Bu filmi hayvansever bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izleme listeme aldım. Köpeklerin dövüştürüldüğü sahnelerde hayvanları gerçekten birbirine kışkırtarak çektiklerini söylemişti. İzlemesinin çok zor olduğunu ve ağlamasına engel olamadığını belirtmişti.
Ben de bu ön kabuller ışığında filmi izlemeye başladım. Ve gerçekten de arkadaşımın ifade ettiği şeyleri birebir yaşadım. Kan revan içinde kalan köpekleri görünce içim cız etti. O dövüş kısımlarını izlerken gerçekten çok rahatsız oldum.
Filmin konusu Aslan isimli bir ilkokul çocuğunun abisiyle birlikte seyirci olarak katıldığı köpek dövüşü sonrasında yaralı kalan hayvanı sahiplenmesi ile şekilleniyor. Sivas adını verdiği köpeğini dövüştürmek istemeyen ister istemez hayvanı hep bir dövüşün ortasına çekilmiş halde bulur.
Bu filmi izlemeyi çok uzun zamandır planlıyordum. Suç dramasına karşı sahip olduğum özel ilgi nedeniyle listeme almış ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. Açıkçası filmi izlemek için uygun bir dönemimde olmadığımı fark ettim. Ancak bunu anladığımda filmin ilk yarısı çoktan bitmişti.
Filmin hikayesi Jim Caroll isimli bir gencin başından geçenleri konu alıyor. Bir katolik okulunda eğitim gören Jim ve arkadaşları okulun basketbol takımında yer alan son derece başarılı atletlerdir. Lise çağındaki bu bir grup genç hayatlarında yeni tecrübeler elde etmek için yanıp tutuşmaktadırlar. Kızlar, alkol ve uyuşturucu derken kendilerini bambaşka bir dünyanın içinde bulmaya başlarlar. Tüm bunlar gerçekleşirken birden beklenmedik bir şekilde gruplarının eski bir üyesini lösemiden kaybederler. Bu ölümü atlatamayan Jim kendisini ve arkadaşlarını sonunda ışık görülmeyen bir dert çukuruna sürükler.
Senaryo gerçek bir hikayeden esinlenilerek kaleme alınmış. Bunu biliyor olmak beni olması gerektiğinden daha fazla etkiledi sanırım. Jim’in hem arkadaşlarıyla arasının bozulması hem de annesiyle kavga etmesi sonrasında sokaklara düşmesi beni hayatın ne kadar da kolay bir şekilde çöpe atılabileceği konusunda düşünmeye itti. İzlerken gerçekten çok rahatsız oldum.
Filme puanım 7.5/10. DiCaprio 20li yaşlarının başında da harika bir oyuncuymuş. Girdiği krizleri izlerken istemsizce dişlerimi sıkıyordum. O çaresizliği iliklerime kadar hissettirdi.
Orijinal Adı: 花束みたいな恋をした (Hanataba mitaina koi wo shita) (2021)
Yönetmen: Nobuhiro Doi
Türü: Drama – Romantik
İzlenme Tarihi: 10 Temmuz 2022
Bu filmi nasıl keşfettiğimi hiç hatırlamıyorum. Sanırım film indirme sitesinde falan denk gelmiştim ama emin değilim. Çok da önemli değil nasıl bulduğum. Duygusal olarak kırılgan olduğum bir dönemden geçiyorum o yüzden bu film beni çok tatlı bir şekilde olumlu yönde etkiledi.
Geçen hafta Aşkın 500 Günü isimli sinir bozucu filmi izlemiştim. Onun üzerine bu yapım bir terapi görevi gördü. İkisi de birbirine aşık olup sonra da ayrılan bir çifti konu alıyor olmasına rağmen 500’ün konuyu ele alış şekli ilişkinin bir tarafının diğerini manipüle etmesi üzerine kuruluydu.
