Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

Orijinal İsim: A Portrait of the Artist as a Young Man (1916)

Yazar: James Joyce

Okuma Tarihi: 8 Haziran 2020 – 3 Temmuz 2020

Joyce’un karakteri bana hep ilginç gelmiştir. Kendi gençliğini kurgulayarak anlattığı bu yarı-otobiyografik romanını okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu kitabı okuduğum zaman Joyce’u Joyce yapan sürecin ne olduğunu idrak edebileceğimi düşünmüştüm. Öyle de oldu tabii ki.

Roman beş ana bölümden oluşuyor. Her bölümde aklımda kalan en az bir dikkat çekici sahne oldu diyebilirim. Hızlıca özetlemek gerekirse şöyle:

İlk bölümü düşündüğümde aklıma gelen şeyler: Parnell’in ölümü sonrasına denk gelen Noel kutlama yemeğinde siyaset ile din üzerine gerçekleşen kavga ve Stephen’ın kırık gözlüğü nedeniyle yazı yazmaması sonrasında sınıfa giren papazdan sopa yemesi. İkinci bölümde ise arkadaşlarıyla yaptığı edebiyat sohbeti sonrasında en büyük şairin Byron olduğunu söylemesi ve ardından zorbalık görmesi; bölümün sonlarına doğru bir kadınla cinsel yakınlaşma yaşaması idi. Üçüncü bölüm kitaptaki en sevdiğim bölüm oldu diyebilirim: işlediği günahın büyüklüğü altında ezilmesi, ruhunun ızdırap çekmesi ve sonradan daha fazla dayanamadığına karar verip günah çıkartması. Bu kısımlar gerçekten harikaydı. Bir insanın çekebileceği manevi sıkıntıları oldukça büyüleyici bir şekilde anlatmıştı. Dördüncü bölüm kısaydı, bu bölümde Stephen’ın mezhebe davet edildiği sahne önemliydi. Beşinci bölüm en uzun kısım olmakla birlikte epey bir olay da barındırıyordu. Stephen’ın, İngiliz dekan ile yaptığı huni-ağazlık kelimesi üzerine tartışma sırasında İngilizce hakkında düşüncelere dalması; Davin ile yaptığı tartışma sırasında “İrlanda, kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur” lafzını etmesi; en yakın arkadaşı Cranly ile şehirde yürürken yapmayı Tanrı ve Katoliklik üzerine sohbeti en akılda kalıcı anlardı.

“Eskiciden alınma yeni elbiselerimi annem düzene koyuyor. Dua ettiğini söylüyor evimden ve arkadaşlarımdan uzakta yüreğin ne olduğunu ve ne duyduğunu kendi hayatımda öğrenebileyim diye. Amin! Dilerim öyle olsun. Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek için.”

Dublinliler’deki öykülerin ardından Sanatçının Gençlik Portresini okumuş olmak, Joyce’un dehası üzerine daha net fikirlerimin oluşmasını sağladı. Beni bu kadar etkileyen şey belki de yazarla benzer düşüncülere sahip olmamdı. Bilemiyorum. Ancak onun İrlanda özelinde gerçekleştirdiği dini, kültürel ve ailevi değer sorgulamasını ben de hemen hemen her gün yaşamaktayım. Zamanın ötesinden benimle gönüldeşlik kurabilen insanların olduğunu bilmek buruk bir mutluluk veriyor.

Esere puanım 8.5/10. Okuması hiç de kolay olmayan bir kitaptı. İlerleyen yıllarda bu eseri orijinal dilinde okumayı planlıyorum.

Genç Werther’in Acıları

Orijinal İsim: Die Leiden des jungen Werthers (The Sorrows of Young Werther) (1774)

Yazar: Johann Wolfgang von Goethe

Okuma Tarihi: 25 Haziran 2020 – 29 Haziran 2020

Romantik dönemin ruhu ve bu sanat akımında eser vermiş tüm sanatlar ilgimi çekiyordu. Goethe de uzun zamandır üzerine düşmeyi planladığım bir yazardı. Frankenstein romanında, canavarın edebiyatı keşfetmesini sağlayan eserlerden biri de Genç Werther’in Acıları idi. Mary Shelley, kendi romanında bu esere yer verdiğine göre epey sevmiş olacak diye düşündüm. Bu yüzden de birden ilgimi çekti. Goethe’nin, her ne kadar Polidori yazmış olsa da Lord Byron’ın adıyla yayınlanmış olan Vampir öyküsüne “Byron’ın bugüne dek yazdığı en iyi şey” dediğini de bildiğim için bu Avrupalı entelektüel çevrenin birbiriyle yakın bir temas halinde olduğuna hep inanıyordum. Frankenstein’ın canavarına ilham veren bu kitabı bu yüzden okumaya karar verdim.

