Orijinal Adı: Nattvardsgästerna (Winter Light) (1963)
Yönetmen: Ingmar Bergman
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 26 Haziran 2022
Bergman benim için felsefi sinemanın en önemli figürüdür. Herhangi bir eserini izlerken dahi aynı heyecanı duyuyor ve bitirince aynı doygunluk hissi ile kalkıyorum. Bana bunu Bergman dışında yaşatabilen tek isim Tarkovsky idi. Ancak onun filmografisini tamamladığım için izleme işini ağırdan almam gereken kişi yalnızca Bergman olarak kaldı.
Winter Light, Through a Glass Darkly ve The Silence’ın içinde bulunduğu bir üçlemenin ikinci halkası olarak biliniyor. Ben bunu Aynanın İçinden filmini izledikten sonra öğrenmiş olsam da üçlemeyi arka arkaya izleme gibi bir girişimde bulunmadım. Bu tip felsefi derinliğe sahip, mental olarak kendini odaklaman gereken yapımları aceleye getirmenin uygun olmadığını düşünüyorum. Bu sebeple de kendimi izlemeye hazır hissettiğim zaman başına geçmek beni daha iyi hissettiriyor.
Film öyküsü eşini dört sene evvel kaybetmiş bir kasaba rahibinin tanrının sessizliğine karşı öfkesini konu alıyor. İnsanların yaşamında bir rehber olması gerekirken onları kendi başlarına bırakmış olmasından dolayı kendi kendine dertleniyor. Tanrının görevini üstlenen rahip kendisine yol göstermesi için başvuran kasabalı bir adamı intihardan vazgeçiremeyince de inancında büyük bir sarsıntı yaşıyor.
Filme puanım 7.5/10. Kısa ve sade olmasına rağmen çok önemli sahneler barındıran bir yapımdı.
Cymbeline şu ana kadar okuduğum Shakespeare oyunları arasında belki de hakkında en az bilgi sahibi olduğum oyundu. Sevilen tiyatro oyunları sıralanırken de hiç bahsi geçmez. Kıyada köşede kalmış gibi bir his veriyor bu oyun metni bana. Belki de bu beklentisizlik nedeniyle eserden karşı olumlu bir düşünce ile ayrıldım.
Hikaye milat dolaylarında tahminen MS 10-16 arasında gerçekleşen bir olaydan esinlenilerek yazılmış. Cymbeline isimli Britanya Kralı, henüz Caesar’ın yarattığı etkinin eksilmediği genç Roma İmparatorluğu’na karşı vergi ödemeyi reddeder. Bunun üzerine İmparatorluk Britanya’ya bir askeri harekat düzenler. Oyunun ana karakteri olan Posthumus Leonatus ve Innogen bu iki ülke arasındaki siyasi gerilim ve Britanya içindeki taht oyunlarının kurbanı olup birbirlerinden ayrı düşerler. Öykü boyunca bu ikilinin kavuşmasını engelleyen bir seri olaya şahitlik ediyoruz. Finalde her şey tatlıya bağlandığı için biraz çocuk masalı düzeyine gelse de yine de fena olmayan bir metne sahip diyebilirim.
