Savaş Sanatı belki de benim gibi çoğu insanın sık sık duyduğu ancak kısa olmasına rağmen hiçbir zaman oturup da okumayı düşünmediği kitaplardan biri olabilir. Bu eseri duymayan yoktur. Ünü dünya çapında olan bir strateji el kitabıdır. Ancak akademik araştırma konusu olarak seçenler dışında pek de fazla okunan bir eser olduğunu sanmıyorum.
Peki bu generalin el kitabı olarak değerlendirilebilen eseri bu kadar mühim kılan şey nedir? 2500 sene öncesinde belirlenmiş birtakım savaş taktiklerinin konu başlıklarına göre kategorilendirilip yazıya döküldüğü bir yazmadan ibaret olmaması.
Sun Tzu’nun savaş alanı için verildiği taktiklerinin bir çoğunun gündelik yaşamda da yeri bulunmaktadır. Bir tartışma esnasında karşındaki kişinin ruh halinin nasıl okunacağı, onun saldırılarına hangi yollardan yanıt vermek gerektiği ve insan psikolojisinin nasıl manipüle edilebileceği konusunda çok değerli çıkarımlar yapmış.
Verilen derslerin farklı alanlarda da çalışabiliyor olması, eserin neden ölümsüzleştirildiğinin yanıtıdır. Bu nedenle her modern şehir insanının okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
Orijinal Adı: Une femme est une femme (A Woman Is A Woman) (1961)
Yönetmen: Jean-Luc Godard
Türü: Komedi – Drama – Romantik
İzlenme Tarihi: 9 Ekim 2022
Godard filmlerine sarmak için adamın ölümünü beklemiş gibi oldum biraz. Kötü bir zamanlama oldu ancak şu sıradan Fransız sinemasına ve diline özel bir ilgim var. Bu sebeple hevesim henüz kaçmamışken olabildiğince eser tüketmekte fayda görüyorum.
Une femme est une femme, yine Anna Karina’nın başrolde olduğu bir film. Hikaye Angela isimli bir genç kızın sevgilisi Emile’i çocuk yapmaya ikna etmesine odaklanıyor. Angela kendisine aşık olan Alfred ve sevdiği adam Emile arasında komik bir aşk üçgeni içinde duruyor. Bu iki aşığın kendi arasında da iyi geçiniyor olması bana tık garip gelse de sanırım bu Fransızlar için sıradan bir durum olsa gerek. Bazen Fransızlar bana gerçekten dalga geçildiği kadar varmış dedirtiyor.
Filme puanım 7/10. Kolay izlenen akıcı bir romantik komedi arayanlar için önerilir.
Coriolanus oyunu belki en popüler oyunlardan biri olmayabilir ancak benim için Hamlet’ten sonra Shakespeare tarafından yazılmış en iyi oyundur. Orijinal metni her ne kadar yeni okumuş olsam da Coriolanus öyküsünü 2011 yapımı Koryalanus Faciası başlıklı film adaptasyonu ile tanımış ve sevmiştim.
Bu trajediyi bu kadar sevmiş olmamın en büyük nedeni, ana karakterimizin gerçekten berbat bir karaktere sahip olmasına rağmen kendisine haksızlık edenler nedeniyle ister istemez sempati duymuş olmamdır. İnsanların kendi omuzlarında taşıdıkları kahramanlarını günün şartları değişince nasıl gözlerini kırpmadan aforoz ettiklerinin acı bir timsalidir bu oyun.
