Dünyalar Savaşı

Orijinal İsim: The War of the Worlds (1897)

Yazar: Herbert George Wells

Okuma Tarihi: 16 Şubat 2020 – 1 Mart 2020

Dünyalar Savaşı çocuk iken filmini izlediğim için okumaktan imtina ettiğim bir romandı. İş Bankası’nın Temmuz 2019’da Modern Klasikler serisi dahilinde ilk baskısını yaptığını görünce içimde bir ilgi oluşmaya başladı.

Eylül ayında okunması adına kitap kulübümüzce seçilen ancak daha sonrasında kimsenin okumadığı bu romanı okuma isteğimi henüz birkaç hafta evvel edinebildim. Başlamasına başladım ama yazarın anlatım stili hiç bana göre değildi. Bunu gerçekten yaşanmış bir olay gibi aktarıyordu. Gerçekçi olmasına gerçekçiydi ama ben harp tarihinden zerre haz etmeyen biri olduğum için bu cephe cephe anlatılan savaşı takip ederken epey bunaldım.

Roman temel iki parçadan oluşuyor. İlk kısım Marslıların Dünya’ya gelişi ve faaliyetlerine odaklanıyordu. İkinci kısım -ki benim okurken daha fazla keyif aldığım yer de burasıydı- anlatıcının istila sonrasında Marslılar’dan saklanırken başından neler geçtiğine ağırlık veriyordu. Ayrıca ikinci bölümde Marslıların fizyolojik özelliklerinden de bahsediyor olması, beni gerçek bir sci-fi okuduğuma inandırmayı başardı.

Marslılar’ın bozguna uğratılmasındaki detay, romanın o ana dek ‘ortalama’ olarak belirlediğim notunu birden yükseltti. Yerli Amerika uygarlıklarının kaderine hep üzülmüşümdür. Eski Dünya’dan taşınan mikroplar ile yüz binlerce insan kırıldı, telef oldu. Aynı kaderin bizi istilaya gelen Marslılar’ın başına da örülmesi epey hoşuma gitti. Karşısında hiçbir insan yapımı silahın duramadığı bu düşmanları, bizim görünmez müttefiğimiz olan mikropların alt etmiş oluşu beni son derece keyiflendirdi. Bu kısmı okurken, Yüzüklerin Efendisi’nden öğrendiğim ve kendime sık sık tekrarladığım o söz zihnimde yankılanır oldu: “Kişilerin en ufağı bile geleceğin akışını değiştirebilir.”

Kitaba puanım 7.5/10. İkinci bölüm ayrı değerlendirilecek olursa daha yüksek bir puan verilebilir.

Dublinliler

Orijinal İsim: Dubliners (1914)

Yazar: James Joyce

Okuma Tarihi: 13 Şubat 2020 – 16 Şubat 2020

James Joyce, modern dünya edebiyatının en önemli figürlerinin başında geliyor. Kendisinin kişiliği de en az yazdıkları kadar ilginç. İrlanda’nın çalkantılı bağımsızlık mücadelesi içerinde büyümüş olan Joyce, insanların hayatlarını adadıkları çoğu meseleye objektif bir şekilde bakabilmeyi becermiş bir insan. Milliyetçilik, dincilik veya vatanseverlik gibi cemiyetçi fikir akımlarının kendisine işlememesi, yurttaşları tarafından garipsenmesine neden olmuş. Joyce’un İrlanda hakkında yaptığı bir benzetme var ki tüm duygu ve düşüncelerini öğütler niteliktedir:
“İrlanda nedir, biliyor musun? İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur”

Joyce’un düşünce dünyasından yeterince bahsettiğime göre eserin kendisine geçebilirim sanırım. Yazar, Dublin dışına kaçabilmiş bir insan olmasının yanı sıra bu hikaye derlemesinde okurlarına Dublinlilerin yaşadığı sıkıntıları aktarmayı amaçlamış.