Werther’in öyküsü tam anlamıyla bir melodram. Ben aşk öykülerini pek sevmem. İlginç bulmam. Bu öykünün de Lotte ile arasında yaşanan çekime odaklandığı kısımlar beni fazla açmadı. Yine de Werther’in hayata, insana, fakirliğe, acıya ve ölüme karşı duyduğu hisler ile düşünceleri bir mektup yazısı üzerinden öğrenmek son derece keyifliydi.

Bu kitabı bir kelime ile anlatacak olsam, o kelime ‘tutku’ olurdu. Romantik yazarların sahip olduğu genel duygusallık bu kitapta da mevcut. Goethe belki ilk romantik değil ama ilk romantiklerden biri, ve bu sanat anlayışının yaygınlaşmasında, kitleler halinde okunmasında büyük payı olan bir şahsiyet.

Yirmi beş yaş böyle bir roman yazmak için son derece uygun bir dönem. İnsan hayatının her döneminde farklı bir ruha bürünüyor. Gençlik enerjisinin ve insan duygularının doruk noktasına ulaştığı bu dönemi böyle kişisel bir öykü yazarak değerlendirmiş olmasını kendi nezdimde çok kıymetli buldum.

Esere puanım 7/10. Son derece duygu yüklü bir öyküydü.

Innsmouth’un Üzerindeki Gölge

Orijinal İsim: The Shadow over Innsmouth (1936)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 15 Haziran 2020 – 16 Haziran 2020

Innsmouth Üzerindeki Gölge, Lovecraft’ın elinden çıkmış olan hikayeler içinde en beğendiğim öykü oldu. Hikayenin kurulumu, gerilimi ve çözülme noktaları birbirine harika bir şekilde geçirilmiş. Kurgu içindeki bölümlerin bu kusursuz geçişi, sürükleyici bir okuma imkanı da sağlıyor.

Ana karakterimiz Robert Olmstead, soyuna dair bilgiler toplamak için Arkham kasabasına yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu sırasında, Arkham’a giden yol üzerindeki Innsmouth isimli garip bir balıkçı kasabasından haber alıyor. Bölge insanlarının oradan uzak durması ve Innsmouthlu insanlara karşı takındıkları tavırlar, Robert’ın ilgisini çekiyor. Böylece Arkham’dan evvel buraya uğramanın verimli bir etkinlik olacağına kanaat getiriyor. Böylece hikayemiz başlamış oluyor.

Kasabaya yaptığı yolculuk sırasında ve kasabadaki insanlarla yaptığı görüşmeler sayesinde bölgenin tarihine dair detayları öğreniyoruz. Kasabanın dini haline gelmiş Ezoterik Dagon Tarikatı ve onların faaliyetleri hakkında öğrendiğimiz bilgiler nedeniyle yavaşça gerilime kapılıyoruz.

Son bölümde alıştıra alıştıra ardına geçtiğimiz gizem perdesini çok beğendim. Çehov’un Tabancası kuralına son derece uygun bir şekilde işlenmişti. Ani gelen twistler çoğu kez ağzımda kötü bir tat bırakıyor olsa da, bu öykününki gayet yerinde idi.

Esere puanım 7.5/10. Bunu okumadan evvel birkaç Lovecraft öyküsü bitirmiş olmanın, okuma keyfini artıracağına inanıyorum.

Kara Kule 4: Büyücü ve Cam Küre

Orijinal İsim: The Dark Tower IV: Wizard and Glass (1997)

Yazar: Stephen King

Okuma Tarihi: 19 Ağustos 2019 – 8 Haziran 2020

Kara Kule ne büyük umutlarla başlamış olduğum bir seriydi. Kendisine karşı yetiştirmiş olduğum her bir beklenti zerresini, okuyup bitirdiğim her bir kitapla parça parça etti.