Oyunun perde perde özeti; 1.Perde: Yedinci ve son Roma kralı olan Tarquin’in kentten sürülmesinin sonrasında geçen bir zamanda kıtlık nedeniyle açlık çeken Romalı sıradan vatandaşların Roma’ya hizmetleri ile nam salmış Caius Marcius’u kendilerine düşman bellemesi ile başlıyor hikaye. Sonrasında Volscialı komutan Attius Tullius Aufidius’un elinde tuttuğu Corioli kentine askeri harekat düzenleyen Roma senatosu Caius Marcius önderliğinde galibiyet elde ediyor. 2.Perde: Corioli muharabesi sonrası Coriolanus lakabı elde eden Marcius, Junius Brutus ve Sicinius Velutus isimli iki tribün tarafından halk arasındaki huzursuzluğun sebebi olarak bellenir. Menenius isimli dostu tarafından Konsül olarak seçilmesi ikna edilen Coriolanus oy alabilmek için isteye istemeye de olsa Roma’ya verdiği hizmetleri sıradan halka hatırlatır, onlarla tekrar tekrar konuşur. Bir şekilde güvenoyu elde eden Marcius konsül seçilmenin verdiği mutlulukla ortalıktan çekilir. Ancak Brutus ve Sicinius, Marcius’un kibirli tavırları ve halkı aşağılayıcı sözlerini halka tekrar hatırlatır. Bunun üzerine oylar taraf değiştirir ve Marcius konsüllükten edilir. 3.Perde: Konsüllüğü elinden alınan Marcius öfkelenir ve halkın iki yüzlülüğüne dikkat çektiği nefret söylemlerinde bulunur. Roma sokaklarında öfkeli kalabalıklar tarafından köşeye sıkıştırılan Marcius’un sabrı taşar ve “Sizi aşağılık köpek sürüsü…” diye başlayan meşhur tiradını atıp Roma kentini terk eder. 4.Perde: Kenti terk eden Marcius, Aufidius’un yönettiği Antium kentinin yolunu tutar. Ezeli düşmanı Marcius’u kapısında gören Aufidius onun Roma tarafından uğradığı ihanet nedeniyle öfkelenir. Düşmanına sempati duyar ve yakın dostu etmeye karar verir. Marcius’u Roma üzerine yürüteceği Volscia ordusunun yarısından sorumlu konuma getirir. 5.Perde: Roma’yı avucunun içine alan Marcius Volscia ordusundaki emir kullarının hem güvenini hem de saygısını kazanmıştır. Volscia zaferi ufuktayken Romalılar kurtuluş umudu arama peşine düşerler. Bu arayış içinde iken önce Menenius ardından da Marcius’un annesi Volumnia, eşi Virgilia ve oğlu, Marcius’u barışa aracılık etmesi yönünde ikna etmeye giderler. Babası gibi sevdiği Menenius’u geri çeviren Marcius, annesi ve eşinin gözyaşlarını gördükten sonra yüreğine söz geçiremez ve ateşkese ikna olur. Ancak Aufidius ve hizmetlileri bu durumdan memnun kalmaz. Corioli kentinde yaptıklarını Volscialılara hatırlatıp ondan intikamını alır. Böylece Marcius’un sonunu getirir.
Oyuna puanım 8.5/10. Hamlet, Macbeth ve Othello ile birlikte en sevdiği Shakespeare oyunları arasındaki yerini sağlamlaştırmayı başarmıştır.
Orijinal İsim: 女のいない男たち (Onna no inai otokotachi) (Men Without Women) (2014)
Yazar: Haruki Murakami
Okuma Tarihi: 26 Eylül 2022 – 3 Ekim 2022
Beni bu kitaba çeken en önemli şey eserin başlığı idi. Çok vurucu bir isim tamlaması olduğunu düşünüyorum. Ve eserin derdini o kadar iyi özetliyor ki bu eserin içinde barınan yedi öyküyü bundan daha iyi özetleyebilecek daha iyi bir başlık düşünemiyorum.
Kadınsız Erkekler içinde eserin başlığını paylaşan bir öykünün de yer aldığı toplam yedi farklı hikayeden oluşan bir derleme öykü kitabıdır. Sırasıyla bu öyküler;
Drive My Car: Kafuku isimli yaşlı bir aktörün Watari isimli özel şoförlüğünü yapan genç bir kıza karısı ve onun gizli sevgilileri hakkındaki düşüncelerini anlattığı bir öykü. Yesterday: Kansaili Tanimaru isimli bir gencin, Tokyo doğumlu olup Kansai hayranı arkadaşı olan Kitaru ve onun çocukluktan beri tanıdığı kız arkadaşı Erika arasında geçen garip aşk üçgeni benzeri bir beceriksizlik öyküsünü konu alıyor. Bağımsız Organ: Doktor Tokai isimli bir plastik cerrahı merkezine koyan bu öyküde birçok kadınla birlikte olan bu yakışıklı adamın günün birinde gönlünü bir kadına kaptırıp daha sonrasında kendini nasıl heba ettiğini öğreniyoruz. Şehrazad: Habara isimli bir adama bakıcılık eden ve ismini öğrenemediğimiz bir kadının Habara ile her sevişmeleri sonrasında ona çocukken aşık olduğu sınıf arkadaşına karşı duyduğu platonik aşkı sırasında yaptığı garip eylemleri anlattığı bir hikaye. Kino: Büyülü gerçekçilik yönü ile ağırlık kazanan bu öykü Kino isimli orta yaşlı bir adamın kendisini aldatan eşinden ayrılması sonrasında işinden ayrılıp bir kafe işletme kararı alışı ile kuruluyor. Hayatta başına gelen olaylara karşı çözümsüz ve donuk kalışına odaklanılan öykü finaliyle birlikte okuru gerçekten etkilemeyi başarıyor. Aşık Samsa: Kitapta okurken keyif almadığım tek hikaye bu idi. Dönüşüm romanını tersten ele alıp hiç ilgimi çekmeyen bir semboller dünyasında geçen bir öykü anlatmış. Kadınsız Erkekler: Esere adını da veren bu öykünün melankoli seviyesi beni efkar moduna sokmak için yeterli düzeydeydi. Ancak öykünün uzunluğunun kısa olması nedeniyle aşırı tribe girmeden ayrılmış oldum.
