Gargantua

Orijinal İsim: Gargantua (1534)

Yazar: François Rabelais

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 31 Ocak 2020

Rabelais, en sevdiğim Rönesans insanıdır. Bu düşüncemin tohumunu, yaklaşık bir sene önce okuduğum Pantagruel sonrasında ekmiştim. Bugün Gargantua’yı bitirmemin ardından bu fikrim tam olarak pekişmiş oldu.

Rabelais gerçekten çok ilginç bir insan. İdeallerini kurgusuna harika bir şekilde yedirebiliyor. Pantagruel, Gargantua kadar didaktik taraf bulundurmuyordu. Gargantua’da açık bir şekilde manastır eğitimi yeriliyor. Hatta bu yergi o kadar bariz bir şekilde cereyan ediyor ki, vaktiyle yayımlandığında sansüre uğramasına şaşırmadım bile. Eudemon ile Gargantua’nın ilk görüşmesi, Skolastik eğitim ile Hümanizma’nın çarpışması olarak özetlenebilir.

“Mars Tanrıya zincir vurulacağı güne dek
Bu alavere dalavere çağı sürecek
Eşi görülmedik bir zaman gelecek sonra,
Tadına doyulmaz, hoş, güzel mi güzel bir çağ!
Coşsun yürekleriniz, buyurun o sofraya!
Buyurun, canlarım; çünkü insan bir öldü mü
Dünyalar verse de geri dönemez gayrı
Ne kadar ararsa arasın geçmiş günleri”

Kitabın aşağı yukarı ilk yarısı Gargantua’nın eğitimi üzerine odaklanıyor. Sonrasında çörekçilerin kavgası gerçekleşiyor. Bunu takiben Picrochole Savaşı meydana geliyor. Bu süreç içinde en akılda kalıcı olaydan biri Rahip Jean’in, manastırını yağmayan yüzlerce Picrochole askerini tek başına elinde haçlı bir asa ile pataklamasıydı. Atının eyeri üzerinde akrobatik hareket yapan Gymnastes’i de unutmak pek mümkün değil.

Tekrar ders çıkarılabilir teşbihlere dönecek olursak; Picrochole’un komutanları tarafından büyük bir fatih olma konusunda gazlaması önemli bir kısımdı. Savaş sonrasında Jean’in özgürlük temeliyle kurduğu Theleme Manastırı, Rabelais’in bir nevi ütopyası denebilir.

Bu didaktik anlatım, eserin eğlence kısmını kesinlikle gölgelemiyor. Özellikle Rahip Jean, okuması son derece keyifli bulduğum bir karakter oldu. Kurduğu okul da tam kendi karakterine uygun bir yer olmuştu.

Esere puanım 8/10. Bunu, Pantagruel’den daha çok beğendim.

Cesur Yeni Dünya

Orijinal İsim: Brave New World (1932)

Yazar: Aldous Huxley

Okuma Tarihi: 18 Ocak 2020 – 23 Ocak 2020

Nihayet baştan sona okuma fırsatı bulabildim. Her gün en az 50 sayfa kuralımı uygulayarak tam programa uygun şekilde kitabı bitirdim.

Hikayenin world-building kısımları çok güzeldi. Ford’u kendilerine ilah edinmeleri ve doğum sürecini dahi seri üretim bandıyla bağdaştırma olayı harika bir detaydı. Çocukken okuduğum sansürlü versiyonunda hiç bu tarz göndermeleri anlamamıştım. Pavlov şartlandırması, Bokanovsky süreci gibi olayları bugün tekrar okurken anladığım için büyük kıvanç duydum.

Kitabın benim için zirve yaptığı nokta 16 ve 17. bölümlerdir. Muhtemelen çoğu okur da bu kısmı beğeniyordur. Özellikle 17. bölümdeki Mustafa Mond ve Vahşi John’un zıt ideallerinin çarpışmasına şahit olmak harikaydı. Sevdiğim bir söz var: Zıtlıklar ne kadar şiddetliyse, mesaj da o kadar kuvvetli olur. Huxley, bu sözü finalden önceki son iki bölümde oldukça başarılı bir şekilde uygulamış.

