tanrısı Pan üzerinden gelişmiş olabileceğini düşünüyorum. Özellikle de son sahnesi itibariyle.

Filmin ortalarında bir yerde Maria isimli karakter yatakta uzanırken Bulgakov’un Köpek Kalbi isimli kitabını okumaktaydı. Her ne kadar bu hikayeyi okumamış olsam da aşağı yukarı konusunu tahmin edebiliyorum. Bu sebeple bu filmin ağırlıklı olarak Agnus Dei (Tanrı’nın Kuzusu) figürü, tanrı Pan kültü ve Köpek Kalbi eserine gönderme yaptığını düşünüyorum. Üçü üzerine de yeterli bilgim olmadığı için sağlıklı bir yorum çıkarımında bulunamadım. O sebeple de bir an önce kendimi bu eksik olduğum konuları öğrenme yoluna iteceğim.

Esere puanım 6.5/10. Genel olarak garip bir yapımdı. Film yorumlamalarını okuduktan sonra düşüncelerimin daha uygun bir şekil alacağını düşünüyorum. Şimdilik vereceğim puan budur.