Geçen sene Akudama Drive’ın damağımda bıraktığı tatlı hisse kanarak yeni çıkış yapan orijinal bilim kurgu serilerine de şans verme isteği duymaya başladım. Tokyo 24-ku da bu kış sezonu yayınlanan ve şans tanıdığım eserlerden biri oldu.
Çizimlerinin tatlı gözükmesi ve ilk bölümdeki epey emek harcanmış animasyonları görünce gerçekten iyi bir hikaye ile karşılaşacağım beklentisine kapıldım. Yanılmışım. Hikaye Psycho Pass başta olmak üzere bir sürü scifi animede olduğu gibi her şeyi kontrol altında tutan bir yapay zekanın insan kaderi üzerinde söz sahibi olup olmaması üzerinden bir drama çıkarmaya çalışıyor. Ancak bunu esinlendiği eserlerden çok daha ilkel bir şekilde ele alıyor.
Karakterlerinin ilginç olmaması, hikayede gerçekleşmesi düşünülen siyasi ayaklanmaların sadece 3-4 insanın bağırmasından ibaret olması, ana karakterlerin neden süper kahraman güçlerine sahip olup diğer vatandaşların bunu asla garip karşılamıyor oluşu gibi bir sürü negatif yöne sahip.
Seriye puanım 6/10. Sezon içinde haftalık takip etmiyor olsam asla açıp sıfırdan izlemeye koyulmazdım. Kalitesiz işlere vakit ayırmayı sevmiyorsanız bu eserden uzak durun.
Kış sezonu ne çıkıyormuş diye bakarken gözüme kestirip izlemeye başladım. Hiç öyle uzun ve dramatik bir tanışma öyküm yok. Daha önceden duyurusunu falan da almadım. Beklentim sıfır olmasına rağmen beni yine de tatmin edemeyen bir dizi oldu Futsal Boys.
Bir animenin hikayesi ve karakterleri bana kendini ancak bu kadar önemsetemezdi. İzleyip izlemediğimden emin olamadığım bazı seriler mevcut. Ama sayıları gerçekten bir elin beş parmağını geçmez. Bu seride kaleci karakter hariç hiç kimsenin adını dahi bilmeden izledim. Kalecinin adı da Taiga yani kaplan demek olduğu için aklımda kaldı.
Ben çok nadiren 5 veya 6 puan veren biriyimdir. Bir eser hoşuma gitmiyorsa genelde izlemeyi bırakırım. Ve üzülerek söylemeliyim ki bu anime vakit ayırmaya değecek bir iş değil. Haftalık takip ediyor olmasam asla sıfırdan izlemeye başlamazdım.
Oregairu ilk sezonu izlememin üzerinden epey bir vakit geçmişti. Kaguya-sama’yı komedisi ağır bastığı için liste dışı bırakırsam, uzun süredir romantik bir anime izlemediğimi söyleyebilirim. Ve Sono Bisque Doll wa Koi wo Suru benim dahi farkında olmadığım bir ihtiyaç anında imdadıma yetişti.
Coming-of-age eserlere karşı özel bir ilgim olduğunu bu blogtaki birçok yazımda defalarca dile getirdim. Elbette buna ek olarak genç insanların günlük yaşamları da kolayca dahil edilebiliyor. Ben kendi yaşayamadığım ve bir young adult olarak da bundan böyle bir daha asla yaşayamayacağım o hisleri dışarıdan bir gözlemci olarak seyretmeye veya okumaya bayılıyorum.
Bu aşık olmak gibi sıradan bir konu için dile getirdiğim bir ifade değil. Genel olarak Japonya’da bir genç olmak gibi daha bütünsel bir deneyimi kastediyorum. Yemesi, içmesi, eğlenmesi, sosyal ilişkiler ve hiyerarşisi ile birlikte total bir durumu işaret ediyorum. Bu mevcut haliyle birçok insanın asla deneyimleyemeyeceği bir ruh hali. Ha illa Japonya olmak zorunda değil. Anime hakkında konuştuğum için oradan girdim konuya.
Neyse işin özü ben Slice of Life serilere karşı en az Coming-of-Age eserlere duyduğum kadar yakın bir ilgi duyuyorum. Bu yüzden aşırı laubali olmadığı sürece çoğu SoL eserden memnun ayrılırım. Ancak kimisi vardır, ya bir karakteri ya da genel olarak odağına aldığı problem ile zihnime kazınır kalır. My Dress-Up Darling de Marin Kitagawa gibi aşırı tatlı ve samimi olduğu konusunda beni ikna edebilen bir kadın karakteri sunduğu için aklımda yer eden bir anime olacak.