Flower Bouquet’te ise bu duygusal birliktelik çok daha ince bir şekilde işlenmiş. Her şeyden önce Mugi ve Kinu karakterleri birbirlerine gerçekten değer veren ve saygı gösteren insanlar. İkisi de bir diğerinin hayatına olumsuz etki etmemek için elinden geleni yapıyor. Ancak bu karşılıklı taviz verme durumu aralarına mesafe girmesi ile sonuçlanıyor. Birbirleriyle eskisi gibi vakit geçiremiyorlar. İlişkilerinin geleceğini kurtarmak için ellerinden geleni yapsalar da en nihayetinde farklı insanlara dönüşüyorlar. Hayatlarında önem verdikleri şeyler değişiyor. Böylece günden güne birbirlerinden uzaklaşıyorlar.
Filmin son 15 dakikasına denk gelen bir kafe sahnesi var. Bu kafe sahnesinin aynısını filmin başlarında bizim ikilimiz de yaşıyorlardı. Aradan geçen 5 yılın sonunda o ilk günlerine dışarıdan bakıp ne kadar değiştiklerini seyrediyorlar. Orada ikilinin duygularına hakim olamadığı ve gözyaşlarına boğuldukları kısım benim çok hoşuma gitti. O güzel günler ne kadar çabuk geçti gitti diye düşündürdü beni de.
Filme puanım 7.5/10. Mutlu bir çift için bu filmi izlemek doğru seçim olur mu bilmiyorum ama yine de olayları ele alış şekli bakımından izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyor ve tavsiye ediyorum.
Orijinal İsim: 悪魔の弟子 (Akuma no Deshi) (The Devil’s Disciple) (193?)
Yazar: Shiro Hamao
Okuma Tarihi: 6 Temmuz 2022 – 9 Temmuz 2022
Shiro Hamao daha önce adını duymadığım bir yazardı. Global kitap pazarında adını araştırdığımda da The Devil’s Disciple isimli kitabı hariç hiçbir eserinin çevirisine de rastlayamadım. Japonya dışında hep ün kazanabilmiş biri olmadığı kanısına vardım.
Edogawa Ranpo ile aynı dönemde yaşamış ve görülen o ki birbirlerinden etkilenmişler. Ancak Ranpo’nun ünün dünyaya yayılmışken Hamao’nun pek o klasmanda olmamasının nedenini öyküsünü okuduğumda anlayabildim.
Şeytanın Çırağı adıyla basılan bu kitap esasında iki bölümden oluşuyor. Birinci öykü kitaba da adını veren Şeytanın Çırağı iken diğer öykü Onları Öldürdü Mü? idi.
Birinci öykü evlilik dışı birlikte olduğu bir kadını öldürmekle suçlanan sanığın, eski bir tanıdığı olduğunu fark ettiği mahkeme savcısı arkadaşına olayların iç yüzünü anlattığı bir itiraf mektubu üzerinden ilerliyor. Bu savcı ile sanığın geçmişteki ilişkilerinin işlendiği kısımlar ve birinin diğerine nasıl etki ettiğini anlattığı yerler çok hoşuma gitmişti. Cinayetin veya sanığın itiraf mektubuna göre ölümle sonuçlanan bu kazanın nasıl gerçekleştiğini öğrendiğimde çok da etkilenemedim. Hikayenin build-up ına fazla kapıldığım için finalinin bu kadar yüzeysel oluşu beni hiç tatmin etmedi.
İkinci öyküde cinayet mahallinde yakalanan bir genç adamın ölen iki kişinin katili olduğunu kabul etmesine rağmen avukatı tarafından masum olduğunun kanıtlanmaya çalışıldığı bir olay örgüsüne sahip. Hikayenin başında modum aşırı düşüktü. Konu hiç ilgimi çekmemişti ve çok fazla farklı karakter ismi aniden ortaya atılmıştı. Kimin kim olduğunu tam takip edememiş olsam da mevzu iki başrolün odağına indiğinde işler birden ilgi çekici bir hal almaya başladı. Hiç yalan söylemeyeceğim ben bu hikayenin finalini ilk öyküden daha çok beğendim. Yanlış anlaşılma ve kıskançlık nedeniyle ortaya çıkan bir trajedi ne kadar rahatsız edici olabilirse bu öykü de olayların gelişim adımları sebebiyle o derece rahatsız ediciydi. Özellikle finalde genç adamın her şeyi olayların göründüğü yönünün aksine farklı bir cepheden intikam almak adına yaptığını ve ölüme boyun eğdiğini öğrenince hikayenin değeri gözümde bir tık seviye atladı.