Genel hatlarıyla beş perdeyi özetlemek gerekirse; 1. Perde: Cymbeline kızı Innogen’in evli olduğu Posthumus u sürgüne yollar. Kralın ikinci eşi olan kraliçe oğlu Cloten ile Innogen’in evlenmesini ister. Sürgün sonrası Italya’ya giden Posthumus orada yeni bir çevre edinir. Innogen’in kendisine karşı sadakatini ispatlamak için Giacomo isimli Italyan’ı Britanya’ya gönderir. 2. Perde: Giacomo iddiayı kaybetmemek adına Innogen’i oyuna getirir ve o uyurken bileziğini çalıp göğsündeki doğum izine bakar. İtalya’ya geri döndükten sonra Posthumus’a iddiayı kazandığını kanıtlar. Eşinin sadakatsizlik ettiğini sanan Posthumus öfkelenir ve yüzüğünü Giacomo’ya teslim eder. 3. Perde: Roma elçisi Lucius Cymbeline’i vergi vermesi konusunda uyarır. Talebinin reddedilmesi üzerine Roma Britanya üzerine sefer hazırlığına başlar. Posthumus’un uşağı Pisanio efendisinin öfkeli mektubunu alır ve Innogen’e durumu anlatır. Roma ordusu ile Britanya’ya gelecek olan Posthumus ile görüşebilmek için Milford’a varmak üzere saraydan kaçar. Milford civarında çocukken saraydan kaçırılmış olan öz kardeşleri Guiderius ve Arviragus ile karşılaşır. 4. Perde: Cloten sarayda Pisanio’yu sıkıştırıp ağzından Innogen’in Milford’a gittiği bilgisini alır. Posthumus’un kıyafetlerini giyinip yola çıkan Cloten vardığı yerde Guiderius ile karşılaşır ve onun elinde can verir. Fidele takma adını kullanan Innogen hastalanır ve Pisanio’nun ona verdiği ilacı kullanıp sahte bir ölüm uykusuna yatar. Onu ölü sanan kardeşleri çok üzülür ve Cloten ile Innogen’i ormanda bir yere yatırıp Britanya ordusunda savaşmak için yola çıkarlar. Uykudan kalkan Innogen yanındakini Posthumus sanıp dehşet bir üzüntüye kapılır. O sırada Lucius ve emrindeki Romalı asker tarafından bulunur. Kendisini Fidele olarak tanıttıktan sonra Lucius onu kendi yaveri yapar. 5. Perde: Savaş başlar. Posthumus Roma ordusundan ayrılıp vatanı olan Britanya tarafında savaşmaya başlar. Belarius, Guiderius ve Arviragus da Britanya saflarında çarpışmaktadır. Uzun bir mücadele sonunda iki taraf ateşkes yapar ve ordu liderleri karşılaşırlar. Bu konuşma sırasında herkes kendi kimliğini açıklar. Üç çocuğuna ve damadına tekrar kavuşmanın verdiği mutluluk ile Cymbeline savaşı kazanan taraf olmasına rağmen ülkesinin huzur içinde yaşaması adına Roma’ya vergi ödemeyi kabul eder ve hikaye son bulur.
Hikayede tarihsel hatalar elbette ki var. Çünkü Shakespeare bir tarihçi değil ve o dönem ansiklopediler kolay erişilebilir şeyler olmadığı için her elini kolunu sallayan kişi geçmişteki spesifik detaylara hakim olamayabilir. Yine de bu detayları fark etmek beni bir okur olarak eğlendiriyordu. Siena şehri ile Roma kalesi olarak inşa edilen Londra’nın hikayenin geçtiği dönemde henüz kurulmamış olmasına rağmen yine de isim olarak bahsedilmesi bu dediğime bir örnek olarak sunulabilir.
‘Hang there like a fruit, my soul, Till the tree die!’
Oyuna puanım 7/10. Fena olmayan bir tiyatro oyunu. Bir kere de canlı izlemeyi çok istiyorum.
Geçtiğimiz günlerdeki Matrix rewatch serüvenimin asıl sebebi Animatrix’i izleyebilmekti. İlk film hariç diğer ikisini iyi hatırlayamadığım için olayların gelişimine dair detayları kaçırırım diye düşünüyordum. Bu yüzden de Animatrix yıllardır aklımda olmasına rağmen bir türlü izleyemediğim bir yapım olarak kaldı.
Şimdi oturup düşünüyorum da bu yapımın izlenmesi için Reloaded ve Revolutions bölümlerinin izlenmesine hiç gerek yokmuş. Hatta bugüne kadar hiç Matrix izlememiş insanlara şöyle bir tavsiyede bulunabilirim. Yalnızca ilk filmi ve Animatrix’i izleyin. Gerisine bulaşmanıza hiç ama hiç gerek yok.
Bu yapımı bir animasyon serisi mi yoksa film olarak mı değerlendirmek daha doğru olur bilemiyorum. Ben 9 bölümün bir araya getirilmiş hali olan 1 saat 40 dakika uzunluktaki bir film olarak izledim. Ancak Wikipedia’dan anladığım kadarıyla zamanında bu bölümlerin her biri ayrı ayrı yayınlanmış. Ben tek parça bir yapım gibi izlediğim için yazıyı da Animasyon Filmi kategorisine yerleştireceğim.