Ve unutmadan belirtmek isterim, yaşamımın şu anki periyodu için en değerli, en büyüleyici replik: Tarih, saçmalıktan başka bir şey değildir.

Kitaba puanım 7.5/10. Dönemi için muazzam bir çalışma olmasına rağmen bugünün zihniyetine sahip bir insan için yalnızca okuması keyifli bir gelecek görüsü.

Zaman Çarkı 4: Gölge Yükseliyor

Orijinal İsim: Wheel of Time 4: The Shadow Rising (1992)

Yazar: Robert Jordan

Okuma Tarihi: 19 Şubat 2019 – 17 Ocak 2020

Başlangıç ve bitiş arasında koca bir sene geçti. Suç tamamen bende. Kitabın ilk iki bölümünün 40 sayfanın üstünde olması ile gözüm korktu. Daha uygun bir zamanda okurum dedim kendime. Kış tatili bitti, okul dahi bitti ama ben hala oturup da “Zaman Çarkı’nı bitireyim” demedim.

Aslında bu kadar geriye atmamın bir diğer sebebi de okumayı bölmek istememem. Jordan, hikayelerine çok fazla isim katıyor. Yer, kişi, olay, terim vs. Her varlığın bir ismi var ve her okuduğunuz bölümde o dünyaya dair daha fazla şey öğreniyorsunuz. Kitabı elime alıp bir bölüm okuduğumda hemen birkaç gün içerisinde devamını getirmezsem eğer, okumaya devam ettiğim vakit “Bu kimdi şimdi? Car’a’carn ne?” gibi soruları sormaktan kendimi alıkoyamıyordum.

Hal böyle olunca da sürekli ‘daha uygun bir zamanda’ okumak düşüncesi ile erteleyip durdum. Yaklaşık son iki haftadır da düzenli okumaya başlamıştım. Ve finale ancak bugün saat 21’de gelebildim.

Hikaye Tear Taşı’ndan başlayıp, karakterlerimizin ayrılması ile devam edip; Rand’ın Aiel Kıracı’nda, Elayne-Nynaeve’in Tanchico’da, Perrin’in de Emond Meydanı’nda gerçekleştirdikleri ile son buluyor.

Serisinin ilk üç kitabında her ne kadar hoşuma gitse de okurken sürekli gerçekleşmemesi için yalvardığım bir durum vardı. O da, kitabın başında dağılan karakterlerin kitabın sonunda bir şekilde tekrar bir araya gelmesi. Bu kitabın son 200 sayfasına kadar, bunun yine gerçekleşmesine korkarak okudum. Ancak son kısımda öyle olaylar gerçekleşiyordu ki bir araya gelmelerinin imkanı olamazdı. Bu yüzden de mutlu oldum.

Her bir kitaptaki en sevdiğim karakterler farklı idi. Sırayla belirtmek gerekirse: Lan, Hurin, Mat ve son olarak da Perrin. Dördüncü kitaba kadar ana karakterler içinde en hoşuma giden kişi Mat idi, en az ilgilendiğim de Perrin. Ancak bu kitapta Perrin adeta şov yaptı. Mat de bir o kadar silik kaldı.