Bu öyküler içinde favorilerim Kino ile Kadınsız Erkekler oldu. Kino başrolünün eylemsizliği ve tepkisizliği nedeniyle düştüğü trajedi nedeniyle en sevdiklerim arasına girdi. Ancak Kadınsız Erkekler ise bu kitaptaki belki de bana edebi yönden en derin ve hassas dokunuşu yapan öykü olduğu için favorim olabildi. Dünyanın en yalnız ikinci erkeğinin, dünyanın en yalnız erkeğini anlama çabasıydı sanırım beni bu kadar etkileyen şey.
Esere puanım 7.5/10. Murakami’nin melankolik stilini sevenlerin mutlaka okuması gereken bir öykü derlemesi.
Ben çocukken CD kiralamanın çok aktif olduğu bir dönemdi. Bu korsan CD sağlayıcıları 50 kuruşa kiraladıkları film için satın almanız durumunda 2 TL fiyat çekiyorlardı. Babam da bu dönem içinde epey film kiralamış ve satın almış biriydi. Evimizde küçük çaplı bir aksiyon filmi koleksiyonu mevcuttu. Bu koleksiyonu her karıştırdığımda Iskoçyalı ve Top Gun gözüme çarpardı. Ancak günün birinde TV’de yayınlanırken ufak bir kısmını seyretmiş olmam dışında Top Gun içeriğine dair en ufak bir fikir sahibi değildim.
Bu sakin başlamış olmasına rağmen akşamını iki yaka arasında git gel yaparken geçirdiğim Cumartesi günü sabahında birden Netflix’i açıp bir film izleme isteği uyandı. Eski bilindik eserlerden neler var diye bakınırken Top Gun ile karşılaştım. Aklımda Seven izlemek olsa da Top Gun’ın izlemesinin daha kolay olacağına kanaat getirip izlemeye başladım.
Şu an filmi izlemiş biri olarak rahatça öznel fikirlerimi iletebilirim. Ve yapıma dair söyleyeceğim ilk şey bu esere dair her şeyin bir stili olduğu. Deri ceketler, motorlar, spor giysileri, saçlar, müzikler, manzaralar her şey trend-setter niteliğe sahip. Bu filmin zamanın gençleri üzerinde neden bu kadar etki yarattığını anlamak hiç de zor değil. Filmin kapanışında çalan Mighty Wings isimli parçayı dinlerken benim bile sokağa çıkıp ilk bulduğum giyim mağazasından güneş gözlüğü ve deri ceket alıp giyme isteğim uyandı.
Ancak tüm bu tarz sahibi olma durumunun karşısında duran çok önemli bir husus var. O da bu filmin klişe bir amerikan lisesi/üniversitesi dramından pek de farklı olmayışı. Daha doğrusu uçaklar olmasa birebir okul konseptinden yürüyen bir kurgusu var. Hikayedeki bu yavanlık benim filme bağlanmamı engellese de genel düşüncelerimi pek olumsuza itmiş değil.
Yapıma puanım 7/10. 80’ler havası solumak isteyen birileri varsa bu filme göz atıp duydukları açlığı kolayca dindirebilirler.
Orijinal Adı: Les quatre cents coups (The 400 Blows) (1959)
Yönetmen: François Truffaut
Türü: Drama – Suç
İzlenme Tarihi: 25 Eylül 2022
400 Darbe yıllardır izlemek için fırsat kolladığım bir filmdi. Ancak bir türlü fırsat bulamadım. Film adındaki çeviri hatası nedeniyle ilgimi çekmişti. Fransızca ‘400 coups’ tabii ‘okulu kırma’ anlamına geliyormuş. Ancak filmin başlığı İngilizce’ye ‘coup’un gerçek anlamı olan vuruş/darbe olarak geçirilmiş. Haliyle biz de kendimize uyarladığımızda filmin içeriğiyle hiç alakası olmayan bir başlık ile kalakalmışız. Peki film ne anlatıyor?