Dublin kentinde geçen bu 15 hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse;
-Kız Kardeşler: Peder Flynn’in ölümü üzerine, rahibe ve ailesine yakın bir genç konuyla yüzeysel olarak ilgilenir.
-Bir Karşılaşma: Okuldan kaçan iki çocuk yaşlı bir adamla karşılaşır.
-Araby: Arkadaşının kız kardeşine aşık olan bir genç, kıza Araby pazarından değerli bir hediye almaya çalışır ama başarılı olamaz.
-Eveline: Genç bir kadın, bir denizciyle İrlanda’dan kaçma kararını değerlendirir.
-Yarıştan Sonra: Kolej öğrencisi Jimmy Doyle, zengin arkadaşlarının arasında uyum sağlamaya çalışır.
-İki Çapkın: İki suçlu olan Lenehan ve Corley, işvereninden bir şeyler çalmaya razı bir hizmetçi ile buluşur.
-Pansiyon: Mrs. Mooney kızının kiracısı Mr. Doran ile evlendirerek sınıf atlamasını sağlar.
-Küçük Bir Bulut: Küçük Chandler, eski arkadaşı Ignatius Gallaher ile yemek yerken, gerçekleşmemiş yazar olma hayallerini hatırlar. Ayrıca öyküde Chandler’ın, eşinin dikkatini kendisi yerine artık küçük oğullarının çekiyor olmasının yarattığı duygusal durum da yansıtılır.
-Suretler: Ayyaş bir yazıcı olan Farrington, kızgınlığını publarda ve oğlu Tom’a kötü davranrak çıkarmaya çalışır.
-Toprak: Yaşlı çamaşırhane çalışanı Maria, cadılar bayramını üvey oğlu Joe Donnelly ve onun ailesiyle geçirir.
-Üzücü Bir Olay: Mr. Duffy, Mrs. Sinico’yu reddettikten dört yıl sonra kadını yalnızlığa ve ölüme mahkûm etmiş olduğunu anlar.
-İdarehanede Ulusal Bayram Günü: Birkaç küçük politikacı, Charles Stewart Parnell’i yadeder.
-Bir Anne: Mrs. Kearney kızı Kathleen’in İrlanda kültür hareketinde öne çıkması için bir dizi konser organize etmeye çalışır ama başarılı olamaz.
-Arınma: Bir barda merdivenlerden yuvarlanarak yaralanan Mr. Kernan’ı arkadaşları yeniden Katolikliğe yönlendirmeye çalışır.
-Ölüler: Bir parti dönüşünde karısıyla konuşmakta olan Gabriel Conroy, yaşamın ve ölümün doğasına dair bir epifani yaşar.

Bu saydığım öyküler içerisinde en beğendiklerim, Ölüler ve Eveline oldu. Pansiyon, Küçük Bir Bulut, Suretler ve Üzücü Bir Olay isimli bölümler de beni oldukça tatmin eden öyküler oldu. En başta ilk üç hikayeyi okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Çocuk ana karakterlere sahip oldukları için olaylar oldukça yüzeysel anlatılıyordu. Neyse ki bunların ardından Eveline gibi bir hikaye geldi de, Joyce hayranlığım yeniden tavan yaptı.

Esere genel olarak bir puan vermem gerekirse bu 8.5/10 olacaktır. İlk üç hikaye haricindeki diğer on iki öykü, ortalamanın üstünde yapımlardı.

Zacharius Usta

Orijinal İsim: Maître Zacharius ou l’horloger qui avait perdu son âme (Master Zacharius, or the clockmaker who lost his soul) (1854)

Yazar: Jules Verne

Okuma Tarihi: 8 Şubat 2020 – 11 Şubat 2020

Jules Verne’in bu kısa öyküsü ile tanışmam Kasım 2018’deki kitap fuarında gerçekleşti. Uğradığım standdaki görevli ile muhabbet ederken epey bir şeyler önermişti. O tavsiyelerinden biri de Zack idi. Ancak o kısa sohbetimizin sonunda Rabelais ile fiili bir tanışıklık yaşamış oldum. Sanırım oldukça faydalı bir diyalogta bulunduğumu söyleyebilirim.