Kitaptaki en akılda kalıcı olaylar: Lanfear’ın Tear Baskını, Rand’ın çocuğu kurtarma çabası, Mat’in ter’angreal portalından geçip üç soru sorması, Faile ve Perrin’in İki Nehir’e Ogier geçidi ile gitmesi, Elayne ve Nynaeve’in Deniz İnsanları ile Tanchico’ya gidişi, Aiellerin eşlik ettiği Rand ve diğerlerinin geçit taşı ile Kıraç’a gitmesi, Perrin’in ailesi ile ilgili öğrendikleri, Rand’ın anne ve babasına dair öğrendikleri, Elayne’in Thom ile ilgili anılarını hatırlaması, Perrin’in İki Nehir’de Verin ve Alanna Sedai ile halkı örgütlemesi, Rand ve Mat’in Rhuidean’a girişi, Mat’in bir başta portalla geçip üç dilek dilemesi, Rand’ın Aiellerin tarihi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi, Perrin’in Altıngöz lakabını alması ve Lord gibi davranılması, Elayne ve Nynaeve’in Seanchan Egeanin ile tanışması, Rand’ın Rhuarc önderliğindeki Taardadlar ile Alcair Dal’a yolculuğu, Perrin’in Emond Meydanı’nı savunması, Lord Luc’un rüyalardaki katil ile bağlantısı, Nynaeve’in Tarabon Panarch’ı Amathera’nın sarayda Kara Ajah tarafından esir tutulduğunu öğrenmesi, Son direniş öncesi Perrin ile Faile evliliği, Amathera’nın saraydan kurtarılması ve Nynaeve’in mühür ile tasmaya el koyuşu, Rand’ın tüm Aiellere geçmişlerini anlatması ve gerçek Şafakla Gelen olduğunu kanıtlaması, Jasin Natael kılığındaki Asmodean ile Rhuidean’da Sa’angreal için giriştiği son mücadele

Ve bunlardan ayrı belirtmek gereken bir olay var. Beyaz Kule Ayrılığı. Bu belki de hepsinden daha büyük ve sarsıcı bir gelişme. Siuan Sanche, Elaida önderliğindeki meclisin kararı ile Amyrlin Makamı görevinden azlediliyor. Bunun üzerine eski Amyrlin’e sadık Aes Sedailer ve muhafızlar ayaklanıyor. Ancak bu grup azınlıkta kaldığı için sindiriliyorlar. Kuledeki tüm Mavi Ajah öldürülüyor. Yeşillerin Elaida taraftarı olan azınlığı harici de olduğu gibi katlediliyor. Tüm bu olanları düşündükten sonra, Siuan ve Leane’nin yatılması çok hafif kalıyor. Min onları buluyor, Gawyn’in şartlarını kabul etmeleri ile çıkış kapısına kadar ulaşabiliyorlar. Min, Leane ve Siuan, Tar Valon’da atları ile gezerken Logain’i görüyorlar ve onu yanlarına katıyorlar. Ve kitabın anlattığı kısım bu kadar. Bu 3-4 bölüm anlatılan Tar Valon bölümleri oldukça doluydu. Logain gibi bir karakterin hikayeye tekrar katılıp, önemli bir rol oynayacak olması beni epey heyecanlandırdı.

Bir de kendime not düşmeden geçmeyeceğim. Nynaeve düş dünyasında, Birgitte ve Gaidal Cain ile karşılaşmıştı. Birgitte, Cain ile her yeniden doğuşlarında birbirlerini bulduklarını söylemişti. Her seferinde birbirlerinden nefret etseler bile bir şekilde birbirlerine aşık oluyor ve evleniyorlarmış. Cain’in yüzünün Lan’a benzemesi detayı beni Nynaeve ve Lan’in onların reenkarnesi olduğunu yönünde düşündürttü. Birgitte’in okçu olması kısmı ve birkaç bölüm sonra evlenen Perrin-Faile çifti de fikirlerimi onların reenkarne olabileceği yönünde değiştirdi. Ancak bunlar tahminim. Belki bahsi geçen reenkarneler hiç tanımadığımız insanlar bile olabilir. Sonraki kitaplarda öğreneceğiz.

Kitaba puanım 9/10. The Great Hunt’tan daha çok sevdim bu kitabı. Birkaç ay sonra beşinci kitaba başlamayı planlıyorum.