Seriye puanım 8/10. Oldukça keyifli bir seriydi. Kadın veya erkek olmanız fark etmez, Marin’e aşık olmamak için epey çabalamanız gerekiyor. Uyarması benden.
Sengoku dönemi ve özellikle bu dönemi ele alan fantastik kurgulara özel bir zaafım var. Gerçekçi bir iç savaş öyküsü yerine Sengoku Basara, Dororo veya Nioh gibi doğaüstü güçlerin işe dahil edildiği hikayeleri izlemek ve oynamak bana çok eşsiz bir keyif veriyor. Orient’i bu dönemde geçip geçmediğini bilmeden izlemeye başladım. Seriyi izleme kararını eserin yaratıcısı olan kişi sayesinde verdi. En sevdiğim shounen serilerden biri olan Magi isimli manganın da çizeri olan Shinobu Ohtaka’nın elinden çıkmış bir seri olduğunu görünce ikinci kez düşünmedim, direkt üzerine düştüm.
Animenin çıkış yaptığı gün üzerine balıklama atlamış olsam da pek aradığımı bulabildiğimi söyleyemeyeceğim. Magi gibi bir şaheserden sonra Orient aşırı yavan bir tat verdi. Ne yazık ki böyle hissediyorum. İki seriyi birbiriyle kıyaslamamak elde değil. Evet tamam biraz haksızlık ediyor olabilirim. Ne de olsa Magi, sırtını bir dünya klasiği olan Bin Bir Gece Masalları’na dayıyor. Orient ise sadece büyülü bir Sengoku dönemi anlatısı. Ve henüz kitleleri kendine çekecek kadar büyük bir event veya ilgi çekici öge tanıtabilmiş değil.
12 bölüm içinde yalnızca Musashi’nin kotetsu blade’ini uyandırma evresini aşabildik. Musashi 9 ya da 10. bölümde üvey babası olan Jisai’nin, aynı zamanda ikinci ana karakter olan Kojiro’nun babası, Obsidian Goddess isimli insanüstü bir varlığı bedeninde taşıdığını öğreniyor. Hemen ardından da bu tanrıçanın bundan böyle Musashi’nin bedeninde bulunacağını görüyoruz. Bu iki olaya ek olarak ekibimiz Jisai’nin eski bir bushi olduğu ve eskiden Uesugi Klanı’na hizmet ettiği bilgisine vakıf oluyor. Musashi, Kojiro ve yanlarına katılan Tsugumi isimli genç kız ile birlikte üç kişiden oluşan bir bushi band kurup Uesugi Klanı’nın düzenlediği sefere dahil olmaya doğru giderlerken ilk sezon final veriyor.
Bu arada iki ana karakterin Kojiro ve Musashi olması da hoş bir detay. Belki serinin finaline doğru gerçekten Miyamoto Musashi ve Sasaki Kojiro benzeri bir gelişme yaşanır. Tsugumi’nin soyadının Hattori olması da yine kurguya bir noktada gerçekten katkı yapacaktır diye umutlanmama neden oluyor.
Sezona puanım 6.5/10. Son bölümün ardından ikinci sezon duyurusunu görünce şaşırdım. Puanı bu kadar düşük olup hemen ardında ikinci sezon duyurulan bir animeyi de ilk kez görüyorum sanırım. Gerçekten aklıma başka bir örnek gelmedi. Umarım devam sezonu gerçekten heyecanlı bir hikaye içeriyordur ve iyi bir şekilde adapte edilir. Dilerim ki yapımcılar ikinci sezonu üstlendikleri için pişman olmazlar ve ben de Shinobu sensei tarafından daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamış olurum.
Diamond No Ace anılarımda en özel yere sahip üç spor animesinden biridir. Yowamushi Pedal’dan sonra, Slam Dunk’tan önce gelse de DNA bu ikisinden ayrı olarak çok özel bir önem taşıyor benim için. 2013’te ilk bölümüne göz atmış ve devam etmemiş olsam da 2015’te düzenli olarak izlemeye başlayıp sonunda aşık oldum. Bana beyzbolun kurallarını öğreten ve oyunu sevdirdiği için hatırımda hep taze duruyor ve biri spor animesi diyince aklıma gelen ilk seri oluyor.
