Erica yaklaşık 1 saat 30 dakikalık bir oynanış sonunda final verdi.
Hikayenin Suspiria ve Wicker Man arası bir kurguya sahip oluşunu beğendim. Normalde bu tarz seçim yapmalı oyunları daha temkinli oynamak gibi bir alışkanlığım vardır. Ancak hikayedeki sırları öğrenmek uğruna epey pervasız seçimler yaptım.
Oyunun müziklerini Austin Wintory yapmış. Kendisinin Journey ve The Banner Saga gibi iki şaheser için yaptığı bestelere şahit olmuş biri olarak bu seferki çalışmalarını fazla silik buldum. Atmosferi sağlamak için hazırlanmış dramatik müzikler aşırı jenerik geldi. Sahnelere uygun temada olmalarına rağmen hiçbiri akılda kalıcı değildi.
Eserin tek oynanışta tüm hikaye detaylarını sunmuyor oluşuna saygı duyuyorum. En nihayetinde tekrar oynanabilitesini artırmak için yapılmış bir karar. Fakat ben tek bir defa oynadıktan sonra hemen bir daha oynamayı aklımın ucundan bile geçirmedim.
Günün sonunda bu bir interaktif film. Ve yapabileceklerimiz epey kısıtlı. Aynı filmi birkaç farklı sahne ve değişmiş final ile izlemeye vakit ayırabileceğimi sanmıyorum. Bu sebeple internetten diğer sonları izleyip kendimi eseri tamamlamış sayacağım.
Yapıma puanım 6.5/10. Sürükleyici, hızlı tempolu ve kısa bir oyundu. Öykündüğü eserlerin biraz fazla etkisinde kalmış olsa da yine de keyifli bir macera vaat ediyor.
Korku filmi izlemeye hemen hemen beş sene kadar önce başladım. Pek hayranı olduğum bir tür olduğunu söyleyemem. O sebeple bugüne değin çıkmış ve kültleşmiş bir çocuk korku eserini daha yeni izleme fırsatı yakalıyorum.
The Thing nedense bir türlü uygun zaman ayıramadığım bir film oldu. Özellikle de pandemi döneminde popüler hale gelen Among Us isimli ‘meme’leşmiş oyun nedeniyle radarıma almıştım. Ha bugün ha yarın diye diye öteledikçe öteledim bu yapımı.
Geç olsun güç olmasın demişler. Gerçekten de iyi ki aceleye getirmemişim bu yapımı. 44 yaşında olmasına rağmen görsel efektler hiç ama hiç eskimemiş. Taş gibi bir gerilim filmi. Ve bu türün hayranı olmayan biri olarak benim en sevdiğim korku/gerilim yapımları listesine tepeden girmiş oldu.
Esere puanım 8.5/10. Benzer konuya sahip birçok eser çıkmış olsa da bu yapım zamanında çok başarılı hazırlanmış.
Pokemon Trading Card Game tam 39 saat 23 dakikalık bir oynanış sonunda 192/226’lık albüm ile final verdi.
Bu oyunu Japonya yolculuğumda oynamayı kafaya koymuştum. Her ne kadar uçakta oynamaya son derece müsait olsa da yolculuk sırasında oyunun tutorial kısmını yaptım fakat sonra bir ay kadar yüzüne bile bakmadım.
Oyunu oynamaya tekrar dönüşüm de PS4 oyunlarını bitirme çalıştığım kısa periyodu atlatmış olmama tekabül ediyor. Spiderman‘i bitirmeye kendimi o ara o kadar odaklamıştım ki gözüm başka bir şeyi görmez olmuştu.
Aralık ayında da NFS Hot Pursuit’e kendimi kaptırdım. Ancak oyunun 140 single player yarışından 100 tanesini bitirdikten sonra işler epey zorlaşmaya başladı. Çok zamanımı aldığını fark ettiğimde de oyunu silip başımdan atıverdim.
2025 senesi biterken de elimde bir sürü yarım kalmış oyun olmasına rağmen kendimi toplu taşımada yolculuk ederken GBC emülatöründe zaman geçirirken buldum. Tetris, Pokemon Pinball ve Pokemon Puzzle Challenge derken uygulamaya sık sık girer olmuştum.
En nihayetinde Pokemon TCG’ye de dönüşümün sinyalleri verilmiş oldu. Ara ara girip elimdeki desteyi zenginleştirmeye başladım. Başlarda çok zor oldu. Daha başlangıç laboratuvarından çıkarıyordum. Çünkü destede kullanabilecek kadar elemental enerji kartına sahip değildim. Aşağı yukarı on defa laboratuvarda dövüştükten sonra azımsanmayacak bir enerji kartı yığını ile overworld’e adım atıp sırayla GYM’leri turladım.