Vampir

Orijinal İsim: The Vampyre (1819)

Yazar: John William Polidori

Okuma Tarihi: 26 Aralık 2019 – 30 Aralık 2019

Lord Byron, Mary Wollstonecraft Godwin ve Percy Bysshe Shelley hakkında bir takım araştırmalar yapıyordum. Bu araştırmalar esnasında bu ekibin ünlü bir Cenevre-İsviçre gezisi olduğunu öğrendim. Bu ziyaret ilginç bir süreci kapsıyor. Hem vampir edebiyatının hem de bilimkurgu edebiyatının temeli Polidori’nin de dahil olduğu bu ekip tarafından atılmış.

Gotik kültürle harmanlanmış korku masalları aşığı bu ekibin bir gece kendi aralarında giriştiği yarışma sayesinde bugün Frankenstein, Vampir ve Prometheus Unbound isimli eserlere sahibiz.

John W. Polidori, Lord Byron’ın özel doktorluğunu yapan İtalyan asıllı bir İngilizdir. Kaleme aldığı Vampir öyküsündeki Lord Ruthven karakterini Byron’dan esinlenerek yaratması, bu ikili arasındaki ilişkinin nasıl bir gerilim barındırdığının da üstü örtülü bir yansımasıdır. Öyküyü okurken Polidori ve Byron arasındaki yaşananların fantastik bir metaforuna şahitlik ediyormuşum hissinden bir türlü kurtulamadım. Doğaüstü elementler barındırmasına rağmen bir ayağı dünyamıza basan ve ondan beslenen bir kurgu olduğu bariz bir şekilde ortada.

Kısa bir hikaye olmasından ötürü puanım 7.5/10. Oldukça akıcı bir anlatımla paylaşmak istediği şeyleri okura edebi bir dille aktarabilen keyifli bir eser.

İkinci Vakıf

Orijinal İsim: The Second Foundation (1953)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Kasım 2019 – 25 Kasım 2019

Üçlemenin son kitabını da bitirdim. Ancak kitabı elime aldığım günden beri içimde bir huzursuzluk hayaleti ile okuyordum. Asimov’un hikayeyi adım adım bina etmesi her ne kadar hoşuma gitse de bu kitapta biraz geç ‘mod’a girdim.

Bu kitapta, bir öncekinde olduğu gibi, temel iki kısım bulunuyor. Biri Katır’ın Arayışı, diğeri de Vakıf’ın Arayışı olarak adlandırılmış.

İlk hikaye Vakıf ve İmparatorluk’un bıraktığı yerden 5 yıl sonrasında geçiyordu. Katır, Vakıf’ı aramaya devam etmekteydi. Bu hikayenin başrolünde, Han Pritcher ve yeni eklenen Bail Channis karakterleri yer alıyor. Sürükleyici ve merak uyandırıcı bir dizi olayın sonu şaşırtıcı bir şekilde son buldu. Kitabın ilk 100 sayfası, sonraki 100 sayfaya göre daha akıcıydı diyebilirim.

İkinci hikaye ise ilk hikayenin yaklaşık bir 15 yıl sonrasında geçiyor. Katır ilk hikayedeki finalinde üstünden geçen 5 yılını barış içinde yaşamış ve ölmüş. Kalgan, kurduğu imparatorluktan kalanlara hala başkentlik etmeyi sürdürüyordu. Yaşadığı sarayın türbeye çevrilmiş olması ve onun hayatını inceleyen ‘Katırolog’ların ortaya çıkmış olması oldukça keyifli detaylardı. Vakıf da bu geçen süre içerisinde dirilmiş ve kaybettiği gezegenleri tekrar etkisi altına almıştı. Ancak bir grup araştırmacı hala İkinci Vakıf’ı kendine dert ediniyordu. Bu hikayede başrol, Bayta’nın torunu Arcadia isimli 14 yaşında bir kız tarafından sahiplenilmiş diyebiliriz. Arcadia da babası Dr. Darell gibi Trantor’da dünyaya geliyor. Annesi öldükten sonra babası ile birlikte Terminus’a geliyor. Hikaye Darell Evi’ne gelen Pelleas Anthor isimli bir ensefalografi araştırmacısı ile başlıyor. Dr. Darell, Anthor, ve üç arkadaşı, İkinci Vakıf üzerine bir plan yapıyorlar. Katır’ın Kalgan’daki arşivinden değerli bilgiler edinme uğruna yola koyuluyorlar. Kalgan Valisi ile görüşmeler, Arcadia’nın Trantor’a yolculuğu, Vakıf-Kalgan Savaşı derken işler sakinleşiyor. Beş yoldaş tekrar bir araya geldiğinde herkes araştırmalarının meyvelerini ortaya sunuyor. Bu kısım sürprizlerle doluydu. İkinci hikayenin son bölümleri twist-üzerine-twist ile döndü denebilir.