“Animatrix nedir, ne anlatmaktadır?” şeklinde klasik bir giriş yapmayacağım. Ama kısaca bahsetmem gerekirse Animatrix, film serisindeki ana olayların dışında, geçmişte yaşanan bir takım olayları konu almaktadır. Bunlar arasında en kritik olan bölüm tartışmasız bir şekilde The Second Renaissance idi.
Bölümler sırasıyla: Final Flight of the Osiris The Second Renaissance Part 1 and 2 (Matrix lore olarak tanımlanabilecek olan kısım) Kid’s Story (Animasyon tekniği ve konusu itibariyle en hoşuma giden bölümdü) Program (Görsel diline bayıldığım bir bölümdü) World Record (Uyanış konusunu işleme yöntemi tüylerimi diken diken etti) Beyond Detective Story Matriculated
Yapıma puanım 9/10. En az ilk Matrix filmi kadar etkileyici öyküler anlatılmış. Çok beğendim ve keşke daha önce izleseydim diye hayıflanmadan edemedim.
İlköğrenimini Türkiye sınırları içerisinde gerçekleştirmiş her genç gibi ben de aldığım edebiyat derslerinde Ömer Hayyam Rubailerini duydum. Ancak bu gençlerin çoğu gibi ben de hiçbir zaman elime alıp da bu rubai türünde yazılmış işler nelermiş diye açıp okumadım.
Dünyaca ünlü bu eseri okuyup özümsemek, 25 yıllık ömrümde şu son bir hafta on güne nasip oldu. Bu kadar beklemiş olmak biraz üzücü bir şey tabii ancak yine de daha geç okumamış olmaktan dolayı mutluyum.
Hayyam benim için şarap içmeyi seven ve dini mevzularda oldukça radikal görüşlere sahip agnostik havada takılan bir adam imajı çizmiştir hep. Dörtlüklerini okuduktan sonra bu düşüncemde çok da yanılmadığımı görmüş oldum. Akılla Bir Konuşmam Oldu dizesi ile başlayan şiiri her zaman en beğendiğim işlerinden biri olarak kalacaktır.
Ben eserlerini bir derleme kitapta okudum. Bir sayfaya iki dörtlük yerleştirerek 200 sayfalık bir eser çıkarmışlardı. Zaten şiirlerin akıcı ve kısa olması nedeniyle hızlıca okunabiliyor. Ancak her bir şiir üzerine oturup düşünmek isterseniz biraz daha mesai harcamanız gerekebilir. Ve üzerine düşünmenize değecek güzel şiirleri bulunuyor.
Orijinal Adı: Trois couleurs : Bleu (Three Colours: Blue) (1993)
Yönetmen: Krzysztof Kieślowski
Türü: Drama – Müzik – Gizem
İzlenme Tarihi: 19 Haziran 2022
Bugün canım güzel bir Fransız filmi izlemek istedi. Her ne kadar yönetmeni Leh de olsa Fransa’da geçen bir öyküyü konu aldığı ve başrolünde Juliette Binoche’nin yer alması nedeniyle seçimimi bu filmden yana kullandım. Uzun bir süredir kendime fırsat yaratmak ve bunu izlemek istiyordum. Yarattığım bu imkan ile ilk Kieslowski izleyişimi de gerçekleştirmiş bulundum.
Film Julie isimli bir kadının eşi ve kızı ile birlikte araba içinde seyahat ederken bir kaza yapmaları ile başlıyor. Kaza sonrası sevdiklerini kaybeden Julie gözlerini bir hastanede açar. Olayların şokunu atlatmaya çabalarken mümkün olduğunca konuşur ve bir gözlemci gibi davranır. Bir müzisyen olan merhum eşinin yeni parçalar bestelemesine yardımcı olan Julie, vefat haberinin ardından başına üşüşen gazetecilere eşinin çalışmaları hakkında bilgi vermez. Bir zamanlar birlikte yaşadıkları malikaneyi satılığa çıkarır. Kızlık soyadını kullanmaya dönerek başka bir muhite taşınır. Eşinin müzisyen ortağı ile inişli çıkışlı ilişkisi ve kocasının metresini keşfetmesi ile sonuçlanan bir dizi olaya tanık oluruz.