Spor animesi izlemeyi gerçekten çok seviyorum. Her zaman shounen türününün en iyi örneklerinin spor kategorisindeki serilerde olduğunu söylerim. Çünkü bir shounen’de yer alması gereken tüm temalar sporda kolayca yer bulur. Mücadele, takım ruhu, dostluk, rekabet, yenilgi, hırs, ayrılık acısı, gençlik, sıkı çalışma, gelişim ve başarı. Bu kelimeleri art arda yazarken dahi gözlerim doldu. Bir kurguda en değer verdiğim unsurlar hep bunlar olmuştur. O sebeple de 25 yaşına gelmiş biri olarak hala shounen serilerden deli gibi haz almayı sürdürüyorum.
DNA Act II’de neler yaşadık hızlıca bir özet geçelim. Sezon Sawamura, Haruichi ve Furuya’nın ilk senesinin sonunda yani Mart-Nisan arasında gerçekleşen Senbatsu turnuvası ile başlıyor. Bu turnuvada Hokkaidolu bir okul olan Komadai Fujimaki’ye eleniyor Seidou okulumuz. Ancak hemen ardından okulun açılması ile birlikte yeni gelen 1. sınıf öğrencileri ile tanışıyoruz. Okumura, Yuuki ve Yui başta olmak üzere 5-6 kadar önemseyebileceğimiz yeni yetenekleri takımımıza katılmış olarak buluyoruz.
Onların katılımı ile birlikte zenginleşen kadro ile Bahar Turnuvası’na katılan Seidou Lisesi, yarıfinalde Ichidaisan High ile eşleşiyor. İlk inningten 2-0 öne geçen Seidou, 5. inning Furuya’nın yorulması ile birlikte 5 sayı yiyor. Koç Kataoka riskli bir karar alarak Furuya yerine Sawamura’yı oyuna sokuyor. Soğuk kanlı bir şekilde inningi ve maçı kapatan Sawamura bu maçtan sonra koçun gözünde güvenilirlik kazanıyor. Hazırlık maçlarında da başarılı bir performans sergilemesi neticesinde Bölgesel Yaz Turnuvası için seçilen kadronun Bir Numarası (Ace) olarak görevlendiriliyor. Ace olarak çıktığı ilk maçta gerginliği nedeniyle hata yapıp takımını 2-0 geriye soktuktan sonra 3 ya da 4. inningte oyundan alınarak yerine 3. sınıf olan Kawakami giriyor. Başarılı bir savunma ile maçı 10-2 kazanan Seidou özgüven toplayıp tur atlıyor.
Bir sonraki maçta Furuya ile başlama kararı alan koç Sawamura’nın mental olarak toparlanması, hırslanmasını sağlamaya çalışır. İkinci maçı da kolayca alan Seidou, üçüncü maçına takımın Ace’i Sawamura ile başlar. İlk atış yapılırken Act II final verir.
DNA sadece as kadro oyuncuları değil, yedeklerle, takım menajer ve yönetimini de hikayeye sokarak herkesin kişiliğini, düşüncelerini, hedeflerini ve korkularını öğrenmemize imkan sağladığı için çok kıymetli bir seri. Sadece sahaya çıkan 9 oyuncuyu değil. 20 kişilik ana kadroya ek olarak, kadroya giremeyen hırslı oyuncular, turnuvada karşılaşılan rakipler, takım yönetimi kadrosu ile birlikte neredeyse 40 kişiye varan bir karakter grubunu seyirciye önemsetebiliyor. Bu seride karşılaşılabilen bir şey değil. Gerekli önem verilmeli.
Sezona puanım 9.5/10. Devamının gelmesini iple çekiyorum.
Teito Monogatari yanlış hatırlamıyorsam eğer bu ay içinde varlığından haberdar olduğum bir eserdi. Shin Megami Tensei oyun serisine ilham olan eserler neler diye araştırırken Devil Summoner serisinin 3 ve 4. oyununun ana karakteri olan Raidou Kuzunoha XIV tasarımının Teito Monogatari’deki villain Yasunori Katou’dan esinlenilerek oluşturulduğunu öğrendim. Bunun üzerine ufak bir araştırma yaparak orijinal eserin Hiroshi Aramata tarafından 1985’te yazılmış bir roman olduğu ve 1988 yılında çekilmiş bir filminin de bulunduğunu keşfettim. Ancak ben 1991 yapımı anime serisinin seyir zevkime daha çok uyacağını düşündüğüm için buradan giriştim.