Yirminci bölüm ve onu izleyen Tatmin Edici Yanıt, okuması son derece iştah açıcı kısımlardı. Arcadia her ne kadar ana karakter gibi bir öneme sahip olsa da kendisine nötr-üstü bir duygu besleyemedim. Vakıf ve İmparatorluk’un Katır bölümündeki karakterler daha akılda kalıcı ve okuyucu tarafından sempati duyulabilen karakterlerdi. İkinci Vakıf’ın eksik olduğunu düşündüğüm nokta bu oldu.

Esere puanım 8.5/10. Vakıf serisinin ana üçlemesine layık bir final olmuş.

Gömülü Şamdan

Orijinal İsim: Der begrabene Leuchter (The Buried Candelabrum) (1937)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Ekim 2019 – 20 Ekim 2019

Bu kitabı 28 Ağustos günü vapurda gördüğüm küçük bir çocuk sayesinde keşfettim. Çocuk elinde bir torba kitapla ortalıkta dolanıyordu. Kitapların her biri de incelik kitaplardı. Kimseler almıyordu bir şey, çocuktan yana bakmıyordu da. Bana yaklaştığı sırada yanıma çağırdım ve hızlıca elinde neler olduğuna baktım. Gözüme ilk Poe öyküleri serisi çarptı. Dünya klasiklerinin adı sanı duyulmamış yayınevleri tarafından basılmış kitapları da mevcuttu. Tam o sırada Zweig’ı gördüm. Kitabın sırtında Gömülü Şamdan yazıyordu. Hiç duymadığım bir hikayesiydi. Kulenin ortasındaki kitabı, nizamı bozmadan çıkarmak için birazcık uğraştım. Kitabı elime alıp arka kapağını okudum. Jüstinyen ve Roma kelimelerini görür görmez, “Tamamdır bunu alıyorum,” dedim. İnternette neredeyse yarı fiyatına bulabilebileceğim bir eser de olsa dert etmedim. 10 lira beni vezir de etmez rezil de. Çocuğa da ufak bir faydam dokundu. Yanıma çağırdığım sırada karşımdaki yolcular da kitap yığınını incelediler ve bir iki şey satın aldılar.

Kitabı keşfedişim hikayeye getireceğim yorumdan fazla olacak sanırım. Neyse. Hikaye Süleyman Mabedi’nden Yahudiye fatihi Titus tarafından gasp edilip Roma kentine taşındığı rivayet edilen bir şamdanı konu alıyor. 455’teki Genseric’in komutasındaki Vandallar, Roma’yı yağmaladıkları sırada bu şamdanı da ganimetleri arasına katıyorlar. Romalı Yahudiler de bir kafile oluşturuyor ve Kartaca kentine kaçırılmadan evvel şamdanı son kez görmek istiyorlar. Bu kafilenin en genci olan çocuk, yıllar sonra aynı şamdanın Belisarius’un 533’teki Kuzey Afrika seferi sonucunda elde edildiğini öğreniyor. Diğer savaş ganimetleri ile birlikte Bizans kentine taşınan şamdanın peşinden yollara düşüyor Benjamin Marnefesch isimli ihtiyar. En nihayetinde Yafa’da sonlanan öykü kurgu açısından problematik bir eser değil.