Film ortaokul öğrencisi olan Antoine Doinel’in okuldaki Fransızca öğretmeni tarafından ev ödevi ile cezalandırılması ile başlıyor. Ceza aldığını ailesine söylemeye çekinen Antoine, bu ayıbını örtmenin yolu olarak ertesi gün okula gitmemeyi seçiyor. Okulu astığı o gün Paris sokaklarında gezinirken annesini bir başka adamla birlikte görüyor. Günün akşamını babası ile geçiren Antoine annesinin ağzından bir özür mektubu yazmaya kalkıyor. Küçük bir ödevi yapmaması ve annesinin sırrını saklamayı seçmesi ile önünü alamadığı bir yalan silsilesinin içine çekiliyor. Babası, öğretmeni derken birden hatasını açığa çıkarabilecek herkese farklı yalanlar söyleyip işleri daha da beter hale getiriyor.
Özünde film, hatasını kabullenmek yerine bu sorunlara sebep olan şeylerin üstünü örtmeyi seçen bir çocuğun nasıl kendi başını belaya soktuğunun bir öyküsü. Özgürlüğünden biraz olsun feda etmek istemeyen Antoine finalde ulaştığı durum karşısında şaşkın bir şekilde çevresine bakar ve ekran kararır. Bu da bir nevi prangalarından kurtulmuş bir kölenin geri kalan hayatında ne yapacağını bilememesi ile yaşadığı şaşkınlık olarak yorumlanabilir.
Filme puanım 8/10. İzlemesi keyifli ve son derece akıcı bir filmdi.
Sadece ismi tanıdık geldiği için izlemeye başladığım bir animeydi. Düzenli olarak anime izlediğim şu an 10 küsür senelik süreçte adını birkaç defa duymuştum. Bu kulak aşinalığı nedeniyle de animesi başlayınca kendimi seriyi izleme konusunda kolayca motive ettim.
Hikayenin çıkış yolu fazlasıyla inandırıcılık dışında olsa da bir noktaya kadar suspension of disbelief maskesi takmak gerekiyor. Ana karakter olarak gördüğümüz beşli grubun oyunun içine girdikten sonra aralarında yaşadıkları güven sorunlarını izlemek beni oldukça eğlendirdi. Lise çağında falan izlemiş olsam bu seriden sadistik bir keyif bile alabilirdim. Ancak şu yaşında sadece ufak bir kaosun hayatıma kattı baharattan ibaret kalabildi.
Seriden soğuma hızım oyunun üçüncü etaba taşınması ile önüne geçilemez bir biçimde arttı. İlk altı bölüm öyle ya da böyle merak ve sürpriz unsurunu güzelce dengeleyebiliyordu. Ancak serinin son yarısına yayılmış haldeki üçüncü etap oyunu survivordan halliceydi ve beni çok seri şekilde baydı.
Seriye puanım 6.5/10. Devam sezonu gelirse izlerim ama beni mangasını okumaya itecek kadar meraklandırmadı.
İş yerinde kitaplar üzerine sohbet ettiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Daha önce bu yazarın adını dahi duymamıştım. Kendisi eski bir arkeolog olan Paul Sussman biraz saha tecrübeleri, ama çoğunlukla sahip olduğu tarih bilgisinden faydalanarak Herodot’un Tarih isimli eserindeki bir gizeme modern bir yorum getirmek istemiş.
Hikayemiz Mısır’ın Batı Çölü’nde ortaya çıkarıldığı söylenen bir yazıtın haberi üzerine yaşananları konu alıyor. Mısırbilimci bir babaya sahip Tara Mullray, uzun süredir görüşmemeleri nedeniyle Mısır’a babasının yanına bir ziyarette bulunmaya karar verir. İngiltere’deki evinden çıkıp Kahire’ye gelen Tara’yı Mısır’da birçok sürpriz beklemektedir.
