Babalar ve Oğullar

Orijinal İsim: Otcy i deti (Fathers and Sons) (1862)

Yazar: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Okuma Tarihi: 2 Eylül 2020 – 9 Eylül 2020

Rusya ile ilk temasım ilkokul 4. sınıf itibariyle başlamıştır diyebilirim. Bir pilot okulda okuduğum için İngilizcenin yanında Rusça da eğitim görürdük. Beşinci sınıfa geldiğimiz Rusya’daki kardeş okulumuzdan bize değişim öğrencileri gelmişti. Bir dönem kadar kalıp bizimle birlikte mezuniyet töreni yapmışlardı. Rusça öğrettiler öğretmesine ama biz o çocuk kafamızla notlar karneye girilmediği için dersleri umursamıyorduk. Neyse bu başka bir hikaye ve konudan da bağımsız kalıyor.

Rus edebiyatı ile tanışıklığım ise daha sonrasına varıyor. Hatta öyle ki Rus edebiyatı ile arama mesafe koyma kararını lisedeyken almıştım. İlkokulda Maksim Gorki’den Ana ile Puşkin’in Yüzbaşının Kızı isimli kitabını daha ilkokul sonu ya da ortaokul başında okumuştum. Rusların çektikleri sıkıntıların, yüzleştikleri zorlukların Türkiyeliler ile epey benzerlik gösterdiğini söyler dururum. Halkın geneline yayılmış fakirlik, eğitim düzeyinin düşük olması, bilimde geri kalmak, tarım toplumu olmak, modernleşmeye çalışırken milliyetçilik ve dindarlığın pençesinde kıvranmak şeklinde çeşitlendirilebilecek onlarca benzer nokta mevcut. Haliyle bu benzerlik edebiyat eserlerine de tesir ediyor. Bundan sebeple Tanzimat ve Cumhuriyet romancılarını, Rus edebiyatına hep denk görmüşümdür.

Babalar ve Oğullar özeline gelelim. Hala kitabın etkisi altındayım. Sonunda ne olacağını bildiğiniz halde bile bile canınızı yaktığınız seçimler vardır ya. İşte bu kitabı okuma kararım da tam olarak bunlardan biriydi. Şu aralar mental olarak hiç de uygun değilmişim bu kitaba. Okurken sürekli kendimi kaptırdım. Olaylarla dertlendim. Kitaptaki karakterlere “aman aman sakın yapma,” diye seslenir halde buldum kendimi. Çok üzüldüm. Hislendim. Hassaslaştım.

Bu kitabı yakın zamanda okumayı planlamıyordum. Bir arkadaşım beni sürekli Bazarov’a benzettiğini söyleyip duruyordu. Ben de niçin böyle söylediğini sorduğumda kişiliğimizin benzer olduğunu söyledi. Hatta “kaderiniz benzemesin,” şeklinde bir temenni de dahi bulundu. O böyle deyince iyice meraklandım. Kitabı okumaya başladım. Ve Bazarov daha ilk sahneye çıkar çıkmaz içime bir kurt düştü. Kendimi kurgusal karakterlerle benzeştirme gibi bir huyum yoktur. Hatta bu davranışı gülünç bulurum. Ancak Bazarov’un asi, dikbaşlı ve kendi başına mücadele veren yalnız adam imajı, bana yakın gelen huyu, suyu ve tavırlarıyla içimi epey rahatsız etti.

Kendimi, arkadaşımın aksine, Bazarov’dan farklı buluyorum. Öncelikle nihilist değilim ve her otoriteye karşı çıkmak gibi bir amacım yok. Ayrıca Romantizm bu hayatta en sevdiğim sanat dalıdır. Öte yandan Bazarov’un kendi benliğinde taşımış olduğu tüm özellikleri gösteriyorum. Tartışmacılığı, topluma karşı öfkesi, kibri, Rusların vurdumduymazlığı, ülkesinin geri kalmışlığı yüzünden duyduğu tiksinti ve daha nicesi. Türkiyeli bir Bazarov olabilirim ancak yine kendi standartlarım içindeyim. Kişiliğimiz benzese bile ideallerimizin aynı olduğunu hiç düşünmüyorum. Ancak yine de onun trajedisine ortak olmak, gelecekteki ‘ben’i düşünmeme neden oldu. Ve bu sözcükleri yazarken dahi bunu düşünmekteyim.

Beni en çok etkileyen beş kitap listesini güncellemeye karar verdim:
Kayıp Cennet
Frankenstein
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
İki Şehrin Hikayesi
Babalar ve Oğullar

Kitaba puanım 8.5/10. Sanırım bu öykü 19. yüzyıl Rusya’sında yaşasaydım nasıl bir trajediye kurban gideceğimin resmini çiziyor. Üzülüyor, dertleniyor ve kendi varlığımı sorgulatıyor bana.

Yorum bırakın