Öykü, bir Yahudi efsane üzerinden tasarlandığı ve tarihsel detaylar güzelce yedirildiği için dönemi bilen ve işlenen gerçek şahsiyetleri tanıyanlar için eşsiz bir ‘fan-service’ diyebiliriz. Genseric’in Papa ile konuşması, Belisarius’un hipodroma çıkışı, Jüstinyen’in kıskançlığı, Yahudilerin Bizans’ta değil de Pera’da yaşamasına izin verilmesi, Aya Sofya’nın temeli için getirilen Süleyman Mabedi taşı vs. tarihsel dokundurmalar kurguya tat katmış. Gel gelelim hikaye bayağı dini duygusallıklarla dolu. Herhangi bir nedenim olmaksızın Zweig’ı seküler bir insan diye düşünürdüm. Dini bir miti anlatırken imanlı insanların duygularına tesir edebilecek düzeyde bir iş çıkardığı için takdir ediyorum.

Esere puanım 6.5/10. Hikaye arkaplanı kuvvetli, erken ortaçağa dair tarihsel kurgu arayanlara önerilir.

Vakıf ve İmparatorluk

Orijinal İsim: Foundation and Empire (1952)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Ekim 2019 – 16 Ekim 2019

Aynı seriden iki kitabı arka arkaya okumak pek stilim değildir. Okuma kulübünde Vakıf serisine devam etme kararı aldığımız için ilk kitabının hemen bir ay sonrasına ikinci kitabı okumaya başladım.

İkinci kitap ilkinin aksine daha az hikaye barındırıyordu. Ancak kalite olarak değerlendirmek gerekirse şu ana dek en sevdiğim hikaye ikinci kitapta bulunuyor. İlk hikaye olan ‘General’, Vakıf’a savaş hazırlığına giren Bel Riose adlı bir İmparatorluk generali çevresinde şekilleniyor. Vakıf’ın bir tüccarı ajan olarak müdahale ediyor. İlk kitabın 5. öyküsü olan Hober Mallow’un ziyaret ettiği ihtiyarın oğlu bu hikayede karşımıza çıkıyor. Birbirini izleyen hikayelerin aynı şekilde birbirine düğümlenmesi de gayet hoşuma giden bir şeydir. Ancak bu öykü fazla sıkıcıydı. Kitaba birkaç gün hiç dokunmadım. Bir türlü bitmek bilmedi bu öykü.

İkinci öykü olan ‘Katır’ ise ilk üç bölümünde karakterlerini tanıttıktan sonra okuyucuyu birden entrikanın, ihanetin, düzenbazlıkların göbeğine fırlatıyor. Katır adlı fatihin Attila’ya benzerliği de kurguyu daha da ilginç kılıyordu. Bu fatihin neler başardığına birebir şahit olmak harika histi. Her ne kadar sondaki twisti ilk yarıda ihtimaller dahilinde tutmuş olsam da nihayetinde haklı çıkmak keyifliydi. Bayta, Toran, Ebling Mis, Yüzbaşı Han Pritcher ve Magnifico Giganticus karakterleri şu ana dek yazılmış Vakıf öyküleri içindeki en başarılı karakterler diye düşünüyorum. Tabii bunu Mallow ve Hardin’ı ayrı tutarak söylüyorum.

Kitaba puanım 8/10. Katır tek başına 8.5’luk bir öykü olsa da felaketin başlangıcı olması ve devamının İkinci Vakıf kitabına sarkması üzüntü yaratıyor. Neyse önümüzde ay da üçlemenin son kitabını okurum diye düşünüyorum. Bakalım göreceğiz.

Cthulhu’nun Çağrısı

Orijinal İsim: Call of Cthulhu (1928-Kolektif)

Yazar: Howard Phillips Lovecraft

Okuma Tarihi: 20 Eylül 2019 – 24 Eylül 2019

Lovecraft’ın Cthulhu Mitos’u çoğu fantastik-kurmaca sever insan gibi benim de oldukça bayıldığım bir evrendir. Korku edebiyatı içinden ürünler vermiş olsa da, Lovecraft’ın ‘Karanlıkta Fısıldayan’ öyküsü dışında ciddi anlamda ürperdiğim bir hikayesi hiç olmadı. Pek korku seven biri değilim, bu gizemli fantastik havası beni daha mutlu ediyor. Bu yüzden bunu bir şikayet olarak değil bir memnuniyet beyanı olarak adlandırmak istedim.