Eserin güçlü yanı kesinlikle hikayesi değil. Baştan bunu belirteyim. Ancak hikaye Japon popüler kültürü için önemli bir mihenk taşı görevi görüyormuş. Onmyoudou’nun işlendiği ilk kurgusal eser olduğuna dair bir yazı okumuştum araştırma yaparken. Bu da anime ve video oyun dünyalarına uzanan önemli bir geçit açmış demek oluyor.
Bu anime adaptasyonu, 12 ciltten oluşan orijinal roman serisinin ilk dört kitabını konu alıyor. Ancak pek sadık bir uyarlama olmadığına da dikkat çekmek isterim. Olay örgüsünü genel olarak benzer tutsa da bu anime serisi kaynak materyalden daha şiddet içerikli ve provokatif bir yön taşıma seçiminde bulunmuş. Tabii farklılıkların ne olduğunu sıralayabilecek kadar bilgim yok. Ancak ilerleyen dönemlerde çevirisini bulabilirsem seriyi de okumak istiyorum.
Eserin kurgusunu Japonya’daki büyük eventlere bağlama şeklini epey beğendim. Tokyo yeraltı demiryolu projesi ve 1923 Kanto Depremi gibi önemli gelişmeleri hikayedeki doğaüstü meselelerle ilişkilendirmiş. Dönemin ünlü şahsiyetleri de eserde yer alıyorlar. Bu da Taishou ve Shouwa dönemi ile ilgili insanları ana eseri okumaya yönlendirecek küçük bir detay diyebilirim.
Anime serisine puanım 7/10. İlk bölümdeki creepy havanın diğer bölümlerde ciddi şekilde azalması beni üzdü.
Ben artık Kimetsu no Yaiba ve Jujutsu Kaisen’in son 10 yıl içinde çıkmış en iyi shounen serileri olduğu konusunda ikna oldum. Boku no Hero Academia’yı da onlardan biri sayacak insanlar çıkacaktır elbette. Onu da seviyorum ama bu ikisi çok başka bir seviyedeler.
Bu arc ile birlikte tanıdığımız Hashira Uzui’yi ve eşlerini çok sevdim. Kadınların pek fazla screentime ı olmasa da Uzui kendisini kolayca sevdirmeyi başardı. Kimetsu no Yaiba yazarı Koyoharu Gotouge karakter tanıtma konusunda oldukça başarılı. Bir sonraki çıkaracağı mangasını (eğer devam edecekse) merakla ve ilgiyle bekliyorum.
Sezon finali ile birlikte üçüncü sezonun duyurusunu da almış olduk. Bu da oldukça sevindirici bir haber. 2023 Kış mevsiminde de Jujutsu Kaisen devam sezonu gelecek. Mappa ve Ufotable anime sektörünü omuzlarında taşıyorlar. Bir zamanlar Madhouse da vardı. Ah anılar…
Bir de bu sezonun openingi olan Zankyo Sanka’yı bir önceki Gurenge’ye oranla kat kat fazla sevdim. Aimer tarafından yapılan her müziğin bu kadar iyi olması meslektaşlarına karşı biraz acımasızlık bence. Fazla kaliteli ve bundan son derece memnunum.
Sezona puanım 8.5/10. Sürükleyici, eğlenceli ve bol aksiyonlu bir arctı. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
2013 yılından beri Hunter x Hunter ve dolayısıyla Yoshihiro Togashi’nin çok büyük bir fanıyım. Worldbuilding becerisi, hikaye anlatım tarzı ve öykülerine sirayet eden zekası beni kendisine hayran bırakmıştı. Bu güne değin onlarca Shounen eser izledim ancak bunlar arasında HxH benim için çok özel bir yere sahiptir.
Anime serisi 2014 Eylül’ünde final verdiğinde gerçekten çok üzülmüştüm. Bir taraftan mangasını da okumuştum ancak seriyle ilgili olanların malumudur, Togashi pek düzenli çizen bir mangaka değil. Bu sebeple HxH manga ve animesinin hayatımdan birden çıkmış olduğu gerçeğini uzun süre bünyemden atamadım.