İlk zaferimi Science Gym’inden elde ettim. Orada liderin yardımcılarını da birkaç defa tur atarak yendim. Böylece elde ettiğim booster packler ile daha sağlam desteler yapabilmiştim.
Science’tan sonraki durağım Fire Gym oldu. Sonra sırayla Grass, Water, Psychic, Rock, Lightning ve son olarak da Fighting Gym oldu.
Oyunun ilk saatleri aşırı zor olmasına rağmen finale doğru acayip rahat bir hal aldı. Bunun sebebi elbette ki oyunda geçirdiğiniz süre ile birlikte bolca pokemon kartı elde ediyor olmanız. Ne kadar çok kartınız varsa, o kadar versatil bir deste kurma şansınız oluyor.
Elite Four ve Pokemon Champion dövüşleri birçok Gym Leader maçından çok daha kolay oldu. Hatta daha da abartmış olayım. Hikayenin en başlarında mücadele ettiğim Science ve Fire gymlerindeki lider yardımcıları bile Elite Four’dan daha fazla zorlamıştı beni.
Bunun nedeni daha düşük seviye kartlara sahip olmaları değil tabii ki. Geçen 39 saatin ardından benim elimde Articuno, Zapdos, Moltres ve Mewtwo bulunuyordu. Bunları farklı eşlikçilerle birlikte destelere yerleştirince inanılmaz güçlü desteler çıkarmış oldum.
Oyunda içimde ukte kalan iki şey var. Bunlardan ilki benim gözümden kaçtığı için erişemediğim bir etkinlik olan Challenge Cup. Ben bu mekana tüm gym rozetlerini topladıktan sonra gittim ve rakibim olan Ronald’ın turnuvanın ödülünü kazandığını gördüm. Turnuvaya zamanında katılmadığım için oyun beni bir şekilde cezalandırmış oldu. Geri dönüp turnuvada seri düellolar yapmamış olmak beni bir tık üzdü.
Kaçırdığım için üzüldüğüm diğer bir özellik ise GBC konsolu üzerinden bağlantı kablosu yardımıyla başka bir oyuncu ile PvP kart düellosu yapamamış olmak. Şu özelliği 2000’li yılların başında fiziksel olarak deneyimleyebilmiş çocuklar belki de dünyaya gelmiş en şanslı kuşak olabilirler. Türkiye şartları ve maddi imkansızlıklar nedeniyle biz bunları göremedik, varlığını da bilmiyorduk o zamanlar. Ancak bizim de tasolarımız vardı ve tüm dünyamızı renklendirmeye yetiyordu.
Oyuna puanım 7.5/10. Dönemi için harika bir oyun. Gerçek Pokemon TCG deneyimine oldukça yakın bir işleyiş sunuyor. Hemen hemen oyun kurgusu ve mantığını da oyuncuya öğretmiş oluyor. Tekrar oynanabilitesi de oldukça yüksek bir yapım. İleride bir gün GBC satın alırsam bu oyunun kartuşunu da mutlaka elde etmek istiyorum.
Yıllar sonra tekrar bir Snoopy ve Charlie Brown animasyonu izlemiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Altmış sene önce çıkmış bir animasyonun yaşlılığını barındırıyor olsa da Schulz’un o iç ısıtan kalemini renkli renkli seyretmek bambaşka duygular uyandırıyor.
Hikaye Lucy’nin Noel korosunu organize etmesi için Charlie’yi görevlendirmesi ile şekilleniyor. Charlie Noel’in ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken arkadaşları ile olan inişler ve çıkışlar sayesinde mesajı tatlı bir şekilde seyirciye geçiriyor.
Noel kutlamalarının ticarileşmesini daha 60 sene önce bağırarak duyuran Charlie Brown’u 2025 senesinde çok iyi anlayabildiğimizi düşünüyorum. Sermayenin pençesine düşmeyen hangi manevi değerimiz kalmadı diye sorguladım.
Esere puanım 6.5/10. Kısa bir animasyon filmi olmasına rağmen oldukça tatlı ve kendini izletmeyi başarıyor.
Pek dizi insanı değilim. Ancak kız arkadaşımın önerisi ile bir şeyler izlemeye ikna oluyorum. Onun sayesinde de bu diziyi keşfettim. Her bölümünü birlikte izledik ve ilk sezonu tamamlamış olduk.
Her şeyden önce fikir güzel. Bu konuda bir şikayetim yok. Hele ki yapay zekanın bu kadar gündemde olduğu bir dönemde böyle bir dizi çekmek oldukça hakkında konuşturtmuştur.
Dünyada büyük bir kriz yaşandıktan sonra kıyamet sonrası gibi bir yaşam sürülmesini beklerken, ana karakterimizin bomboş mevzularla 3-4 bölüm yediğini görünce ben gerçekten biraz sinirlendim.