Öykümüz ise Zacharius isimli İsviçreli ihtiyar bir saat ustasını konu ediniyor. Ömrü boyunca şahane saatler üretmiş ve böylece Almanya-Fransa gibi öte diyarlarda da şöhret kazanmış. Ancak günün birinde ürettiği tüm saatler ardı ardına bozuluyor. Hikaye de tam bu olayların gelişimi içerisinde bize anlatıma başlıyor.

Jules Verne bu hikayeyi yazdığında 26 yaşındaymış. O yaş için vasat düzeyde kalmış bir öykü diyebilirim. Bir kısa hikaye için uzunluğu tam olarak ideal ancak Zack dışındaki hiçbir karakterin derinliği yok. Fantastik bir kurgu olmasından faydalanarak bilim-din çatışması üzerine daha güçlü metaforlar yaratabilirmiş. Zack’in yıllar boyu kendi becerileri ile meydana çıkardığı saatler sonrasında kibirlenerek “Tanrı sonsuzluğu yarattı; ben ise zamanı yarattım” demesi çok hoşuma gitti. Oldukça akılda kalıcı bir söz.

Kısa bir öykü olarak değerlendirmek gerektiği için esere puanım 6.5/10. Aynı fikir çok daha vurucu bir şekilde kurgulanabilirdi.

Gargantua

Orijinal İsim: Gargantua (1534)

Yazar: François Rabelais

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 31 Ocak 2020

Rabelais, en sevdiğim Rönesans insanıdır. Bu düşüncemin tohumunu, yaklaşık bir sene önce okuduğum Pantagruel sonrasında ekmiştim. Bugün Gargantua’yı bitirmemin ardından bu fikrim tam olarak pekişmiş oldu.

Rabelais gerçekten çok ilginç bir insan. İdeallerini kurgusuna harika bir şekilde yedirebiliyor. Pantagruel, Gargantua kadar didaktik taraf bulundurmuyordu. Gargantua’da açık bir şekilde manastır eğitimi yeriliyor. Hatta bu yergi o kadar bariz bir şekilde cereyan ediyor ki, vaktiyle yayımlandığında sansüre uğramasına şaşırmadım bile. Eudemon ile Gargantua’nın ilk görüşmesi, Skolastik eğitim ile Hümanizma’nın çarpışması olarak özetlenebilir.

“Mars Tanrıya zincir vurulacağı güne dek
Bu alavere dalavere çağı sürecek
Eşi görülmedik bir zaman gelecek sonra,
Tadına doyulmaz, hoş, güzel mi güzel bir çağ!
Coşsun yürekleriniz, buyurun o sofraya!
Buyurun, canlarım; çünkü insan bir öldü mü
Dünyalar verse de geri dönemez gayrı
Ne kadar ararsa arasın geçmiş günleri”

Kitabın aşağı yukarı ilk yarısı Gargantua’nın eğitimi üzerine odaklanıyor. Sonrasında çörekçilerin kavgası gerçekleşiyor. Bunu takiben Picrochole Savaşı meydana geliyor. Bu süreç içinde en akılda kalıcı olaydan biri Rahip Jean’in, manastırını yağmayan yüzlerce Picrochole askerini tek başına elinde haçlı bir asa ile pataklamasıydı. Atının eyeri üzerinde akrobatik hareket yapan Gymnastes’i de unutmak pek mümkün değil.

Tekrar ders çıkarılabilir teşbihlere dönecek olursak; Picrochole’un komutanları tarafından büyük bir fatih olma konusunda gazlaması önemli bir kısımdı. Savaş sonrasında Jean’in özgürlük temeliyle kurduğu Theleme Manastırı, Rabelais’in bir nevi ütopyası denebilir.

Bu didaktik anlatım, eserin eğlence kısmını kesinlikle gölgelemiyor. Özellikle Rahip Jean, okuması son derece keyifli bulduğum bir karakter oldu. Kurduğu okul da tam kendi karakterine uygun bir yer olmuştu.

Esere puanım 8/10. Bunu, Pantagruel’den daha çok beğendim.