Esere puanım 7/10. Unutulmaz karakterler ve olay örgüleri vaat etmiyor olsa da iki farklı polisiye öykü okumak isterseniz gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir kitap.
Yaşar Kemal külliyatına başlamayı uzun zamandır istiyordum. Ancak en merak ettiğim eseri İnce Memed olduğundan ve onun da dört kalın ciltten oluştuğunu bildiğimden dolayı eser gözümde büyüyordu. Yılanı Öldürseler’i giriş kitabı olarak seçmiş olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü şu an Yaşar Kemal’in diline karşı bir aşinalık kazandığımı hissediyorum.
Romanın konusu Hasan isimli küçük bir çocuğun akrabalarının ve köylülerinin baskısı nedeniyle namus cinayeti işlemesi üzerine odaklanıyor. Hasan’ın annesi Esme’yi öldürmesine varan süreçte gördüğü psikolojik baskı harika bir şekilde anlatılmış. Çocuğa empati kurmaktan ziyade bir okur olarak çocuğa o kadar acıdım ki her bölümü okurken içim daha çok kararıyordu.
Hikayenin dümdüz kronolojik bir sırada anlatılmaması da anlatımın etkileyiciliğini artıran bir faktördü. Çünkü işlenecek bir cinayeti bilmek ile işlenip işlenmeyeceğinin yarattığı gerilim çok farklı oluyor. Sonunu bile bile bir trajediye şahitlik etmek daha gösterişsiz olsa da anlatım yönteminin kuvveti ile bu durum çok daha tüyler ürpertici bir hal alabilir. Işte kitap bu güçlü anlatımı oluşturmayı çok iyi başarmış.
Hasan’ın babaannesinin ölmesini çok istedim. Ah keşke o köydeki yangında cayır cayır yanıverseydi. Ama olmaz işte. Böyle adi insanlar gerçek hayatta da hep bir şekilde yaşamaya devam ederler.
Romana puanım 8/10. Adanalı bir Orestes anlatısı yazılacak deseler bunun üzerine çıkabilecek bir çalışma olabileceğine inanmıyorum. Hem sunduğu psiko-arketipleri hem de mitolojik detayları ile birlikte eşsiz bir roman.
Fareler ve İnsanlar o kadar uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı ki üzerinden ne kadar geçtiğini kestiremiyorum dahi. Ancak bunca yıl sonra bile aklımda kitabın insanı kahreden dramatik bir sona sahip olduğunu anımsıyordum. Sonunu bile bile okumuş olsam da bugün, bu yaşımda bir kez daha derde düştüm.
Hikaye 30lar ABD’sinde Kaliforniya eyaletinde çiftçilikten geçimlerini sağlamaya çalışan iki arkadaşın başından geçenleri konu alıyor. Daha önce çalıştıkları yerden kaçmak zorunda kalan George ve Lennie ikilisi açılışta yeni bir çiftliğe doğru yürümektedirler. Aklı biraz kıt olan Lennie, George tarafından dikkatli davranması yönünde sürekli uyarılsa da Lennie sürekli onun işini zorlaştıracak bir şey ile çıkagelir. Yeni işlerinde daha ilk günden tüm dikkatleri üzerlerine toplayan ikili birkaç gün içerisinde başlarına neler geleceğini bilmeden kendi hallerinde takılmaya çalışırlar. Çiftlik sahibinin kendini beğenmiş oğlu Curley’nin olaylara dahil olmasıyla birlikte tüm talihsizlikler arka arkaya gelmeye başlar.