King’e karşı öyle bir öfke doluyum ki bu kitabı okumamak için ayak diredim. Lanet ettim. Başlamaz olaydım dedim. Ancak eninde sonunda serinin dördüncü kitabını da okumuş oldum. Şu bir ay içinde Kara Kule, tüm kitap okuma isteğimi ve hevesimi alıp götürdü. Beni okumak denen eylemden soğuttu. Böyle rezil bir anlatı, bu derece lüzumsuz detaylar, vakitsiz bir şekilde kör göze parmak derecesinde sunulan Amerikan kültürü göndermeleri bana illallah ettirdi.

Neyse yazıyı çok uzun tutmak istemediğim için ağlama kısmını kısa kesiyorum. Zaten uzun bir süre S. King denen bu adamın başka hiçbir kitabına elimi sürmeyeceğim. En az bir sene boyunca “gerçek edebiyat” ürünü tüketerek terapi görmem gerekiyor.

Bu kitap, Kule’ye doğru gerçekleştirilen yolculuğa devam etmek yerine, Roland’ın geçmişine odaklanmayı tercih etmiş. Hikaye, üçüncü kitabın bıraktığı yerden, Blaine the Mono ile girilen bilmece yarışmasıyla devam ediyor. Ardından ekibimiz Topeka, Kansas’ta bir süre ilerliyor. Gece olduğunda yolculuklarına ara veriyorlar. ‘Thinny’ (incecik) isimli fenomenin manzarası eşliğinde kamp kuruyorlar. Kurulan ateş başında Roland’ın 15 yaşındaki halini, Susan ve eski ‘ka-tet’inin başına neler geldiğinin öyküsünü dinliyorlar. Ardından yollarına devam ediyorlar. Büyücü “Oz” ile karşılaşıyorlar. Maerlyn (Marten veya Flagg) gözüküyor ve ortadan kayboluyor. Sonrasında ekibimiz yolculuklarına devam ederlerken kitap final veriyor.

Kitaba puanım 6.5/10. Yedi puan vermeyi çok isterdim ama beni bu kadar daraltıp canımı sıktıktan sonra yarım puan dahi yüksek notlandırmayı gönlüm el vermedi.

Kralkatili Güncesi 2. Gün: Bilge Adamın Korkusu

Orijinal İsim: The Kingkiller Chronicle Day Two: The Wise Man’s Fear (2011)

Yazar: Patrick Rothfuss

Okuma Tarihi: 10 Mart 2020 – 15 Mayıs 2020

Söze nasıl başlamam gerektiğini bilemiyorum. Kralkatili Güncesi’ne karşı hislerimi açıklamak için hangi sözcükleri kullanmaya çalışırsam çalışayım tam olarak ifade edebileceğimi sanmıyorum. Yalnız iki kitabını okumama rağmen beni kendisine bu derece bağlayan başka hiçbir seri olmamıştı.

Kvothe’nin macerası, Rothfuss’un elinden çıkıp yazıya dökülmüş bir şarkı gibi adeta. Satırlar arasına nakış gibi işlenmiş o gizli duygular, çığ gibi adım adım kuvvetlenerek ilerliyor.

Kralkatili serisinin en sevdiğim özelliği gerçek hayatta yaşanmış bir olayın nasıl zaman içerisinde bir destana dönüşebileceğinin örneğini gösteriyor olmasıdır. Kvothe’nin iki kitap boyunca dinlediğimiz, ya da doğru tabirle bahsetmek gerekirse okuduğumuz, hayatının nasıl sıradan bir yaşantıdan efsanevi bir kahramana dönüştüğüne birebir şahit oluyoruz.