Bu bocalama dönemimde iken başka uzun shounenlere sarmış olsam da, örneğin Katekyo Hitman Reborn, Gintama ve Rurouni Kenshin gibi, HxH’ın açtığı boşluğu tam anlamıyla dolduramıyordum. Togashi’nin bundan önceki eseri olan Yuu Yuu Hakusho’ya başlamaya o sıralar çok yaklaştım. Ancak kendimi izlemekten alıkoymayı başardım. HxH açlığını doruklarımda hissettiğim bir vakit başlama kararı aldım. Manganın da 2019’dan beri çıkmadığını düşünürsek artık Yuu Yuu Hakusho’ya başlama vaktimin geldiğine karar verdim. Böylece izlemeye koyuldum.
Hakusho’nun ilk 5-6 bölüm kadarı beni epey baydı. Bunu itiraf etmeliyim. Yusuke’nin cenazesi beni çok üzmüş hatta ağlama eşiğine getirmiş olsa da bir Spirit Realm’de geçen mevzulara hemen alışamadım. Ancak sabredip hikayeye devam ettiğimde Hiei ve Kurama karakterleriyle tanıştım. Ki bu aşamadan sonra hikaye epey bir hız kazandı. Eğer daha geç dahil olmuş olsalardı belki eserden kopabilirdim.
Kuwabara ve Yusuke’nin kılık değiştirmiş bir şeytanı Genkai’nin öğrenci seçim turnuvasında yakalama kısımları ve sonrasında Yusuke’nin Genkai’nin öğrencisi olarak Reihado-ken tekniğini öğrenme süreci beni seriye hafiften bağladı.
Bunun peşinden gelen arcta ise Human Realm’de bir ‘zombi salgını’ ortaya çıkıyor. Bu nedenle Koenma isimli Spirit Realm yöneticisi, Yusuke ve Kuwabara ile suçlarından aklanmak karşılığında Hiei ve Kurama’yı bir araya getirip Four Sacred Beasts’ten esinlenerek yaratılmış 4 Şeytanı ortadan kaldırmak ile görevlendiriyor. Bu arc ile birlikte işlerin ciddileşmeye başladığını hissettik.
Sonrasında Hiei’nin kardeşi Yukina’yı kurtarma operasyonu başlıyor. Ki bu olay serinin en önemli kırılma noktası oldu. Hem Toguro kardeşler ile hem de Sakyo ile tanışıyoruz. Operasyon sonunda öldüğünü sandığımız Toguro, her şey bittikten sonra şehirde rastgele dolaşmakta olan Yusuke’yi bir kenara çekip Dark Tournament’e katılması yolunda tehdit ediyor. Böylece başlayan yeni arc, benim bir shounen animesinde izlediğim açık ara en sürükleyici turnuva arcı idi.
Turnuva finali doğrudan Chapter Black Saga’ya bağlanıyor. Shinobu Sensui isimli eski bir Spirit Realm Detective zamanında Sakyo ve iş arkadaşlarının karıştığı korkunç bir eğlenceye şahit oluyor. Bu olayın ertesinde şeytanlar ve insanlara karşı düşünceleri değişmeye başlıyor. Spirit Realm arşivlerinde bulduğu Chapter Black kasedini izliyor. Bu kaset insanların dünya üzerinde yaptıkları bütün günahların kaydedildiği bir cihazmış. Bu kaset ile birlikte öğrendikleri sonrasında insanlığın yok edilmesi gerektiğini düşünen Sensui, Demon Realm’e açılan bir geçit açıp şeytanları dünyaya salmayı planlıyor. Bunun üzerine Yusuke ve arkadaşları onları durdurmak için yola çıkıyor. Bu arcın final fightı öncesinde Yusuke’nin kalbi duruyor ve ölüyor. Ancak sahip olduğu Demonkin Great Atavism ile içindeki şeytan genleri açığa çıkıyor ve duran kalbine rağmen kalkıp Sensui’yi durdurmak için Demon Realm’e giriş yapıyor. Sensui ile olan savaşında demon güçleri uyanıyor ve kontrolünü kaybetmiş iken onu öldürüyor.