Filmin finalde bir katarsis ile sonuçlanacağını düşünmüyordum. Hikayenin gidişatı her ne kadar Julie’nin başına gelenleri atlatma yolculuğuna odaklanıyor olsa da mental olarak toparlanması ve kendisine hayatta yaşayacak yeni bir amaç bulması ile sonuçlanacağını düşünmemiştir. Git gide pesimist bir havaya bürünmesi daha çok hoşuma gidebilirdi.
Yapıma puanım 7.5/10. Üçlemenin diğer filmlerini de izlemek ve aralarında ne bağlantı var öğrenmek için az da olsa sabırsızlandım.
Türkiye kültürü içerisinde son bir seneye damga vurmuş bir medya ürünü seçmem istenmiş olsa gözüm kapalı bir şekilde Gibi’yi gösterirdim. İlk sezonu çıktı ve kokoreç bölümü öyle ya da böyle bir sürü insanın önüne düştü. Ben de o şans eseri karşılaşıp Feyyaz’ı görüp izlemeye başlayanlardan biriydim. Ancak dizi izleyememe hastalığım nedeniyle bölümün tamamını dahi izlemeden öylece bıraktım.
İzlemeye başlamam ise arkadaşlarım tarafından şiddetli tavsiye edilmesine ek olarak çeşitli sosyal mecralarda denk geldiğim kesitler sayesinde gerçekleşti. Herhalde beni izlemeye ikna eden en kritik nokta ikinci sezonun finalindeki Roma bölümü idi. O konsepti duyar duymaz izlemem gerektiğine karar verdim.
Feyyaz Yiğit’in espri anlayışına bayılıyorum. Ölümlü Dünya ile tanıştım kendisiyle. Ancak mizah tarzına çok kolay bir şekilde kapılıp gittim. Dizinin senaristliğini de üstlendiği için bu yapımda eğlenmeme gibi bir lüksümün olmayacağını biliyordum. Nihayetinde az önce ilk sezonu bitirebildim ve gönül rahatlığı ile söylemeliyim ki ben hemen hemen her bölümde keyif aldım.
Favori bölümlerim Badanacı, Erasmusla Gelen Yamyam, İkinci Yol ve Kokariç idi. Bunu sıralı halde yazmadım aklıma geldiği şekilde başına ve sonuna ekleyerek düzenledim.
Bu sezona puanım 7.5/10. Umarım ikinci sezonun ortalama eğlence düzeyi ilk sezonun üzerine çıkabilmiştir.
___
Sezon Sayısı: 2/6
Bölüm Sayısı: 10
Çıkış Tarihi: 31 Aralık 2021 – 4 Mart 2022
İzlenme Tarihi: 18 Haziran 2022 – 9 Temmuz 2022
Dizinin ikinci sezon sonrasında popüleritesi hızla yükselişe geçtiği için benim sezona karşı beklentim aşırı yükselmişti. İlk sezonu da beğenmiş olmama rağmen bazı bölümler beni epey baymıştı. Bu sezonda beni sıkan bölümlerden ziyade beni aşırı geren hikayeler oldu.
Çaça ve Cosplay ile Vita Brevis benim için sezondaki en iyi öykülerdi. Onları takip eden klasmanda da Vücutçu Yalvaç, Sokak Röportajı ve Gelin Başı bölümleri bulunuyor. Kuki bölümünü izlerken aşırı gerilmiş ve rahatsız olmuş olsam da CD-USB takası sahnesi ile belki de sezonun en çok güldüğüm sahnesine sahip olduğunu da belirtmem gerekiyor.
Bu sevdiğim bölümlerin yanında bir de pek eğlenmediklerim oldu. Bej, İki İçi Dışı Bir Kişi, Resimdeki Ünlü ve Eşref Hidayet Gürdal Kültür Merkezi de bu klasmana giriyorlar. Öykünün mizah düzeyinde bir düşüklük olmasından ziyade olayların gelişim sürecini takip ederken biraz sıkıldığım için bölümün genelini de pek sevemedim. Ancak bu kötü oldukları için değil benim esere çok yüksek bir beklenti ile girmiş olmamdan kaynaklanıyordu.