Bilge Adamın Korkusu kitabındaki olayların gelişim sıralaması genel hatlarıyla şöyle söylenebilir;
Kütüphane yasağı süren Kvothe’nin mülakata çalışmak adına Şeyaltı’nı kullanarak Arşiv’e erişmeye devam etmesi, mülakat öncesi Ambrose tarafından zehirlenmesi, Elodin’i kendisine ders vermeye ikna etmeye çabalarken Hemme’nin odasını talan etmeleri, mülakatta Hemme ile çatışmaları nedeniyle harç ücretinin yükselmesi, Devi’ye borçlanması, Denna’nın tamir ettirmesi adına verdiği yüzüğünü Ambrose’tan geri alamaması, Kvothe’nin Ambrose’un odasına girip yakalanayazması, vücuduna devamlı saldırı almaya başlayan Kvothe’nin grem elde etmek zorunda kalması, Devi ile kavgası, arkadaşları ile birlikte plan kurup Ambrose’un odasında yangın çıkarmaları, Trebon kasabasındaki Nina isimli kızın Kvothe’ye düğünde gördüğü Chandrialılar çizimini teslim etmesi, zamanını tam hatırlamadığım bir ara Kvothe’nin Elodin aracılığıyla Lorren’den kütüphaneye giriş izni kopartması, Kvothe’nin lavtasını kaybetmesi ve ardından Denna’nın ona bir lavta kutusu hediye edişi, Amyrler hakkında bir şeyler öğrenmek umuduyla kütüphanede yaşayan Kukla ile tanışması, Kvothe’nin Balıkhane’de parçabaşı iş yapmaktan usanıp yeni bir icat peşinde koşarak Oktutar’ı yaratması, Kvothe’nin inzibatlar tarafından tutuklanışı ve duruşmaya çıkarılışı, Üniversite’den uzaklaştırılışı, Kont Threpe tarafından Severen’deki Maer Alveron’un hizmetine sunuluşu, Alveron’un güvenini kazanmak için onu gizemciyeci Caudicus’un pençesinden kurtarışı, Alveron’un ricası üzerine Kilipsiz düşesi Meluan’a karşı romantik işler çevirmesi, Severen’deki bu maceraları esnasında Denna ile düzenli olarak görüşmesi ve ona söyleyemediği sözleri Alveron’un ağzından Meluan’a aktaran yazılar yazması, Caudicus’un belasından kurtulup Alveron’un iyiden iyiye düzelmesinin ardından Stapes’in Kvothe’ye kemikten yüzük vermesi, Denna ile Chandrialılar hakkında yazdığı bir şarkı üzerine kavga edişleri, Alveron’un kuzeydeki çapulcuları temizlemek adına Kvothe’nin başında olduğu bir ekip göndermesi, Dedan Marten Tempi ve Hespe ile tanışması, Tempi ile kademeli olarak geliştirdiği dostluk, Marten’in iz sürme konusunda onları eğitmeye çalışması, Tempi’nin parça parça da olsa Kvothe’ye Adem teknikleri öğretmesi, çapulcu kampını bulmaları ve Kvothe’nin bir ceset ile sempati bağı kurarak haydutları yaralaması ve en nihayetinde de aşağı yıldırım düşürüp ortalığı temizlemesi, ölümden dönüşü, geri dönüş yolunda ormanda Felurian’a yakalanışları, Kvothe’nin Felurian ile vakit geçirişi, uyuyan zihnine ulaşması ve fae dünyası hakkında bilgi edinmesi, Cthaeh’den kehanetler öğrenmesi, Felurian’ın shaed dikişi, Fae’den ayrılış sonrasında sadece üç gün geçmişken ekibiyle Penieder’de buluşması, Ademler tarafından geri çağrılan Tempi’yi yalnız bırakmamak için onunla birlikte Ademre’ye gidişi, Ademler tarafından ‘medenileştirilmesi’, adetlerini dillerini ve kültürlerini öğrenişi, aralarına kabul edilmesi sonrasında Maedre ismini alışı, Durgu isimli kılıcını elde edişi, Ademre’den ayrıldıktan sonra iki kızı kumpanyacı kılığındaki bir grup hırsızdan kurtarışı, Levinshir’de yeni söylentilerin başlamasına sebep oluşu, Kvothe’nin hikaye anlatmaya ara verdiği kısımda hana gelen iki askerden dayak yemesi, hikaye devam ederken Severen’e dönüşü ardından Alveron ile Meluan’ın evlendiğini öğrenmesinden bahsetmesi, Meluan ile Edema Ruh kılığındaki hırsızlar konusunda kavga etmesi, Severen’den ayrılıp Üniversite’ye dönmesi, kendisini ölü zanneden arkadaşlarıyla hasret giderişi, Oktutar sayesinde elde ettiği para ile Devi’ye borcunu kapatışı, Tarbean’a dönüp kendisine çocukken yardım etmiş olan Trapis ve diğerlerine borcunu ödemesi, dönüş yolunda Denna’yı rüzgarın adını çağırarak iyileştirmesi, Hemme’nin Şansölye olması sonrasında 50 talentlik yüklü bir harç omuzlanışı, ancak Alveron’un her dönem için Kvothe’nin harcını ödemesi nedeniyle 20 talent kar edişi ve dostlarını bir araya toplayarak eğlenceli bir gece geçirmesi, sonrasında hikayeye ara verip herkes odasına çekilmesi ile kitabın son bulması.