Dünyayı ve ne olup bittiğini anlamak yerine kendisini evine kapatıp ergen tavırlarla takıldığı ilk bölümler beni gerçekten çok daraltmıştı.
Ancak Manousos abi sağ olsun. Hikayeye aktif olarak dahil olup yolculuğa çıktıktan sonra -ki bu da son üç bölüme tekabül ediyor- ben tekrar dizide ne olacağını umursamaya başladım.
Yine bu Paraguaylı yiğit sağ olsun, kendisi sayesinde bu tekillik içinde yaşayan organizmaların bir zayıflığını da açığa çıkarmış olduk. Carol hanıma kalsak bir 30 bölüm daha terkedilmiş şehirde golf oynayıp, kurtlardan ceset korumaya çalışırdık.
Son üç bölümün hatırına gelecek sezona da bir ufak bakış atmayı düşünüyorum.
Kavafis ile tanışıklığım Barbarları Beklerken isimli şiirini okumam ile gerçekleşti. Diğer eserlerini de merak etmiş olsam da tanışmam ve herhangi başka bir eserini okumam arasında neredeyse 6-7 yıl oldu.
Seçme şiirlerini içeren bir kitap almıştım. Büyük beklentilerle okumaya başladım. Belki de bu kadar gözümde büyüttüğüm içindi, çoğu şiirini beğenemedim.
Kaleme aldığı şiirler orijinal dili Yunanca’da çok etkileyici olabilir. Belki de eserin Türkçe çevirisi Antik Yunan, Doğu Roma ve Helenistik İskenderiye’de geçen farklı şahsiyetleri konu alan bu tarihsel şiirlerden yeterince keyif almamı önledi.
Şu an içinde bulunduğum hissiyatla çoğu şiiri zorlama olmuş gibi geliyor. Ancak çabasını takdir ediyorum. Kendi tarihlerindeki ilgi çekici bulduğum insanların hayatını konu edinmesi oldukça önemli bir iş. Sanatsal yönünü ne kadar etkilemiştir, ne kadar tarihi doğruluğu dert etmiştir bunu bilemiyorum. Bahsini geçirdiği çoğu İskenderiyeli şahsı ilk kez duydum.
Elbette okunması gereken bir şair Kavafis. Yolunun İstanbul’dan geçmiş olması, Yeniköy’de yaşamış olması da bizi bir noktada hemşehri yapıyor diyebiliriz. Bu sebeple fırsat verilmeli.
Kitabın ilk yarısını okurken çok keyif aldım. Ancak ilk yarısını ne kadar sevdiysem, ikinci yarısından da bir o kadar baydım.
İlk yarısında Simurglar, Buddhalar, Hürmüzler, Ehrimenler, Vişnular havada uçuşurken, ikinci yarıda daha beşeri mevzulara düşmüş olmak beni epey demoralize etti.
Aynalı Baba hikayenin başında son derece ilgi çekici mistik bir karakter iken romanın ikinci yarısında odağını yitirmiş bir avare gibi gelmeye başladı gözüme. Bu sebeple de kitaba olan ilgim de ciddi ölçüde düştü.
Esere puanım 6/10. Hürmüz’ün Aydınlık ile Ehrimen’in Karanlık ordularının savaşı ve Kaf Dağı’nı arayan prensin ejderhayı alt etme öyküsü en sevdiğim parçalar oldu.
Orijinal Adı: Three Thousand Years of Longing (2022)
Yönetmen: George Miller
Türü: Drama – Fantastik – Romantik
İzlenme Tarihi: 20 Aralık 2025
George Miller’ın İstanbul’da geçen bir öykü anlatmasını garipsemedim. Aksine Anadolulu bir Rum olduğu için bu topraklara karşı bir gönül bağı olup olmadığını hep düşünürdüm. Bu filmi çekişiyle birlikte de bunun üstü kapalı bir itirafını duymuş oldum.
Çoğu Türk seyircisinin aksine ben filmi beğendim. The Fall, The Princess Bride ve Big Fish gibi hikaye içinde hikaye anlatma yapısı nedeniyle benim çok hoşuma gitti.
İşin tarihi gerçekçilik iddiası, kaynak çarpıtması, oryantalizm kokan öykü anlatıcılığı gibi mevzulara girişmek istemiyorum. Dediğim gibi ben Osmanlı Dönemi Türk Tarihi öğrenme gibi bir beklenti ile girmedim. Ha bir yabancıya ülkeyi nasıl anlatır diye sorulacak olursa da hiç görülmemiş ve duyulmamış bir şey şekilde anlattığını söyleyemem.