Cesur Yeni Dünya

Orijinal İsim: Brave New World (1932)

Yazar: Aldous Huxley

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 23 Ocak 2020

Nihayet baştan sona okuma fırsatı bulabildim. Her gün en az 50 sayfa kuralımı uygulayarak tam programa uygun şekilde kitabı bitirdim.

Hikayenin world-building kısımları çok güzeldi. Ford’u kendilerine ilah edinmeleri ve doğum sürecini dahi seri üretim bandıyla bağdaştırma olayı harika bir detaydı. Çocukken okuduğum sansürlü versiyonunda hiç bu tarz göndermeleri anlamamıştım. Pavlov şartlandırması, Bokanovsky süreci gibi olayları bugün tekrar okurken anladığım için büyük kıvanç duydum.

Kitabın benim için zirve yaptığı nokta 16 ve 17. bölümlerdir. Muhtemelen çoğu okur da bu kısmı beğeniyordur. Özellikle 17. bölümdeki Mustafa Mond ve Vahşi John’un zıt ideallerinin çarpışmasına şahit olmak harikaydı. Sevdiğim bir söz var: Zıtlıklar ne kadar şiddetliyse, mesaj da o kadar kuvvetli olur. Huxley, bu sözü finalden önceki son iki bölümde oldukça başarılı bir şekilde uygulamış.

Ve unutmadan belirtmek isterim, yaşamımın şu anki periyodu için en değerli, en büyüleyici replik: Tarih, saçmalıktan başka bir şey değildir.

Kitaba puanım 7.5/10. Dönemi için muazzam bir çalışma olmasına rağmen bugünün zihniyetine sahip bir insan için yalnızca okuması keyifli bir gelecek görüsü.

Zaman Çarkı 4: Gölge Yükseliyor

Orijinal İsim: Wheel of Time 4: The Shadow Rising (1992)

Yazar: Robert Jordan

Okuma Tarihi: 19 Şubat 2019 – 17 Ocak 2020

Başlangıç ve bitiş arasında koca bir sene geçti. Suç tamamen bende. Kitabın ilk iki bölümünün 40 sayfanın üstünde olması ile gözüm korktu. Daha uygun bir zamanda okurum dedim kendime. Kış tatili bitti, okul dahi bitti ama ben hala oturup da “Zaman Çarkı’nı bitireyim” demedim.

Aslında bu kadar geriye atmamın bir diğer sebebi de okumayı bölmek istememem. Jordan, hikayelerine çok fazla isim katıyor. Yer, kişi, olay, terim vs. Her varlığın bir ismi var ve her okuduğunuz bölümde o dünyaya dair daha fazla şey öğreniyorsunuz. Kitabı elime alıp bir bölüm okuduğumda hemen birkaç gün içerisinde devamını getirmezsem eğer, okumaya devam ettiğim vakit “Bu kimdi şimdi? Car’a’carn ne?” gibi soruları sormaktan kendimi alıkoyamıyordum.

Hal böyle olunca da sürekli ‘daha uygun bir zamanda’ okumak düşüncesi ile erteleyip durdum. Yaklaşık son iki haftadır da düzenli okumaya başlamıştım. Ve finale ancak bugün saat 21’de gelebildim.

Hikaye Tear Taşı’ndan başlayıp, karakterlerimizin ayrılması ile devam edip; Rand’ın Aiel Kıracı’nda, Elayne-Nynaeve’in Tanchico’da, Perrin’in de Emond Meydanı’nda gerçekleştirdikleri ile son buluyor.

Serisinin ilk üç kitabında her ne kadar hoşuma gitse de okurken sürekli gerçekleşmemesi için yalvardığım bir durum vardı. O da, kitabın başında dağılan karakterlerin kitabın sonunda bir şekilde tekrar bir araya gelmesi. Bu kitabın son 200 sayfasına kadar, bunun yine gerçekleşmesine korkarak okudum. Ancak son kısımda öyle olaylar gerçekleşiyordu ki bir araya gelmelerinin imkanı olamazdı. Bu yüzden de mutlu oldum.