Bredon’un Kvothe’ye öğrettiği saray çevresinde uygulanan yüzük kuralları çok hoşuma gitmişti. Kurmaca öykülerde bu tarz sistematik diplomasi hamleleri hoşuma gider. Zaman Çarkı’ndaki Evlerin Oyunu’nu da sevdiğim kurallar arasında gösterebilirim.

Kitaba puanım 9/10. Beni her bölümüyle, her gelişmeyle, çıkardığı her serüvenle tekrar kendine bağlayan harika eserdi.

Düello (Kolektif)

Orijinal İsim: Gesammelte Erzählungen (Collected Short Stories) (1810–1811)

Yazar: Heinrich von Kleist

Okuma Tarihi: 17 Mart 2020 – 23 Mart 2020

Emin olmamakla birlikte 2017 yılında bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde von Kleist ile tanışma şansım oldu. Ancak bu tanışıklık sadece kitabın ve yazarın adını biliyor olmaktan ibaretti. Ne yazık ki bu hediye tam üç sene boyunca hiç dokunulmadan rafımda durmayı sürdürdü. Eve kapandığımız bu bir hafta-on günlük süreçte, uzun süredir elimde bulundurduğum kitapları elden geçirme kararı aldım. Böylece Von Kleist öykülerini okuma şerefine nail olabildim.

Alman Romantizm’inin en ünlü temsilcilerinden biri olması, yazarın gözümde büyümesi ile sonuçlandı diye düşünüyorum. Okumuş olduğum bu sekiz öyküsü içinde yalnız 2-3 tanesi beni gerçekten şaşırtan, merakta bırakan kısacası üzerimde etki bırakan eserler olabildi.

Şili’de Deprem, Santa Domingo’da Sözlenme ve Bulunan Çocuk, bahsettiğim gibi, okumaktan keyif aldığım hikayelerdi. Yazarın muhtemelen en ünlü öyküsü olan Michael Kohlhaas ise beni pek etkileyemedi. Hikayenin ilk yarısında sahip olduğu ivme hikayenin tam yarısında gerçekleşen Martin Luther ile görüşme sonrasında feci bir şekilde kaybediliyor. Hikayenin ilk yarısını okurken epey keyif almış olsam da son kırk sayfa bu sevgiyi nefrete dönüştürmeyi başardı. Markiz O. isimli öyküden aklımda “Giulietta,this bullet avenges you!” sözü kaldı.

Yazarın öykülerindeki adını tam koyamadığım bir soğukluk var. Romantik yazarlardan beklentim, okuruna tarihi bir öykü anlatacağı zaman mekanını Antik Dünya’dan seçmesi olmuştur. Kleist ise bunu yapmamayı tercih etmiş. Ne medeniyetin temel taşlarına övgüler, ne de çalkantılı döneminin trajedilerini dile getirmeye gerek duymuş. Zamanı belirtilmemiş olan Bulunan Çocuk ile Haiti İsyanı’nı konu edinen Santa Domingo’da Sözlenme hariç, eserleri yaşadığı döneminin en az yüz yıl öncesinde geçen mevzuları konu alıyor. Bu durum beni o kadar üzdü ki dile getirmeden edemedim. Yazardan henüz ümidimi kesmedim tiyatro oyunlarını da okumayı planlıyorum. Belki de güçlü olduğu alan orasıdır.

Eserin geneline verebileceğim ne yüksek not 7/10. Şili’de Deprem dışında, baştan sona beğenip 7.5-8 vermeyi düşündüğüm hiçbir öyküsü olmamasına rağmen yazarın kişisel olarak dert edindiği mevzuları anlıyor oluşumdan sebeple yediden düşük bir not vermeyi de uygun göremedim.

Frankenstein ya da Modern Prometheus

Orijinal İsim: Frankenstein; or, The Modern Prometheus (1818)

Yazar: Mary Wollstonecraft Godwin Shelley

Okuma Tarihi: 5 Mart 2020 – 8 Mart 2020

Frankenstein ve Mary Shelley ile olan ilgi alakama nereden başlamam gerektiğinden pek emin olamıyorum. Kitabı henüz bitirmiş olmanın etkisiyle yazdığım için inceleme odağını biraz şaşırabilir. Biraz hayranlık sergileme yazısı gibi olabilir. Şimdiden uyarayım.