Sezona puanım 8/10. Umarım üçüncü sezon için fazla beklemek zorunda kalmam. Yeni bölümleri de izlemek için sabırsızlanıyorum.
___
Sezon Sayısı: 3/6
Bölüm Sayısı: 10
Çıkış Tarihi: 21 Ekim 2022 – 23 Aralık 2022
İzlenme Tarihi: 17 Eylül 2023 – 22 Ekim 2023
Üçüncü sezonun ilk bölümü olan Sarışın ve Kotlu’yu 19 Ocak 2023’te izlemeye başlamıştım. Hasanpaşa’da oturan arkadaşım o akşam oynanan Fenerbahçe – Çaykur Rizespor kupa maçını evinde izlemeyi teklif etmişti. Ben de iş çıkışı bu davete icabet ettim. Tabii o gün işyerinde yaşanan birtakım gerginlikler benim ziyaretim sırasında da peşimi bırakmadı. Davetin ilk saatinde biraz keyifsiz olsam da yemek ve ardından maçın temposu ile keyfim yerine gelmişti.
Maç sonrası da oturup çayımızı içerken bir taraftan Gibi izlemeye başlamıştık. Tabii sonra bölümü bitirmeden evden ayrıldım. Böylece o bölüm sekiz ay boyunca benim zihnimde yarım kaldı. Eylül ayında tekrar izlemeye başladığımda da bölümü en baştan izlemek yerine kaldığım yerden devam etmeyi tercih ettim.
Bu sezon keyif aldığım bölüm sayısı ikinci sezona kıyasla daha az sanırım. Büfe, Sınıfsal Veda, Teşekkürler ve Birinci Kabak bölümlerde epey eğlendim. Ancak benim için sezonun en keyifli kısmı dokuzuncu bölüm olan Bilanço idi. Her karakterin geçmişinden bir şeyler öğrenmekle birlikte hepsinin maskesini bir süreliğine düşüren komik bir hikayeydi.
Sezona puanım 8/10. Dördüncü sezonu da bundan bir sene sonra falan izlerim diye düşünüyorum.
___
Sezon Sayısı: 4/6
Bölüm Sayısı: 10
Çıkış Tarihi: 31 Ekim 2023 – 2 Haziran 2023
İzlenme Tarihi: 28 Ekim 2024 – 3 Ocak 2025
Haftasonu kahvaltılarımızda bize eşlik ederek başlayan 4. sezon finale değin bu özelliğini koruyarak devam etti. Son bölüm için kendimi özel hazırladım.
Her Gibi sezonunun finalinde olduğu şekilde bu da bir periyod parodisi olarak hazırlanmış. Sümer Krallığı’nın bir uç köyünde geçen M.Ö. 2998-2997 Eğitim Öğretim Yılı oldukça keyifli geçti.
Sezonun en akılda kalıcı bölümleri Bin, Dönen Tekme ve Defter idi. Favorim ise İç Mimari ve Dirty Talk isimli bölümdü. Finaldeki duş sahnesi aklımı uçurdu. Dakikalarca kahkaha atıp durdum.
Sezona puanım 8/10. Beşinci sezonun D&D bölümünü izlemeyi iple çekiyorum.
___
Sezon Sayısı: 5/6
Bölüm Sayısı: 13
Çıkış Tarihi: 8 Mart 2024 – 31 Mayıs 2024
İzlenme Tarihi: 18 Ocak 2025 – 4 Nisan 2025
Bu sezonu inanılmaz keyifle izledim. Çoğu bölümü yalnız izlememiş olmanın verdiği pozitif etki ile de birlikte beşinci sezonun bende bıraktığı izlenim epey olumlu.
Sezonun en iyi bölümü bence Demir Kalenin Kuzgunları: Ölüm Büyücüsü’nün Mirası. Ancak o özel bölüm niteliğinde sayıldığı için diğer normal bölümler arasından seçim yapmam gerekirse şöyle sayabilirim.