Her bir kitaptaki en sevdiğim karakterler farklı idi. Sırayla belirtmek gerekirse: Lan, Hurin, Mat ve son olarak da Perrin. Dördüncü kitaba kadar ana karakterler içinde en hoşuma giden kişi Mat idi, en az ilgilendiğim de Perrin. Ancak bu kitapta Perrin adeta şov yaptı. Mat de bir o kadar silik kaldı.

Kitaptaki en akılda kalıcı olaylar: Lanfear’ın Tear Baskını, Rand’ın çocuğu kurtarma çabası, Mat’in ter’angreal portalından geçip üç soru sorması, Faile ve Perrin’in İki Nehir’e Ogier geçidi ile gitmesi, Elayne ve Nynaeve’in Deniz İnsanları ile Tanchico’ya gidişi, Aiellerin eşlik ettiği Rand ve diğerlerinin geçit taşı ile Kıraç’a gitmesi, Perrin’in ailesi ile ilgili öğrendikleri, Rand’ın anne ve babasına dair öğrendikleri, Elayne’in Thom ile ilgili anılarını hatırlaması, Perrin’in İki Nehir’de Verin ve Alanna Sedai ile halkı örgütlemesi, Rand ve Mat’in Rhuidean’a girişi, Mat’in bir başta portalla geçip üç dilek dilemesi, Rand’ın Aiellerin tarihi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi, Perrin’in Altıngöz lakabını alması ve Lord gibi davranılması, Elayne ve Nynaeve’in Seanchan Egeanin ile tanışması, Rand’ın Rhuarc önderliğindeki Taardadlar ile Alcair Dal’a yolculuğu, Perrin’in Emond Meydanı’nı savunması, Lord Luc’un rüyalardaki katil ile bağlantısı, Nynaeve’in Tarabon Panarch’ı Amathera’nın sarayda Kara Ajah tarafından esir tutulduğunu öğrenmesi, Son direniş öncesi Perrin ile Faile evliliği, Amathera’nın saraydan kurtarılması ve Nynaeve’in mühür ile tasmaya el koyuşu, Rand’ın tüm Aiellere geçmişlerini anlatması ve gerçek Şafakla Gelen olduğunu kanıtlaması, Jasin Natael kılığındaki Asmodean ile Rhuidean’da Sa’angreal için giriştiği son mücadele

Ve bunlardan ayrı belirtmek gereken bir olay var. Beyaz Kule Ayrılığı. Bu belki de hepsinden daha büyük ve sarsıcı bir gelişme. Siuan Sanche, Elaida önderliğindeki meclisin kararı ile Amyrlin Makamı görevinden azlediliyor. Bunun üzerine eski Amyrlin’e sadık Aes Sedailer ve muhafızlar ayaklanıyor. Ancak bu grup azınlıkta kaldığı için sindiriliyorlar. Kuledeki tüm Mavi Ajah öldürülüyor. Yeşillerin Elaida taraftarı olan azınlığı harici de olduğu gibi katlediliyor. Tüm bu olanları düşündükten sonra, Siuan ve Leane’nin yatılması çok hafif kalıyor. Min onları buluyor, Gawyn’in şartlarını kabul etmeleri ile çıkış kapısına kadar ulaşabiliyorlar. Min, Leane ve Siuan, Tar Valon’da atları ile gezerken Logain’i görüyorlar ve onu yanlarına katıyorlar. Ve kitabın anlattığı kısım bu kadar. Bu 3-4 bölüm anlatılan Tar Valon bölümleri oldukça doluydu. Logain gibi bir karakterin hikayeye tekrar katılıp, önemli bir rol oynayacak olması beni epey heyecanlandırdı.

Bir de kendime not düşmeden geçmeyeceğim. Nynaeve düş dünyasında, Birgitte ve Gaidal Cain ile karşılaşmıştı. Birgitte, Cain ile her yeniden doğuşlarında birbirlerini bulduklarını söylemişti. Her seferinde birbirlerinden nefret etseler bile bir şekilde birbirlerine aşık oluyor ve evleniyorlarmış. Cain’in yüzünün Lan’a benzemesi detayı beni Nynaeve ve Lan’in onların reenkarnesi olduğunu yönünde düşündürttü. Birgitte’in okçu olması kısmı ve birkaç bölüm sonra evlenen Perrin-Faile çifti de fikirlerimi onların reenkarne olabileceği yönünde değiştirdi. Ancak bunlar tahminim. Belki bahsi geçen reenkarneler hiç tanımadığımız insanlar bile olabilir. Sonraki kitaplarda öğreneceğiz.