Babasının kazı alanındaki durumu, yazıtın eline geçişi, eski sevgilisi Daniel ile karşılaşması, peşine düşen bir terör örgütünün varlığı ve her şeyden önemlisi hiç kimseye güvenemediği bir durumun içinde bulunuşu ile şekillenen hikaye, okurunu Kahire’nin sokaklarından alıp Nil boyunca güneyi gezdiriyor. Siwa Vahası’nda sonlanan öykü baştan sona sürükleyici bir macera vaat ediyor.
Esere puanım 6.5/10. Antik Mısır ve definecilik hikayelerini seviyorsanız bu kitaba bir şans verebilirsiniz.
Arada bir sezon içinde çıkan seriler içinden bir ya da iki tanesini kafa dağıtırken izlemelik olarak belirlerim. İçeriğine çok kafa takmıyor olsam da genelde kurgularını takip etmeye özen gösteririm. Ancak bazıları da var ki öyle ilgimi kaybederim ki izlemek bir kenara dursun ekranda oynarken göz teması dahi kurmaya üşenirim.
Gunjou no Fanfare tam olarak yukarıda anlattığım çerezlik seri tiplerinden ikincisine dahil durumda. Hikayesini pek takip edemesem de genel hatlarıyla seri, Arimura Yuu isimli bir karakterin idolluğu bırakıp jokey olmak için binicilik okuluna girişini konu alıyor.
Seriye puanım 5/10. Ne animasyon ne müzik ne de kurgu, hiçbir açıdan izlemeye değer bir seri olduğunu düşünmüyorum.
Orijinal İsim: Ensaio sobre a cegueira (Blindness) (1995)
Yazar: José Saramago
Okuma Tarihi: 26 Mayıs 2022 – 10 Eylül 2022
Körlük çok popüler olması nedeniyle okuma işini ötelediğim romanlardan biriydi. Piyasa sürekli göz önünde duran eserlere ilişmek konusunda yaşadığım bu çekinceden bir an önce kurtulmam gerekiyor. Çünkü bu durum benim eserin kalitesine dair yüksek beklentiye girmem ile sonuçlanıyor. Yıllar sonra dönüp o esere baktığımda da hep tatminsiz bir şekilde ayrılıyorum. Körlük de bu his ile ayrıldığım işlerden biri oldu.
Körlük romanının son yıllardaki hızlı popülerleşmesini sebebinin ne olduğunu onu okuyana kadar fark etmemiştim. Eserin konusu direkt bulaşıcı bir hastalık ve karantinaya alınan insanlar üzerinde şekilleniyor. Pandemi dönemi geçiren insanların bunları okumaktan neden keyif aldığını da bir türlü çözemedim. Neyse biz eserin muhtevasına dönelim.
Roman isminden de anlaşılabileceği üzere salgın hastalık olarak adlandırılabilecek bir körlük musibeti sonrasında hayatta kalmaya çalışan insanların yaşadıklarına odaklanıyor. Hastalığa ilk yakalanan yedi kişi ile romanın sonuna kadar yolculuk ediyoruz. Ancak hepsinin bir araya toplandığı karantina hastanesi kısımları korkunç derecede sıkıcıydı.
Karantina altındaki körlerin içinde bir grup -ahlaksızın- silahlanıp da koğuşlar arasında üstünde sağlamasına değin hikayede hemen hemen hiçbir şey olmuyor. Koyu renk gözlüklü kızın ayakkabısının topuğuyla araba hırsızı körü yaralayıp sonrasında ölümüne sebep olması dışında bir şey olmuyor desem daha doğru olur. O ahlaksız kör çetesinin eylemleri ile birlikte hikaye bir hız kazanıyor. Hastanenin dışına çıkıp şehre de geri dönüyoruz. Bu kısım çok kısa bir bölüm kaplıyor olsa da yine de salgın sonrası şehirde kalanların neler yaşadığını görmek açısından da önemliydi.
Hikayenin en aklımda kalan sahneleri hastanede gözleri gören tek kişi olan doktorun karısının gözleri gördüğü için herkesin kendi ayak işini ona yaptırmak isteyebileceği olasılığı üzerine görebildiğini diğerlerinden saklama kararı alışı -ki bu durum bir noktada tanrının insanlara karşı sessizliğini anıştırdı-, doktorun karısının ahlaksızlar liderinin boğazını kesip çetenin esir ettiği kızları kurtarması ve şehire döndükleri zaman doktorun evindeki yazar ile yaptıkları konuşma oldu.
Esere puanım 6.5/10. Paragraf ayrımları ve takibi son derece zor diyaloglar nedeniyle okurken hiç keyif almadım. Yine de bitirmiş olmaktan dolayı mutluyum.