Şako Bosphorus, Yokluk, Şadan ve Geleceğin Habercisi Genç Yetişkinler idi. En iyi bölüm sonu Şadan idi. Şako Bosphorus’un maaş muhabbetine her defasında kahkaha atıyorum. GHGY baştan sona saçmalık dolu bir bölümdü. Yokluk ise hem kurgunun arkaplanı hem de karakter değişimleri için kritik bir basamaktı.
Sezona puanım 9/10. Şu ana kadarki en iyi sezon olmuş.
___
Sezon Sayısı: 6/6
Bölüm Sayısı: 13
Çıkış Tarihi: 14 Mart 2025 – 6 Haziran 2025
İzlenme Tarihi: 28 Mart 2025 – 6 Haziran 2025
Gibi’nin final sezonuna girdiğini ne yazık ki sondan 3 bölüm önce haber aldık. İster istemez bir hüzün sardı ruhumu. Her Gibi bölümünü izlemek kız arkadaşımla bir geleneğimiz haline gelmişti. Şimdi bunun yokluğunu başka bir komedi dizisi ile doldurmamız gerekecek.
Sezon boyunca çok beğendiğim ve eğlendiğim bölümler oldu. Hatta beğenme oranımın yüksek olduğu bir sezon diyebilirim.
Beğendiğim bölümler Metin, Nomen est Omen, Çağrı’yla Yapılan 17 Konuşma, Jumbo ve Başkaları idi.
Yapılanlar isimli konsept bölümleri ise benim pek barışamadığım mafya temasına sahipti. O da üstü kapalı bir veda halinde olmuş. İçeriği itibariyle beğendiğim bir final oldu diyebilirim.
Sezona puanım 9/10. Dilerim bu ekibi başka projelerde de izlemeye devam edebiliriz.
Orijinal Adı: Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922)
Yönetmen: F.W. Murnau
Türü: Korku – Fantastik
İzlenme Tarihi: 5 Haziran 2022
Polidori’nin Vampir’i ve Bram Stoker’in Drakula’sı ile büyüyüp serpilen vampir külliyatı benim çocukluktan beri hep ilgimi çeken bir alan olmuştur. Onları korkutucu bulmakla birlikte taşıdıkları muazzam karizmaları nedeniyle de kendilerine karşı hep hayranlık beslemişimdir.
Nosferatu filmi korku dünyasının en ikonik karakteri ve stereotipi olan bir vampir kontunu daha bizlere tanıtıyor. Ancak eserin özgünlük yönünden çok ciddi sıkıntıları var. Bram Stoker’in İngiltere’de geçen Drakula adlı eserini alıp birebir olacak şekilde Almanya’ya uyarlamışlar bu filmde. Telif yönünden bariz sorunlar taşıyan bir yapım olmakla birlikte tam 100 sene evvel çekilmiş olduğunu düşündüğümüzde ne kadar kıymetli bir iş olduğunu da göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
Filmi bugünün yapımları gibi düşünüp eleştirmeye gönlüm el vermiyor. Her ne kadar bu blogta daha önce The Birth of a Nation ve Metropolis gibi kültleri de incelemiş olsam da onları döneminin gözünden bakarak seyrettim. Nosferatu da bu duruşumun lütfunu görüyor.
Yapıma puanım 7/10. Senaryonun çalıntı olması dışında beni rahatsız eden bir durum olmadı. O dönem bu filmi izleyen insanların nasıl dehşete düştüğünü hayal etmek bile beni eğlendirmeye yetti.
Dungeon Siege III eklenti paketi ile birlikte 14 saat 18 dakikalık bir gameplay sonunda üst sınır olan 35 levela ulaşmış Anjali karakteriyle final verdi.
Serinin üçüncü halkası kendisinden önceki iki oyundan daha fazla derinliğe sahip bir oyun olmuş. Ancak Dungeon Siege üçlemesinin hiçbir zaman gerçek bir zorluğu veya stratejik düşünme yönü bulunmadığı için 2011 yılında çıkan bu oyunu dönemindeki diğer yapımların sahip olduğu temel yönleri taşıdığı için övecek değilim.