Kitaba puanım 9/10. The Great Hunt’tan daha çok sevdim bu kitabı. Birkaç ay sonra beşinci kitaba başlamayı planlıyorum.

Vampir

Orijinal İsim: The Vampyre (1819)

Yazar: John William Polidori

Okuma Tarihi: 26 Aralık 2019 – 30 Aralık 2019

Lord Byron, Mary Wollstonecraft Godwin ve Percy Bysshe Shelley hakkında bir takım araştırmalar yapıyordum. Bu araştırmalar esnasında bu ekibin ünlü bir Cenevre-İsviçre gezisi olduğunu öğrendim. Bu ziyaret ilginç bir süreci kapsıyor. Hem vampir edebiyatının hem de bilimkurgu edebiyatının temeli Polidori’nin de dahil olduğu bu ekip tarafından atılmış.

Gotik kültürle harmanlanmış korku masalları aşığı bu ekibin bir gece kendi aralarında giriştiği yarışma sayesinde bugün Frankenstein, Vampir ve Prometheus Unbound isimli eserlere sahibiz.

John W. Polidori, Lord Byron’ın özel doktorluğunu yapan İtalyan asıllı bir İngilizdir. Kaleme aldığı Vampir öyküsündeki Lord Ruthven karakterini Byron’dan esinlenerek yaratması, bu ikili arasındaki ilişkinin nasıl bir gerilim barındırdığının da üstü örtülü bir yansımasıdır. Öyküyü okurken Polidori ve Byron arasındaki yaşananların fantastik bir metaforuna şahitlik ediyormuşum hissinden bir türlü kurtulamadım. Doğaüstü elementler barındırmasına rağmen bir ayağı dünyamıza basan ve ondan beslenen bir kurgu olduğu bariz bir şekilde ortada.

Kısa bir hikaye olmasından ötürü puanım 7.5/10. Oldukça akıcı bir anlatımla paylaşmak istediği şeyleri okura edebi bir dille aktarabilen keyifli bir eser.

İkinci Vakıf

Orijinal İsim: The Second Foundation (1953)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Kasım 2019 – 25 Kasım 2019

Üçlemenin son kitabını da bitirdim. Ancak kitabı elime aldığım günden beri içimde bir huzursuzluk hayaleti ile okuyordum. Asimov’un hikayeyi adım adım bina etmesi her ne kadar hoşuma gitse de bu kitapta biraz geç ‘mod’a girdim.

Bu kitapta, bir öncekinde olduğu gibi, temel iki kısım bulunuyor. Biri Katır’ın Arayışı, diğeri de Vakıf’ın Arayışı olarak adlandırılmış.

İlk hikaye Vakıf ve İmparatorluk’un bıraktığı yerden 5 yıl sonrasında geçiyordu. Katır, Vakıf’ı aramaya devam etmekteydi. Bu hikayenin başrolünde, Han Pritcher ve yeni eklenen Bail Channis karakterleri yer alıyor. Sürükleyici ve merak uyandırıcı bir dizi olayın sonu şaşırtıcı bir şekilde son buldu. Kitabın ilk 100 sayfası, sonraki 100 sayfaya göre daha akıcıydı diyebilirim.