John Steinbeck’in nasıl harika bir yazar olduğunu anlamak için hakkında yazılmış onlarca makale okumaya hiç ama hiç gerek yok. Şu kısacık romanı olan Fareler ve İnsanlar’ı okumanız yeterli. 100 sayfa içerisinde bir insan nasıl bu kadar vurucu bir insan draması anlatabilir gerçekten hayret ettim. Kendi kültürümüz nedeniyle olsa gerek ben de mazluma kötülük edilmesine ve onlara yaşamlarını daha da zor hale getirecek tavırlar sergilenmesinden aşırı rahatsız olurum. Bu sebeple Lennie’nin içine sürüklendiği durum yanında duran rasyonel bir insanı nasıl sinirlendirirse bir okur olan beni de öyle sinirlendirdi. Ancak George’un da benim de elimden hiçbir şey gelmedi. Onu kurtaramadık. Belki en azından acı çekmedi diye kendimizi avutabiliriz. Ama bu da bizi bir yere kadar teselli edebilir. Artık onu düşünürken yapabileceğimiz tek şey gözyaşı dökmek ve hıçkırıklarımızı kimsenin duymaması için bastırmaya çalışmak olacak.
Spy x Family henüz animesi çıkmamışken dahi adını duyduğum bir manga serisiydi. Hatta animesi dizisi duyurulmamış olsa okumayı planlıyordum. Yeni bir seriye giriş yapmak için iyi bir anime adaptasyonundan daha uygun bir seçenek yok ne yazık ki. O yüzden Spy x Family anime uyarlamasının bu kadar başarılı olması beni çok mutlu etti.
Animenin konusu Westalis ve Ostania isimli bir kurgusal ülkenin bulunduğu bir dünyada geçiyor. Burası bariz bir şekilde 20. yüzyıl ortasındaki Almanya’dan esinlenilmiş. Zaten olayların geçtiği şehrin adı da Berlint olduğundan bunu fark etmek için araştırmacı gazeteci olmanıza gerek kalmıyor. Her neyse. Hikaye Loid Forger isimli bir Westalis ajanının iki ülke arasında savaş çıkarmak isteyen Ostania siyasilerini ortadan kaldırma operasyonuna odaklanıyor. Strix kod adı verilen bu operasyonun yürümesi için dikkat çekmemesi gereken Loid’un Ostania topraklarında bir aile kurması gerekmektedir. Bunun için yetimhaneden zihin okuma yeteneği olan Anya’yı evlat edinir. Eş olarak da bekar bir kiralık katil olarak iş yapan Yor’u seçer. Seri boyunca gerçek kimliklerini gizleyen bu üç kişilik ailenin başlarına gelen komik olaylarla nasıl mücadele ettiğini izliyoruz.
Serinin komedi havasını sağlayan en önemli unsur Anya’nın zihin okuma kabiliyetinin olması. İlk bölümden beri bu kararın çok iyi olduğunu söyleyip duruyorum kendime. Kendisini bu casusluk oyununa dahil etmek istediği için de ne babasının ne de annesinin sırlarını ortaya çıkarmadan şapşal bir şekilde rolünü oynamaya çalışıyor.
Onun varlığı hikayedeki en kilit unsur, bu sebeple hikayenin ilerisinde büyüyüp ergenlik krizlerine girdiğinde ailesine sorun çıkarmaya başlayacak mı diye merak ediyorum. Ancak hikayede öyle bir timeskip yaşanacak potansiyel yok ne yazık ki. Çünkü Loid bir an önce çıkarılması planlanan savaşı önlemek için fırsat bulmaya çabalıyor. O yüzden çok uzun vadeli bir macera da olmayabilir diye düşünüyorum. Yor’un kardeşi Yuri Briar karakterini çok sevdim. Umarım gelecek sezonlarda hikayeye daha fazla dahil olur ve olayların karışık bir hal almasına sebep olur.
Seriye puanım 8.5/10. Oldukça keyifli bir komedi animesiydi. Herkesin izlemesini öneriyorum.
10 sene önce her sosyal platformda bu film hakkında paylaşım görürdüm. O dönemlerden kalma bir iticiliği vardı filmin. Herkesin izleyip ayılıp bayıldığı işlere ister istemez önyargı besliyorum. 500 de bu huyumdan nasibini aldım.