Ben Miller’ın tarihi olayları da genel hatlarıyla doğru anlattığını düşünüyorum. Deli Mustafa’nın zihinsel problemlerini ele alış biçimi dışında çok da gözüme batan bir şey olmadı.
Harem binasını da uygun şekilde yapmışlar. Seti kuran arkadaşlar en azından saraya gelip bir ne var ne yok diye bakmış. Bu iyi bir şey. Filmde Türk oyuncuların yer alması da hoşuma gitti.
Filmin son yirmi dakikalık kısmına kadar her şey çok güzel giderken son kısmı genel gidişatın dışında ekstra bir bölüm gibi hissederek izledim. Açıkçası hikaye Londra’ya döndüğü zaman bitmeliydi. Uzattığı kısmın muallak ve odaksız oluşu ister istemez vereceğim puanı etkilemiş oldu.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 30 Ağustos 2022 (1 Haziran 1989)
Geliştirici: Konami
Tür: Beat ’em up – Action – Platformer
Platform: PS4 (Arcade)
Oynama Tarihi: 13 Aralık 2025 – 15 Aralık 2025
Teenage Mutant Ninja Turtles yaklaşık bir saatten kısa bir oynanış sonucunda final verdi.
Oyunu TMNT The Cowabunga Collection içinde oynayıp bitirme şansına eriştim. Şans olduğunu vurguluyorum çünkü arcade oyunu oynamak için gerekli motivasyon bulmam çok zor oluyor. Ya geçenki gibi bir fiziksel makine bulup orada vaktimi ayırıp bitirmeliyim ya da emulatör kurup kendi başıma çabalamalıyım.
Cowabunga Collection bir emulatör konforuna sahip şekilde oyunu biz modern oyunculara taşımayı başarmış. Koleksiyon versiyonun içinde eski oyunların kutu tasarımlarına, kutuyla birlikte gelen el kılavuzlarına, geçmiş TV serilerinin kesitlerine ve oyun müziklerine da yer vermişler. Oyunu indirince ilk işim bunları kurcalamak oldu. Çok hoşuma gitti.
1989 yapımı TMNT arcade oyunumuza dönecek olursak ilk belirtmem gereken şey oyunun gerçekten basit ve kısıtlı olduğu üzerine olacaktır. Ancak bu Cowabunga Collection’ın bir hatası değil. Oyun 35 yaşındaki bir antika olduğu için bu oynanış yoksunluğunu tolere edebildim.
Modern TV ekranlarında bu oyun arcade makine hissi versin diye de görüntü filtresi koyma seçeneği sunuluyor. Ayrıca dualshock 4’ün option tuşu aracılığıyla da ikişer ikişer coin atarak sınırsız can ile oyunu bitirme şansına erişebilirsiniz.
Ancak her şeye rağmen oyunun oynanış yönü zayıf. Ya düz kılıç saldırısı, ya düşmanı yukarı fırlatan sert vuruş ya da uçan tekme atma seçeneğiniz var. Bunlar dışında bir saldırı imkanınız mevcut değil. Arcade oyunların oyuncuyu zorlayıp daha fazla jeton atmaya zorladığını düşünürsek bu durum pek şaşırtıcı değil elbette.
Oyuna puanım 5/10. Koleksiyon sürümü içinde yer alan oyunları da sırayla denemek istiyorum. Bakalım zamansal olarak gelişimlerine şahit olmak nasıl bir his verecek.
Netflix isimli şer ve vasatlık yuvasından böyle duygu yüklü, ruha sahip ve anlamlı bir yapımın çıkmasını hiç beklemezdim. Bu konuda beni şaşırttıklarını belirtmem gerekiyor.
Film bir roman uyarlaması olduğunu hissettiriyor. Konuşmaların olmadığı uzun sahneler, doğanın yüceliğine şahit olduğumuz anlar bir romanın satırlarını dolduran betimleme sözlerinin vücut bulmuş hali gibiydi. Bu sanatsal yaklaşımı çok beğendim.
Robert’ın yaşamını sürdürme yolunu yakın zamanda okuduğum At Çalmaya Gidiyoruz romanına ve yıllar önce izleyip bayıldığım Tree of Life filmine benzer buldum.
Film melodramaya bağlayabileceği birçok sahneyi oldukça pürüzsüz ve ajite etmeden derleyip topluyor. Bu yaklaşımı da çok beğendim. Bizi Manchester by the Sea filmi gibi karanlık bir uçurumun başında bekleyerek içine sarkıtmaya çalışmıyor. Her şey doğal akışında, hayatın kendi düsturu ile nakşetmesine olanak tanıyor.
Esere puanım 8/10. Kapanışını ve mesajın temellendirilme aşamasını ikna edici bulmasam da sinematografik açıdan oldukça hoşuma giden bir iş idi.