“Ph’nglui mglw’nafh Cthulhu R’lyeh wgah’nagl fhtagn.”

İthaki’nin Call of Cthulhu adını kullanarak bastığı bu kitap sadece CoC’tan ibaret değil. İçerisinde yedi öykü bulunan derleme bir eser çıkarmışlar. Bunların içinde en beğendiğim öykü Duvarlardaki Fareler (The Rats in the Walls) oldu. Necromancer Herbert West, Call of Cthulhu ve twistini erkenden fark etmiş olsam da The Outsider hikayeleri de ortalama üstü keyif veren işlerdi. Randolph Carter, Pickman ve Erich Zann kıssaları da fena değildi.

Öykülerin çoğu belli bir seviyenin üstünde olmasına rağmen Lovecraft bana hiçbir zaman “Vay be!” dedirtemiyor. Zamanında yazdığı bu eserler, kendisinden sonraki sanatçıların beslendiği ve ilham aldığı bir kaynak görevi gördü. Bundan dolayı çağdaş eserlerde dahi bu öykülerin benzerlerine rastlıyoruz. Bu da orijinal yapıtı deneyimlediğimizde, ondan etkilenme düzeyimizi düşüren bir etken oluyor.

İthaki’nin Karanlık Kitaplık adlı dizisinin kapak tasarımlarını beğendiğim için eskiden okuduğum HPL kitaplarını da tekrar alacağım gibi duruyor. Bram Stoker, Clive Barker, Aleistar Crowley vb birçok korku yazarının eserlerine de yer vermişler. Bu seriyi toplamak farz oldu.

Eserin geneline puanım 7.5/10. Okuru belli bir tatmin düzeyinde tutmayı başarsa da biz modernler için akıl almaz bir gizem barındırmıyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Orijinal İsim: The Catcher in the Rye (1951)

Yazar: Jerome David Salinger

Okuma Tarihi: 10 Eylül 2019 – 13 Eylül 2019

Çavdar Tarlasında Çocuklar uzun bir süredir okumak istediğim bir kitaptı. Öyle ya da böyle bir fırsat bulup başlayacaktım. Eylül ayının kitabı olarak Vakıf ile birlikte ÇTÇ’yı seçtiğimiz için mutlu olmuştum.

Holden karakteri benim lisedeki halimdi. Kelimenin tam anlamıyla bendim o. Kendini bilinçli olarak insanlardan uzak tutan bu rahatsız çocuk beni ergenliğime götürdü diyebilirim. İnsanların toplum içinde takındıkları yapmacıklık, söyledikleri düzmeceler, gösterdikleri sahte ilgiler ve nice ‘sahtekarlık’ları birebir ergenlik düşüncelerimin yansımasıdır. Kitabın ele aldığı ‘sosyal izolasyon’ benim eski bir yaramdı, bu yüzden de eserin dili üzerime acayip tesir etti.

“Sakın insanlara bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”

Başlangıçta çok eğleniyordum. Hikaye beni içine çekmişti. Holden Caulfield acaba bu bölümde nasıl bir serserilik yapacak diye merakla okur buldum kendimi. Hikaye 3-4 bölüm sonra karamsar bir havaya büründükçe beni daha çok kendine bağladı. Holden’ın iki gün içerisinde başından geçenlere şahit oldukça kitabın etkisine daha çok giriyordum.

Bugün akşamüstü arkadaşlarımla takılmış olmama rağmen kitabın üç gündür üzerimde kurmuş olduğu negativiteyi bir türlü atamadım. Eve gelip kalan son iki bölümü de okudum ve şu an kitabı bitirmemle birlikte korkunç bir depresyonun eşiğine gelmiş bulunmaktayım.