Ben bu film hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum çünkü aşırı sinirim bozuldu. Summer karakterinin Hansen’e uyguladığı tarife beni gerçekten çok yaraladı. Summer’ın sergilediği davranışlar kesinlikle ama kesinlikle etik değildi. Bu insanları kullanmak ve duygu manipülatörlüğüne soyunmaktır.
Hikayenin sonunda Hansen’in Autumn isimli bir kızla tanışması ve her şeyin yoluna girdiği izlenimi verilerek son bulması beni pek tavlayamadı. Kurgusal bir eser de olsa ben ikili ilişkilerde bir tarafın diğerini duygusal travmaya sokmaya hakkı olduğunu düşünmüyorum. Kimse kimsenin hayatını karartma lüksüne sahip değil. Bunu tatlış bir film senaryosu içine yedirmek durumun çirkinliği örtemiyor ne yazık ki.
Orijinal İsim: Русла́нъ и Людми́ла (Ruslán i Lyudmíla) (1817-1820)
Yazar: Alexander Sergeyevich Pushkin
Okuma Tarihi: 30 Haziran 2022 – 2 Temmuz 2022
Ruslan ve Ludmila benim epey bir süre önce öğrendiğim bir halk masalıydı. Puşkin’in elinden çıkan bu yorumun baskısını almayı uzun zamandır planlıyordum. Geçen gün kitap sepeti yaparken listeme hızlıca göz gezdirdim. O sırada tekrar karşılaşmış oldum. Fırsat bu fırsat dedim ve siparişi verdim.
Eserin hikayesi Kievan Rus döneminde geçiyor. Büyük Rus kralı 1. Vladimir’in kızı Ludmila ve yiğit Ruslan’ın aşkı etrafında şekillenen bir kurguya sahip eserimiz. Olaylar Ruslan ile Ludmila’nın evliliği ile başlıyor. Düğün gecesi Ludmila kötü büyücü Chernomor tarafından kaçırılır. Bunun üzerine Kral Vladimir kızının bulunması emrini verir. Ruslan ile evli olmasına rağmen kızını bulan kişiye ödül olarak onu damadı olarak kabul edeceğinin müjdesini verir. Böylece savaşçı Rodgay, kendini beğenmiş Farlaf, Hazar Hanı Ratmir ve tabii ki Ruslan’dan oluşan dört kişilik bir şövalye takımı Ludmila’yı bulmak için yola koyulur.
Bu manzum eser sıradan bir öykü anlatıyor olsa da yazarı olan Puşkin’in siyasi düşünceleri hakkında ipucu bulunabiliyor. Gençliğinde Dekabrist hareketini destekleyen biridir Puşkin. Bu düşünce akımına dahil olan Rus gençleri genel hatlarıyla özetlemek gerekirse şehirli sosyete ve askeri aristokrat takımından tiksinip Sibiryalı Rus köylülerinin erdemli yaşamlarını öven, halkçı bir çizgiyi benimsemiş kimselerdir. Puşkin de eserin içerisinde Kiev ahalisini üstü örtülü bir şekilde küçümserken Ruslan ve diğer üç şövalyeye yolculuğunda yardım eden halkı kutsamaktadır.
Tabii bu ideoloji bir Rus milliyetçiliği türevi denebilir. Hikayeye dahil edilmiş olan Finli bilge ve Hazar hanı Kievan Rus’un mültikültürel yapısına işaret etmekten çok Ruslara komşu milletlerin Ruslara hizmet ettiği bir vaziyet sunmuştur. Puşkin bunu gerçekten kötü niyetli bir şekilde mi yapmıştır bilemiyorum ama kendisinin Rusçu biri olduğunu ve Avrupalı halkların gerisinde kalmaktan dolayı kendini hırpaladığını biliyorum. Bu yüzden eserin gözümde resmettiği tablo bir çıt kalbimi kırdı.
Esere puanım 7/10. Bu klasiği de okuyup sindirmiş olmaktan dolayı mutluyum.