Lord Byron, Percy, Mary ve Polidori’nin, Cenevre Gölü kıyısındaki Diodati Villa’sında geçirdikleri o meşhur tatille ilgili birçok anekdot okumuştum. 1816-1817 arasında gerçekleşen bu uzun süreli buluşma içinde birçok olay yaşanmış. Bunlar birkaçı öyle derin travmalar ve seçimler yaşatmış ki, ömürlerinin geri kalanını da şekillendirmiş. Polidori-Byron kavgası, Shelleylerin evliliği, Byron’ın Childe Roland’ı tamamlayışı, Percy’nin birçok şiirini burada yazışı ve tabii ki en önemlisi korku öyküsü yazma yarışması, bu taifenin gerçekleştirdiği hadiselerden yalnızca birkaçı denebilir.

Cenevre ardı arkası kesilmez yağmurlara ev sahipliği ediyordu o dönem ve bu arkadaş grubunun rutin doğa gezintilerini yapmalarına engel oluyordu. Tüm gün evde birbirlerine John Milton’un Kayıp Cenneti ve anonim bir Fransız tarafından çevrilmiş Fantasmagoriana isimli Alman korku masalları derlemesini okumaktaydılar. Bu birbirini tekrar eden günlerin birinde Lord Byron, arkadaşlarına bir teklifle geldi: Bir korku öyküsü yazma yarışması. Frankenstein öyküsü, bahsi geçen meşhur yarışması sırasında tamamlanmış bir eserdi. Mary’nin bu romanının yanında, Percy Bysshe Shelley’nin Prometheus Unbound ve John William Polidori’nin The Vampyre adlı eserleri de ortaya çıkmıştı. 1816’nın bu kasvetli ve monoton yaz mevsimi, son derece verimli bir dönem olma sıfatıyla tarihe not edildi.

Mary’nin Frankenstein eserinde, Coleridge’in İhtiyar Gemici’sinden, Bin Bir Gece Masalları’ndan, Percy’nin şiirlerinden, Milton’un Kayıp Cennet’inden bol bol esintilere rastlamaktayız. Frankenstein’ın yarattığı varlığın Şeytan ile benzer çileler çekiyor olması, iki eseri de tüketmiş insanlar için büyük bir hayranlık uyandırıyor diyebilirim. Hatta Mary’nin de Yaratığın ağzından sık sık dile getirdiği gibi bu yaratık Şeytan’dan bile daha çok sıkıntı geçmekteydi. Şeytan cennetten kovulmuş, yaratıcısı tarafından terkedilmişti belki ama yalnız değildi; yanında kendisine destek olacak dostları ve yardımcıları da vardı. Öbür yandan bu yaratık, acısını paylaşabilecek kimseye sahip değildi. Bu kritik ayrım benim kalbimi fetheden nokta oldu.

Romanı okurken çeşitli ruh hallerine girdim. Bunların çoğu çaresizlik, üzüntü ve diğer kasvet içerikli hislerdi. Bu yüzden de Mary’nin ‘yaratıkla gönüldeşlik’ kurma meselesini başardığına kanaat getirdim. Aynı hissi Kayıp Cennet okurken Şeytan için hissetmiştim. Benim nezdimde, empati duygusunun bu en üst mertebesine okurunu ulaştırmayı başarabilmiş her eser yüzyıllarca hatırlanmayı ve övülmeyi hak ediyordur. Frakenstein da bunlardan biri olduğunu bana kanıtlayabildi.

Esere puanım 9.5/10. İki Şehrin Hikayesi ile birlikte en beğendiğim klasik eserlerin başında bulunuyorlar.

Dünyalar Savaşı

Orijinal İsim: The War of the Worlds (1897)

Yazar: Herbert George Wells

Okuma Tarihi: 16 Şubat 2020 – 1 Mart 2020

Dünyalar Savaşı çocuk iken filmini izlediğim için okumaktan imtina ettiğim bir romandı. İş Bankası’nın Temmuz 2019’da Modern Klasikler serisi dahilinde ilk baskısını yaptığını görünce içimde bir ilgi oluşmaya başladı.