Yusuke kendisini kontrol altına alan kişinin büyük büyük atası olduğunu öğrendiğinde onunla yüzleşmek için Demon Realm’de kalacağını söylüyor. Ancak Koenma’nın ikna etmesi sonucu dünyaya geri dönüyor. Demonkin olduğu öğrenildikten sonra Spirit Realm yöneticisi Enma, Yusuke’nin öldürülmesini emrediyor. Koenma ve Botan için de yakalanma emri çıkıyor. Koenma bunca yaşanandan sonra kendini kaybolmuş hisseden Yusuke’yi, Kuroko isimli emekli bir Spirit Realm Detective’in yanına gönderiyor. Orada başına gelenleri Kuroko’ya aktarırken bulundukları yere Demon Realm’den bir grup elçi geliyor. Yusuke’nin atasının kendi kralları Raizen olduğunu ve kendisini yanına götürmek ile görevlendirildiklerini söylüyor. Böylece Three Kings Arc başlıyor. Ölüm döşeğindeki kralın varisi olmak için yetiştirilen Yusuke Raizen’in diyarına giderken, Hiei ile Kurama diğer iki kral olan Mukuro ile Yomi’nin yanına çağırılıyorlar. Geçen bir senenin ardından Raizen ölüyor. Bu beklenmedik gelişme sonrası Yusuke, Yomi’nin ülkesine gidip onu sonucunun tüm Demon Realm’e hükmedecek tek bir kralı belirleyeceği dövüş turnuvasına davet ediyor. Yomi ve Mukuro’nun daveti kabul etmesi üzerine tüm diyardan şeytanlar toplanıp kral olabilme umuduyla dövüşe tutuşuyor. Turnuvanın sonucunda Raizen’in eski bir arkadaşı kazanıyor ve önümüzdeki 3 sene boyunca kral olacağını ilan ediyor. Böylece herkesin memnun olduğu bir sonuç ile seri son buluyor.
Hikaye özetinin ardından değinmek istediğim birkaç nokta daha mevcut. Togashi bu eserinde çok daha karanlık bir dünya ortaya çıkarmış. Hunter x Hunter dünyası Chimera Ant Arc’a değin pek öyle karamsar ve çaresizlik kokan bir atmosfere bürünmüyordu. Yorkshin Arc’ını hariç tuttuğumuz taktirde elbette. Ancak Yuu Yuu Hakusho, Yukina kurtarma operasyonu itibariyle tam bir Megami Tensei öyküsüne bürünüyor. Megaten esintilerini bu kadar net hissediyor olmak bana ayrı bir keyif verdi. Anime 92-95 arası yayınlandığı için SMT oyunları mı Togashi’den yoksa Togashi mi SMT oyunlarından etkilendi emin olamıyorum. Ancak Togashi’nin video oyunlarına düşkünlüğünü HxH’deki Greed Island nedeniyle biliyorum. Üzerine düşünülmesi gereken hoş bir detay bu.
Three Kings Arc’ın muhtemelen Shounen Jump tarafından aceleye getirildiğini düşünüyorum. Bu kadar hızlı işlenen ve arc olmasına rağmen yine oldukça iyi bir anlatım sunabilmiş. Bu da Togashi’nin öykü anlatıcılığının ne kadar iyi olduğuna bir işaret. Gönül isterdi ki Chimera Ant Arc gibi ilmek ilmek işlenen ve finalinde bize hem ahlaki sorgulamalar hem de psikolojik çözümlemeler yapmaya iten bir arc olabilseydi. Ancak bu kısıtlı süre içinde bu kadar heyecanlı bir hikaye anlatıp, yeni tanıttığı karakterleri bile önemsetmeyi başarmış olması büyük bir iş. Yoshihiro Togashi, Kentaro Miura ve Hiromu Arakawa ile birlikte en saygı duyduğum üç mangaka arasındaki yerini asla kaybetmeyecektir. Bu seri ile birlikte tescillenmiş oldu.
Anime serisine puanım 9.5/10. Keşke daha uzun olsaydı. Tadı damadımda kaldı.
Seri Çıkış Tarihi: 11 Nisan 2014 – 20 Haziran 2014
Türü: Seinen – Psikolojik – Drama – Spor
Bölüm Sayısı: 11
İzlenme Tarihi: 24 Ekim 2021 – 31 Ekim 2021
Yayınlandığı dönemde çok fazla seri takip etmekte olduğum için bilinçli olarak es geçmiştim Ping Pong’u. Bugün dönüp bakınca iyi ki de bekletmişim diyorum. Çoğu aldığım kararların olumlu sonuçlanması hoşuma gidiyor.