Öncelikle bu oyunu bundan 10 sene evvel oynadığımı ancak kamera kontrolleri ve oynanışın kütüklüğü nedeniyle genç halimle aşırı sıkılıp oynamaya devam edemediğini belirtmek istiyorum. Bugün burada 25 yaşındaki biri olarak bulunuyor ve bu oyunu bitirdiğimi duyuruyorum. Geçen yıllar içinde oyuna karşı hislerimin pek değiştiğini söyleyemeyeceğim.
Oyunun sahip olduğu özellikler arasında en övülebilir durumda olan yanı hikayesi idi. Ki o da pek Obsidian işlerinin sahip olduğu detaya ve genişlikte değildi. Basitçe özetlemek gerekirse hikaye Jeyne Kassynder isimli bir yarı archonun Ehb Krallığı’nda görev aldığı dönemin hemen sonrasında geçiyor. 10th Legion lideri Hugh Montbarron kendisinin arkasından iş çevirmeye çalışan Ehb Kralı’nı öldürmesi üzerine kaçar. Onu takip eden Jeyne, 10th legion askerleri ile birlikte komutan Hugh’u kutsal ormanda katleder. Bunun üzerine Jeyne archonların sahip olduğu astral güçlerini uyandırır ve bir güç zehirlenmesi yaşar. Eskiden yaşamış türdeşlerinin seslerini ve görüntülerini sezen Jeyne’in zihni yavaşça bulanır. Bu olaylar ile birlikte ülke kaosa sürüklenir. Kralı öldüren lejyon askerleri, kralın ordusu tarafından avlanır ve bir iç savaş başlamış olur. Bizin yönettiğimiz karakter de bir lejyon üyesi olarak evine döner ve savaş meydanına dönmüş ordugahı görüp hayatta kalan yoldaşlarını bulmaya çabalar. Böylece hikaye yeniden güç toplamaya çalışan 10th legion üyesi olarak Krallık ile bağları tekrar kurup zihni bulanmış Jeyne’i ve kötücül ruhları durdurmaya çalıştığımız bir yola şekillenir.
Kontrol şeması gerçekten korkunç bir dizayna sahip. Bu tercihin nedeni oyunun konsollara da uyumlu şekilde çıkarılması olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple partide kontrol edilen karakter sayısı ikinci oyundaki 8 (ya da 10) kişiden sadece ve sadece 2 karaktere düşürülmüş. Ha bu karakterlerden sadece birini kontrol ediyoruz. Diğeri ise yapay zeka tarafından kontrol ediliyor. Yalnızca yetenekleri güçlendirmek ve ekipmanlarını düzenlemek yetkisine sahibiz. Dövüş sırasında ona hiçbir komut veremiyoruz. Bu da ilk iki oyunda azıcık da olsa bulunan taktiksel yönün sıfıra indirilmesiyle sonuçlanmış.
Oyunun müzikleri pek akılda kalıcı işler değildi. Sanat yönetimi de döneminin medieval fantasy eserlerinden hiç de ayrışmıyor. Oyunu Obsidian’ın geliştirmiş olması doğru bir seçim olmuş mu bilemiyorum. Evet hikaye yönü ilk iki oyuna göre daha ağır basıyor ancak geri kalan hiçbir alanda oyun ilk iki oyundan daha iyi durumda değil.
İlk oyun aşırı ilkel olup dümdüz bir koridorda baştan sona kadar ilerlediğimiz bir oyunken, ikinci oyun geniş haritaların bulunduğu ve bir yerden bir yere gitmek için haritadaki waypointler ile ışınlandığımız bir yapıya sahipti. Üçüncü oyun ilk oyundaki koridorlar ile bağlı haritalarda bizi ileri geri yürüten bir yolculuk çizgisine sahip. Bu beni gerçekten çok rahatsız etti. Kendimi büyük bir kutunun içine hapsedilmiş gibi hissettim oyun boyunca. Kamera açısının aşırı kötü bir izometrik açıya sahip olması da bu hissimi daha da kuvvetlendirdi.