İkinci hikaye ise ilk hikayenin yaklaşık bir 15 yıl sonrasında geçiyor. Katır ilk hikayedeki finalinde üstünden geçen 5 yılını barış içinde yaşamış ve ölmüş. Kalgan, kurduğu imparatorluktan kalanlara hala başkentlik etmeyi sürdürüyordu. Yaşadığı sarayın türbeye çevrilmiş olması ve onun hayatını inceleyen ‘Katırolog’ların ortaya çıkmış olması oldukça keyifli detaylardı. Vakıf da bu geçen süre içerisinde dirilmiş ve kaybettiği gezegenleri tekrar etkisi altına almıştı. Ancak bir grup araştırmacı hala İkinci Vakıf’ı kendine dert ediniyordu. Bu hikayede başrol, Bayta’nın torunu Arcadia isimli 14 yaşında bir kız tarafından sahiplenilmiş diyebiliriz. Arcadia da babası Dr. Darell gibi Trantor’da dünyaya geliyor. Annesi öldükten sonra babası ile birlikte Terminus’a geliyor. Hikaye Darell Evi’ne gelen Pelleas Anthor isimli bir ensefalografi araştırmacısı ile başlıyor. Dr. Darell, Anthor, ve üç arkadaşı, İkinci Vakıf üzerine bir plan yapıyorlar. Katır’ın Kalgan’daki arşivinden değerli bilgiler edinme uğruna yola koyuluyorlar. Kalgan Valisi ile görüşmeler, Arcadia’nın Trantor’a yolculuğu, Vakıf-Kalgan Savaşı derken işler sakinleşiyor. Beş yoldaş tekrar bir araya geldiğinde herkes araştırmalarının meyvelerini ortaya sunuyor. Bu kısım sürprizlerle doluydu. İkinci hikayenin son bölümleri twist-üzerine-twist ile döndü denebilir.

Yirminci bölüm ve onu izleyen Tatmin Edici Yanıt, okuması son derece iştah açıcı kısımlardı. Arcadia her ne kadar ana karakter gibi bir öneme sahip olsa da kendisine nötr-üstü bir duygu besleyemedim. Vakıf ve İmparatorluk’un Katır bölümündeki karakterler daha akılda kalıcı ve okuyucu tarafından sempati duyulabilen karakterlerdi. İkinci Vakıf’ın eksik olduğunu düşündüğüm nokta bu oldu.

Esere puanım 8.5/10. Vakıf serisinin ana üçlemesine layık bir final olmuş.

Gömülü Şamdan

Orijinal İsim: Der begrabene Leuchter (The Buried Candelabrum) (1937)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Ekim 2019 – 20 Ekim 2019

Bu kitabı 28 Ağustos günü vapurda gördüğüm küçük bir çocuk sayesinde keşfettim. Çocuk elinde bir torba kitapla ortalıkta dolanıyordu. Kitapların her biri de incelik kitaplardı. Kimseler almıyordu bir şey, çocuktan yana bakmıyordu da. Bana yaklaştığı sırada yanıma çağırdım ve hızlıca elinde neler olduğuna baktım. Gözüme ilk Poe öyküleri serisi çarptı. Dünya klasiklerinin adı sanı duyulmamış yayınevleri tarafından basılmış kitapları da mevcuttu. Tam o sırada Zweig’ı gördüm. Kitabın sırtında Gömülü Şamdan yazıyordu. Hiç duymadığım bir hikayesiydi. Kulenin ortasındaki kitabı, nizamı bozmadan çıkarmak için birazcık uğraştım. Kitabı elime alıp arka kapağını okudum. Jüstinyen ve Roma kelimelerini görür görmez, “Tamamdır bunu alıyorum,” dedim. İnternette neredeyse yarı fiyatına bulabilebileceğim bir eser de olsa dert etmedim. 10 lira beni vezir de etmez rezil de. Çocuğa da ufak bir faydam dokundu. Yanıma çağırdığım sırada karşımdaki yolcular da kitap yığınını incelediler ve bir iki şey satın aldılar.

Kitabı keşfedişim hikayeye getireceğim yorumdan fazla olacak sanırım. Neyse. Hikaye Süleyman Mabedi’nden Yahudiye fatihi Titus tarafından gasp edilip Roma kentine taşındığı rivayet edilen bir şamdanı konu alıyor. 455’teki Genseric’in komutasındaki Vandallar, Roma’yı yağmaladıkları sırada bu şamdanı da ganimetleri arasına katıyorlar. Romalı Yahudiler de bir kafile oluşturuyor ve Kartaca kentine kaçırılmadan evvel şamdanı son kez görmek istiyorlar. Bu kafilenin en genci olan çocuk, yıllar sonra aynı şamdanın Belisarius’un 533’teki Kuzey Afrika seferi sonucunda elde edildiğini öğreniyor. Diğer savaş ganimetleri ile birlikte Bizans kentine taşınan şamdanın peşinden yollara düşüyor Benjamin Marnefesch isimli ihtiyar. En nihayetinde Yafa’da sonlanan öykü kurgu açısından problematik bir eser değil.