Şarap gibi yıllandırıyorum filmleri, kitapları ve animeleri. Sonra tam kıvamına geldiğini hissettiğim anda durdukları tozlu bodrumdan gün yüzüne çıkarıyorum. Ping Pong da tam öyle hissettiğim bir anda aklıma geldi. İkinci kez dahi düşünmedim. Direkt başladım izlemeye.
Ben bu kadar kısa sürede bu kadar fazla karakteri bu incelikle anlatabilen çok az eser gördüm. Korkuları, endişeleri, hayalleri ve onları motive eden olgularla birlikte hikayede adını bildiğimiz yarışmacı her karakterin ayrı bir kişiliğe sahip olduğuna kolayca ikna oluyoruz. Bu durum elbette ki Masaaki Yuasa’nın becerisi. Tatami Galaxy’de de bunu harika bir şekilde başarmıştı. Kısa ve öz anlatı yapmak konusunda oldukça maharetli bir yönetmen. Dilerim emekli olmadan evvel daha fazla çalışmasını izleme şansına erişebiliriz.
Serideki beş önemli karakter mevcut. Sırasıyla Smile, Peco, Akuma, Kong ve Kazama. Bu beş karakterin her birinin hikayesini öğrenmek için yeterli süre verilmiş. İçlerinde en beğendiğim karakterler Peco ve Kong idi. Genellikle saf tipleri beğenmesem de, Peco benim tahammül edebildiğim iyimser ve hayalperest karakterlerden biri oldu. Kong ise tam olarak kendimi özdeş görebileceğim türde hırslı ancak başarısızlıklar karşısında gerçek bir insan gibi çöküş ve kabulleniş evresi yaşayan gri tiplemelerden. Adı geçen beş karakterin de bu 11 bölümlük kısa öykü içindeki karakter gelişimini izleyebiliyor olmak oldukça kıymetliydi.
Seriye puanım 8.5/10. Dört başı mamur bir spor animesiydi. Herkese öneririm.
Seri Çıkış Tarihi: 11 Nisan 2020 – 27 Haziran 2020
Türü: Komedi – Romantik
Bölüm Sayısı: 12
İzlenme Tarihi: 22 Mayıs 2021 – 24 Ekim 2021
İlk sezonunu çok beğendiğim için ikinci sezona hemen girişmemek konusunda kendime güçlükle engel olmuştum. İlk sezonu Mart ayında bitirdikten sonra araya bir ya da bir buçuk aylık bir süre koyduktan sonra Mayısta ikinci sezona başladım. İlk altı bölümü birkaç gün içinde izledim. Kalan altı bölümü de bitirirsem geriye izleyecek hiç bölüm kalmayacağını bildiğim için kendimi frenlemek zorunda kaldım.
Bu alışkanlığımı hiç sevmiyorum. Fakat yine de bu davranışım, çoğu durumda bir eserden aldığım keyfi arttırmam ile sonuçlandı. İki Şehrin Hikayesi, Chainsaw Man, God of War ve diğer tüm ertelediğim eserde benzer tatmin seviyesine bu ara vermelerim sayesinde eriştim. Ancak Kaguya-sama sıkıldığım için ara verdiğim bir eser değildi. O yüzden bu saydığım örnekler aslında düşünce şeklimi tam olarak yansıtmıyor. Yine de teşbihte hata olmaz. Eminim ki neyi kastettiğim gayet iyi anlaşılmıştır.
Bu sezonda Öğrenci Temsilciler Meclisi’ne yeni bir üye katılıyor. Iino Miko isimli bu karakterin Kaguya, Shirogane, Ishigami ve Fujiwara ile olan bireysel ilişkileri animeye seyirciye sunulabilecek espri yelpazesini de genişletiyor. Ancak bu sezonu bir öncekinden daha eğlenceli kılan kişi kesinlikle Ishigami idi. Hem içine girdiği saçma durumlar hem de tezahürat ekibindeki rolü itibariyle epey keyifli bir malzeme çıkardı. Bunlara ek olarak ortaokulda başına gelenlerin öyküsünü de öğrendiğimiz için Ishigami’nin problemli kişiliğine de bir nebze empati kurabilmiş olduk. Bu sebeple hikayenin seyri için oldukça kıymetli etkendi denebilir.
Sezona puanım 8.5/10. Üçüncü sezonun gelmesini dört gözle bekliyorum.