Oyuna puanım 7/10. Tekrar oynamayacağım yapımlar arasında yerini aldı. Gerçekten çok merak etmediğiniz sürece oynamamanızı tavsiye ederim.
Orijinal İsim: Un homme qui dort (A Man Asleep) (1967)
Yazar: Georges Perec
Okuma Tarihi: 21 Mayıs 2022 – 26 Mayıs 2022
Uyuyan Adam ile tanışmam 1974 yapımı film uyarlaması üzerinden gerçekleşti. Film 1.5 saatlik bir monolog maratonu ile geçtiği için sözler ve verilmek istenen mesaj hakkında pek fazla düşünme fırsatı bulamamıştım. Bu sebeple de kitabı okuyunca olayı daha iyi anlayacağıma kanaat getirerek okuma listeme eklemiştim. Ancak 2020 Ocak’ta izlediğim filmin üzerinden tam 2 sene geçti ve ben romanı daha yeni okuma fırsatı bulabildim. Bunu çok yapıyorum ve üzülüyorum ama sanırım alışkanlığım haline gelmiş, bir türlü bırakamıyorum.
Romanın konusu 25 yaşındaki bir öğrencinin Paris’teki küçük apartman dairesinde yatarken birden hiçbir şey yapmak istememesi ve yaşama karşı duyarsız olmaya başlaması üzerine şekilleniyor. Odasından çıkmayan, sınavlarına girmeyen, kapısına gelen arkadaşlarına cevap dahi vermeyen, sokaklarda dolaşan ama hiçbir yana bakmayan, hiçbir nesne ile etkileşime geçmeden günlerini harcayan bir adamı takip ediyoruz.
Öykünün baş karakteri dünyaya kayıtsız kalmayı sürdüren bir genç adam olmasına rağmen anlatıcının ona getirdiği eleştiri veya yorumlar bir millet, cinsiyet veya yaş grubu fark etmeksizin dünyanın herhangi bir yerinde bulunan okur için de gayet geçerli durumda değerlendirilebilir. Yazarın eleştirel kalemi evrensel bir nitelik taşıyor ve onun yazdığı satırları okuyan her insan içinde kendisine karşı söylenen bir söz bulabilir.
Romana puanım 8/10. İkincil şahıs bakış açısından anlatılan roman pek alışkın olmadığım türde bir yazıma sahipti ancak son derece akıcıydı ve anlaşılması zor olmayan bir derinliği de barındırıyordu.
Don Pasquale’den sonra fiziksel olarak bir sanatsal faaliyete dahil olmamıştım. Salonda oturup bir temsil seyretmenin verdiği hissi gerçekten özlemişim. Hem de yeni inşa edilmiş olan AKM’yi görmüş oldum. Mimari olarak harika bir iş çıkarılmış.
Oyun Cervantes ile Don Kişot’u harmanlayan bir anlatıya sahip. Hikaye Cervantes’in engizisyon mahkumlarının beklediği bir zindana atılmasıyla başlıyor. Kılığı kıyafeti ile diğer mahkumlar arasında dikkat çeken Cervantes, topluluğun içinde itip kakılmamak için yazmış olduğu öykü yani Don Kişot’u anlatmaya başlar. O anlatırken bir taraftan da mahkumlar kostüm giyer ve hikayedeki karakterleri canlandırır.
Müzikal Türkçe olmasına rağmen şarkılar oldukça iyi bir şekilde çevrilmiş. Bestelenen parçalar da oldukça keyifli ve İspanyol kırsalında geçen bir macerayı buram buram hissettiriyor. Oyundaki tek sıkıntı ya salonun akustiğinden ya da oyunculardan kaynaklı olarak sesin arka sıralara çok ulaşamamasıydı. Şarkıların sözlerini çok net duyamasam da melodileri ile eğlendirmeyi başardılar.
Bu müzikali Don Kişot romanını okuduktan sonra izlemeyi daha çok isterdim. Ancak şu anda izlemiş oldum ve en kısa zamanda orijinal eseri de edinip okumayı planlıyorum.
Oyuna puanım 8/10. Yaklaşık 2.5 saatlik eğlenceli bir müzikaldi. Meraklılarına tavsiye edilir.