Öykü, bir Yahudi efsane üzerinden tasarlandığı ve tarihsel detaylar güzelce yedirildiği için dönemi bilen ve işlenen gerçek şahsiyetleri tanıyanlar için eşsiz bir ‘fan-service’ diyebiliriz. Genseric’in Papa ile konuşması, Belisarius’un hipodroma çıkışı, Jüstinyen’in kıskançlığı, Yahudilerin Bizans’ta değil de Pera’da yaşamasına izin verilmesi, Aya Sofya’nın temeli için getirilen Süleyman Mabedi taşı vs. tarihsel dokundurmalar kurguya tat katmış. Gel gelelim hikaye bayağı dini duygusallıklarla dolu. Herhangi bir nedenim olmaksızın Zweig’ı seküler bir insan diye düşünürdüm. Dini bir miti anlatırken imanlı insanların duygularına tesir edebilecek düzeyde bir iş çıkardığı için takdir ediyorum.

Esere puanım 6.5/10. Hikaye arkaplanı kuvvetli, erken ortaçağa dair tarihsel kurgu arayanlara önerilir.

Vakıf ve İmparatorluk

Orijinal İsim: Foundation and Empire (1952)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Ekim 2019 – 16 Ekim 2019

Aynı seriden iki kitabı arka arkaya okumak pek stilim değildir. Okuma kulübünde Vakıf serisine devam etme kararı aldığımız için ilk kitabının hemen bir ay sonrasına ikinci kitabı okumaya başladım.

İkinci kitap ilkinin aksine daha az hikaye barındırıyordu. Ancak kalite olarak değerlendirmek gerekirse şu ana dek en sevdiğim hikaye ikinci kitapta bulunuyor. İlk hikaye olan ‘General’, Vakıf’a savaş hazırlığına giren Bel Riose adlı bir İmparatorluk generali çevresinde şekilleniyor. Vakıf’ın bir tüccarı ajan olarak müdahale ediyor. İlk kitabın 5. öyküsü olan Hober Mallow’un ziyaret ettiği ihtiyarın oğlu bu hikayede karşımıza çıkıyor. Birbirini izleyen hikayelerin aynı şekilde birbirine düğümlenmesi de gayet hoşuma giden bir şeydir. Ancak bu öykü fazla sıkıcıydı. Kitaba birkaç gün hiç dokunmadım. Bir türlü bitmek bilmedi bu öykü.

İkinci öykü olan ‘Katır’ ise ilk üç bölümünde karakterlerini tanıttıktan sonra okuyucuyu birden entrikanın, ihanetin, düzenbazlıkların göbeğine fırlatıyor. Katır adlı fatihin Attila’ya benzerliği de kurguyu daha da ilginç kılıyordu. Bu fatihin neler başardığına birebir şahit olmak harika histi. Her ne kadar sondaki twisti ilk yarıda ihtimaller dahilinde tutmuş olsam da nihayetinde haklı çıkmak keyifliydi. Bayta, Toran, Ebling Mis, Yüzbaşı Han Pritcher ve Magnifico Giganticus karakterleri şu ana dek yazılmış Vakıf öyküleri içindeki en başarılı karakterler diye düşünüyorum. Tabii bunu Mallow ve Hardin’ı ayrı tutarak söylüyorum.

Kitaba puanım 8/10. Katır tek başına 8.5’luk bir öykü olsa da felaketin başlangıcı olması ve devamının İkinci Vakıf kitabına sarkması üzüntü yaratıyor. Neyse önümüzde ay da üçlemenin son kitabını okurum diye düşünüyorum. Bakalım göreceğiz.