Orijinal İsim: Blue Bamboo: Japanese Tales of Fantasy (1934-1945)
Yazar: Osamu Dazai
Okuma Tarihi: 26 Haziran 2022 – 30 Haziran 2022
İthaki’nin yayımlamaya başladığı Japon Klasikleri serisine geçen ay düşmüş bulundum. Henüz birer birer çevrilip piyasaya çıkarılırken serinin günceline gelmek istedim. Böylece seriye ait bulabildiğim kitaplardan güzel bir sepet yapmıştım. İlk olarak Osamu Dazai’nin Öğrenci Kız adlı eserini okudum ve ilginç bir şekilde şu an fark ediyorum ki seriye yine Dazai’nin öykü derlemesi ile devam etmişim. Araya başka bir yazar katmak daha iyi olabilirmiş.
Dazai’nin kaleminden çıkmış yedi öyküyü barındırıyor bu kitap. Öyküler sırasıyla Yeşil Bambu, Aşk ve Güzellik Hakkında, Hazakura ve Sihirli Islık, Onurlu Yoksulluk Hikayesi, Denizkızı Denizi, Romanesk ve Romantizm Feneri idi.
Yeşil Bambu hiç fena olmayan bir halk masalı gibiydi. Finalinde de bir ders verme amacı güttüğü için belki de Dazai’nin karakteri dışında bir işmiş izlenimi de verdi bana. Toplumcu veya ahlakçı bir tavır takınabileceği hiç aklıma gelmezdi.
Aşk ve Güzellik Hakkında ise öykü yazan beş kardeş ile ilgili bir hikayeydi. Yedinci öykü olan Romantizm Feneri ile bağlantılı bir eser olduğunu belirtmek istiyorum. Hikayede bahsi geçen aile bireylerinin İrie Shinnosuke adlı bir ressamın ailesinden esinlenilerek yaratıldığı belirtilse de ben bu bahsi geçen sanatçının gerçek biri mi olduğunu tam anlamadım. Adını aratınca bir şeyle karşılaşmadığım için kurgusal bir karakter olduğunu farz ediyorum.
Hazakura ve Sihirli Islık da bana farklı gelen işlerden biri oldu. İki kız kardeşin öyküsüne tanık oluyoruz bu hikayede. Hastalanmadan önce sürekli olarak aşığından mektup alan bir genç kızın, hastalanıp yatağa düştükten sonra hiç mektup almamasına hayıflanan ablasının çevirdiği dolabı ve sonuçlarını görüyoruz bu hikayede. Finali neden bilmiyorum ama bana çok üzücü geldi. Bitirince epey dertlendim.
Onurlu Yoksulluk Hikayesi masalsı tonda ilerleyen ve çok ilkel bir halk öyküsünü yeniden yorumlanmış hali izlenimi verdi. Bu öyküyü okurken pek keyif almadım.
Denizkızı Denizi bir yalancı çoban uyarlaması gibi başlıyor olsa da batılı versiyonlarına göre daha fazla kan ve kopan kelle içeriyor. Öykünün detayını şu an çok net anımsayamasam da genel olarak bir denizkızı gördükten sonra onu okla vurup öldüren bir adamın karaya çıktıktan sonra daimyo ile görüşmesi ve anlattığı öyküye inanılmaması üzerine kendi dürüstlüğünü kanıtlamak için denize açılıp vurduğu cesedi aramasını ve babasının bu çılgın haline endişelenen genç kızın başından geçenleri konu alıyordu.
Romanesk birbirinden bağımsız gibi gözüken üç iyi yazılmış öykünün finalde bir araya gelmesiyle sonuçlanan keyifli bir kısa öyküydü. Öyküde işlenen üç karakter Sihirbaz Tarou, Savaşçı Cirobei ve Yalancı Saburou idi.
Bu derleme esere puanım 7/10. İçinde gerçekten okumaya değer hikayeler bulunuyor. Kısa öykü ve Uzak Doğu edebiyatı sevenlerin mutlaka bakması gereken bir eser.