Kitaba puanım 8.5/10. Eser sayesinde girdiğim pro-depresyon dönemi birkaç gün sürecekmiş gibi hissediyorum. Bir iki gün komedi filmi falan izlesem iyi olacak.

Vakıf

Orijinal İsim: The Foundation (1951)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 3 Eylül 2019 – 10 Eylül 2019

Vakıf serisine başlama kararını 2018 Kasım’ındaki kitap fuarında almıştım. Kararı almıştım almasına da birçok kitap için yaptığım gibi Vakıf’ı da rafıma yerleştirip uzun bir süre elime almadım. Yakın zamanda içine yeni bir ‘kitap okuma grubu’na dahil oldum. Ağustos 28’sinde gerçekleştirdiğimiz buluşma sonrasında Vakıf okunması üzerinde karar kıldık. Benim de işime gelen bu öneriye hemen atladım ve bir hafta içinde bitirdim. Sınavım olmasa daha erken biterdi muhtemelen ama bu bir sorun teşkil etmiyor.

Hikayemiz Galaktik İmparatorluk’un çöküş evresinde başlıyor. Psikotarihçi adı verilen bir kavramla tanışıyoruz. Bu meslek grubundaki insanlar, toplumların ruh halleri ve bu doğrultuda alacakları kararları öngörerek geleceği tespit etmeye çalışırlar. İmparatorluk tarafından ‘felaket tellalı’ -ve daha sonra peygamber- olarak anılan Hari Seldon ilk hikayemizin ana unsuru ve Vakıf projesini hayata geçiren kişi. İmparatorluğun yakın bir zaman içinde çöküş yaşayacağını ve sonrasında insanlığı uzun süren bir barbarlık çağının beklediğini söyler. Bu felaketin daha kısa sürebilmesi adına, insanlığın bilgi birikimini devasa bir ansiklopediye aktarılmasını önerir. İmparatorluğun merkezi Trantor’dan uzakta, kimsenin yaşamadığı, Terminus isimli bir gezegen bu proje için tahsis edilir ve Galaktik Ansiklopedi resmi olarak başlangıç yapar.

Seldon karakteri, Terminus halkı tarafından bir peygamber olarak lanse ediliyor. Felaket habercisi ve kurtuluş müjdecisi niteliği taşıyor. Bunu da ölümünden sonraki zaman ayarlı uyarılarla gerçekleştirmeye devam ediyor. İlk felaket Vakıf kurulduktan 50 yıl sonra Salvor Hardin isimli darbeci tarafından atlatılıyor. Darbeden 30 sene sonra yaşlı Hardin, Vakıf’ın galaksideki tesirini artırabilmek adına dini projeler kurduğunu görüyoruz. Papal State benzeri bir oluşuma dönüşen Vakıf, din ve teknolojiyi tekeline almış gözüküyor. İkinci felaket de Vakıf’ın bu köklü gücüne isyana kalkışan Anacreonlulara karşı atlatılıyor. Dördüncü hikaye, kitaptaki beş öykü içerisinde en kısa ve en zayıf olanı. Yine de olay örgüsü adına önemli bir basamak rolü oynuyor. Son öykü ise, Hardin ile birlikte hayran olunası bir karakter olan, Hober Mallow’un Tüccar Prens’e dönüşümünü konu ediniyor. Bu son öyküsü bugün oturup baştan sona bitirdim. Muhtemelen 2-3 arasındaki gibi bir timeskip olmamasından dolayı Mallow’un hikayesi Hardin’den bile daha sürükleyici geldi.

Kitaba puanım 7.5/10. İlk üçlemenin diğer kitaplarını da ilk fırsatta edineceğim. Okurken her ne kadar Dune’a benzettiğim noktaları olsa da çok farklı noktalara odaklanan eserler. Yine de Dune severlerin Vakıf serisine de hayran olacağının garantisini verebilirim.