Orijinal İsim: A Portrait of the Artist as a Young Man (1916)
Yazar: James Joyce
Okuma Tarihi: 8 Haziran 2020 – 3 Temmuz 2020

Joyce’un karakteri bana hep ilginç gelmiştir. Kendi gençliğini kurgulayarak anlattığı bu yarı-otobiyografik romanını okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu kitabı okuduğum zaman Joyce’u Joyce yapan sürecin ne olduğunu idrak edebileceğimi düşünmüştüm. Öyle de oldu tabii ki.
Roman beş ana bölümden oluşuyor. Her bölümde aklımda kalan en az bir dikkat çekici sahne oldu diyebilirim. Hızlıca özetlemek gerekirse şöyle:
İlk bölümü düşündüğümde aklıma gelen şeyler: Parnell’in ölümü sonrasına denk gelen Noel kutlama yemeğinde siyaset ile din üzerine gerçekleşen kavga ve Stephen’ın kırık gözlüğü nedeniyle yazı yazmaması sonrasında sınıfa giren papazdan sopa yemesi. İkinci bölümde ise arkadaşlarıyla yaptığı edebiyat sohbeti sonrasında en büyük şairin Byron olduğunu söylemesi ve ardından zorbalık görmesi; bölümün sonlarına doğru bir kadınla cinsel yakınlaşma yaşaması idi. Üçüncü bölüm kitaptaki en sevdiğim bölüm oldu diyebilirim: işlediği günahın büyüklüğü altında ezilmesi, ruhunun ızdırap çekmesi ve sonradan daha fazla dayanamadığına karar verip günah çıkartması. Bu kısımlar gerçekten harikaydı. Bir insanın çekebileceği manevi sıkıntıları oldukça büyüleyici bir şekilde anlatmıştı. Dördüncü bölüm kısaydı, bu bölümde Stephen’ın mezhebe davet edildiği sahne önemliydi. Beşinci bölüm en uzun kısım olmakla birlikte epey bir olay da barındırıyordu. Stephen’ın, İngiliz dekan ile yaptığı huni-ağazlık kelimesi üzerine tartışma sırasında İngilizce hakkında düşüncelere dalması; Davin ile yaptığı tartışma sırasında “İrlanda, kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur” lafzını etmesi; en yakın arkadaşı Cranly ile şehirde yürürken yapmayı Tanrı ve Katoliklik üzerine sohbeti en akılda kalıcı anlardı.
“Eskiciden alınma yeni elbiselerimi annem düzene koyuyor. Dua ettiğini söylüyor evimden ve arkadaşlarımdan uzakta yüreğin ne olduğunu ve ne duyduğunu kendi hayatımda öğrenebileyim diye. Amin! Dilerim öyle olsun. Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için.”
Dublinliler’deki öykülerin ardından Sanatçının Gençlik Portresini okumuş olmak, Joyce’un dehası üzerine daha net fikirlerimin oluşmasını sağladı. Beni bu kadar etkileyen şey belki de yazarla benzer düşüncülere sahip olmamdı. Bilemiyorum. Ancak onun İrlanda özelinde gerçekleştirdiği dini, kültürel ve ailevi değer sorgulamasını ben de hemen hemen her gün yaşamaktayım. Zamanın ötesinden benimle gönüldeşlik kurabilen insanların olduğunu bilmek buruk bir mutluluk veriyor.
Esere puanım 8.5/10. Okuması hiç de kolay olmayan bir kitaptı. İlerleyen yıllarda bu eseri orijinal dilinde okumayı planlıyorum.

