Eylül ayında okunması adına kitap kulübümüzce seçilen ancak daha sonrasında kimsenin okumadığı bu romanı okuma isteğimi henüz birkaç hafta evvel edinebildim. Başlamasına başladım ama yazarın anlatım stili hiç bana göre değildi. Bunu gerçekten yaşanmış bir olay gibi aktarıyordu. Gerçekçi olmasına gerçekçiydi ama ben harp tarihinden zerre haz etmeyen biri olduğum için bu cephe cephe anlatılan savaşı takip ederken epey bunaldım.

Roman temel iki parçadan oluşuyor. İlk kısım Marslıların Dünya’ya gelişi ve faaliyetlerine odaklanıyordu. İkinci kısım -ki benim okurken daha fazla keyif aldığım yer de burasıydı- anlatıcının istila sonrasında Marslılar’dan saklanırken başından neler geçtiğine ağırlık veriyordu. Ayrıca ikinci bölümde Marslıların fizyolojik özelliklerinden de bahsediyor olması, beni gerçek bir sci-fi okuduğuma inandırmayı başardı.

Marslılar’ın bozguna uğratılmasındaki detay, romanın o ana dek ‘ortalama’ olarak belirlediğim notunu birden yükseltti. Yerli Amerika uygarlıklarının kaderine hep üzülmüşümdür. Eski Dünya’dan taşınan mikroplar ile yüz binlerce insan kırıldı, telef oldu. Aynı kaderin bizi istilaya gelen Marslılar’ın başına da örülmesi epey hoşuma gitti. Karşısında hiçbir insan yapımı silahın duramadığı bu düşmanları, bizim görünmez müttefiğimiz olan mikropların alt etmiş oluşu beni son derece keyiflendirdi. Bu kısmı okurken, Yüzüklerin Efendisi’nden öğrendiğim ve kendime sık sık tekrarladığım o söz zihnimde yankılanır oldu: “Kişilerin en ufağı bile geleceğin akışını değiştirebilir.”

Kitaba puanım 7.5/10. İkinci bölüm ayrı değerlendirilecek olursa daha yüksek bir puan verilebilir.

Dublinliler

Orijinal İsim: Dubliners (1914)

Yazar: James Joyce

Okuma Tarihi: 13 Şubat 2020 – 16 Şubat 2020

James Joyce, modern dünya edebiyatının en önemli figürlerinin başında geliyor. Kendisinin kişiliği de en az yazdıkları kadar ilginç. İrlanda’nın çalkantılı bağımsızlık mücadelesi içerinde büyümüş olan Joyce, insanların hayatlarını adadıkları çoğu meseleye objektif bir şekilde bakabilmeyi becermiş bir insan. Milliyetçilik, dincilik veya vatanseverlik gibi cemiyetçi fikir akımlarının kendisine işlememesi, yurttaşları tarafından garipsenmesine neden olmuş. Joyce’un İrlanda hakkında yaptığı bir benzetme var ki tüm duygu ve düşüncelerini öğütler niteliktedir:
“İrlanda nedir, biliyor musun? İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur”

Joyce’un düşünce dünyasından yeterince bahsettiğime göre eserin kendisine geçebilirim sanırım. Yazar, Dublin dışına kaçabilmiş bir insan olmasının yanı sıra bu hikaye derlemesinde okurlarına Dublinlilerin yaşadığı sıkıntıları aktarmayı amaçlamış.

Dublin kentinde geçen bu 15 hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse;
-Kız Kardeşler: Peder Flynn’in ölümü üzerine, rahibe ve ailesine yakın bir genç konuyla yüzeysel olarak ilgilenir.
-Bir Karşılaşma: Okuldan kaçan iki çocuk yaşlı bir adamla karşılaşır.
-Araby: Arkadaşının kız kardeşine aşık olan bir genç, kıza Araby pazarından değerli bir hediye almaya çalışır ama başarılı olamaz.
-Eveline: Genç bir kadın, bir denizciyle İrlanda’dan kaçma kararını değerlendirir.
-Yarıştan Sonra: Kolej öğrencisi Jimmy Doyle, zengin arkadaşlarının arasında uyum sağlamaya çalışır.
-İki Çapkın: İki suçlu olan Lenehan ve Corley, işvereninden bir şeyler çalmaya razı bir hizmetçi ile buluşur.
-Pansiyon: Mrs. Mooney kızının kiracısı Mr. Doran ile evlendirerek sınıf atlamasını sağlar.
-Küçük Bir Bulut: Küçük Chandler, eski arkadaşı Ignatius Gallaher ile yemek yerken, gerçekleşmemiş yazar olma hayallerini hatırlar. Ayrıca öyküde Chandler’ın, eşinin dikkatini kendisi yerine artık küçük oğullarının çekiyor olmasının yarattığı duygusal durum da yansıtılır.
-Suretler: Ayyaş bir yazıcı olan Farrington, kızgınlığını publarda ve oğlu Tom’a kötü davranrak çıkarmaya çalışır.
-Toprak: Yaşlı çamaşırhane çalışanı Maria, cadılar bayramını üvey oğlu Joe Donnelly ve onun ailesiyle geçirir.
-Üzücü Bir Olay: Mr. Duffy, Mrs. Sinico’yu reddettikten dört yıl sonra kadını yalnızlığa ve ölüme mahkûm etmiş olduğunu anlar.
-İdarehanede Ulusal Bayram Günü: Birkaç küçük politikacı, Charles Stewart Parnell’i yadeder.
-Bir Anne: Mrs. Kearney kızı Kathleen’in İrlanda kültür hareketinde öne çıkması için bir dizi konser organize etmeye çalışır ama başarılı olamaz.
-Arınma: Bir barda merdivenlerden yuvarlanarak yaralanan Mr. Kernan’ı arkadaşları yeniden Katolikliğe yönlendirmeye çalışır.
-Ölüler: Bir parti dönüşünde karısıyla konuşmakta olan Gabriel Conroy, yaşamın ve ölümün doğasına dair bir epifani yaşar.

Bu saydığım öyküler içerisinde en beğendiklerim, Ölüler ve Eveline oldu. Pansiyon, Küçük Bir Bulut, Suretler ve Üzücü Bir Olay isimli bölümler de beni oldukça tatmin eden öyküler oldu. En başta ilk üç hikayeyi okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Çocuk ana karakterlere sahip oldukları için olaylar oldukça yüzeysel anlatılıyordu. Neyse ki bunların ardından Eveline gibi bir hikaye geldi de, Joyce hayranlığım yeniden tavan yaptı.

Esere genel olarak bir puan vermem gerekirse bu 8.5/10 olacaktır. İlk üç hikaye haricindeki diğer on iki öykü, ortalamanın üstünde yapımlardı.

Zacharius Usta

Orijinal İsim: Maître Zacharius ou l’horloger qui avait perdu son âme (Master Zacharius, or the clockmaker who lost his soul) (1854)

Yazar: Jules Verne

Okuma Tarihi: 8 Şubat 2020 – 11 Şubat 2020

Jules Verne’in bu kısa öyküsü ile tanışmam Kasım 2018’deki kitap fuarında gerçekleşti. Uğradığım standdaki görevli ile muhabbet ederken epey bir şeyler önermişti. O tavsiyelerinden biri de Zack idi. Ancak o kısa sohbetimizin sonunda Rabelais ile fiili bir tanışıklık yaşamış oldum. Sanırım oldukça faydalı bir diyalogta bulunduğumu söyleyebilirim.

Öykümüz ise Zacharius isimli İsviçreli ihtiyar bir saat ustasını konu ediniyor. Ömrü boyunca şahane saatler üretmiş ve böylece Almanya-Fransa gibi öte diyarlarda da şöhret kazanmış. Ancak günün birinde ürettiği tüm saatler ardı ardına bozuluyor. Hikaye de tam bu olayların gelişimi içerisinde bize anlatıma başlıyor.

Jules Verne bu hikayeyi yazdığında 26 yaşındaymış. O yaş için vasat düzeyde kalmış bir öykü diyebilirim. Bir kısa hikaye için uzunluğu tam olarak ideal ancak Zack dışındaki hiçbir karakterin derinliği yok. Fantastik bir kurgu olmasından faydalanarak bilim-din çatışması üzerine daha güçlü metaforlar yaratabilirmiş. Zack’in yıllar boyu kendi becerileri ile meydana çıkardığı saatler sonrasında kibirlenerek “Tanrı sonsuzluğu yarattı; ben ise zamanı yarattım” demesi çok hoşuma gitti. Oldukça akılda kalıcı bir söz.

Kısa bir öykü olarak değerlendirmek gerektiği için esere puanım 6.5/10. Aynı fikir çok daha vurucu bir şekilde kurgulanabilirdi.