Orijinal İsim: Sefarad Yahudilerinden Masallar (2007)
Yazar: Vanessa Pfister-Mesavage
Okuma Tarihi: (20 Ağustos 2019 – 23 Ağustos 2019)
Hapşırık masalından
Bu eseri temmuz ayı sonunda, Kitapyurdu’nun “5 kitabı 15TL’ye al” kampanyası sayesinde elde ettim. Normalde yaz boyu alışveriş etmeyeceğim diye karar almıştım ama Guerko’ya uyup asilik ettim, iyi ki de etmişim.
Kitap, 1492 itibariyle İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri’nin gittikleri yerlere, özellikle Osmanlı’ya, taşıdıkları halk masallarının küçük çaplı bir derlemesinden oluşuyor. New York, Manastır, Selanik, Tel Aviv, Kudüs, İstanbul gibi çeşitli memleketlerden toplanmış tam 14 masalı barındırıyor.
Kitap esasında bir çocuk kitabı. Masalların çoğu çocuksu ve kısalar. Ancak çocuk kitabı demek kötü demek olmuyor. İlginç bir şekilde İstanbul, Selanik ve Manastırlı Sefaradlar’ın ağzından alınmış masallar, diğer bölgelerdekilerin anlattıklarından kat kat kaliteli ve eğlenceli.
En beğendiğim beş hikaye sırasıyla: Eşek Kafalı Kız, Sultanın Kısmeti, Padişahın Sadakası, Padişah İçin Bir Yalan ve Hapşırık. Özellikle Eşek Kafalı Kız hikayesi tam bir FRP oyununa eklenebilecek tatta karakterler barındırıyor. Sultanın Kısmeti de klişe bir olay örgüsü olsa da oldukça keyifli bir hikayeydi. Padişahın Sadakası çalışıp didinmenin, bir başkasının eline bakmaktan daha kıymetli olduğunu anlatıyordu. Padişah İçin Bir Yalan ise zekice bir son barındırıyor. Hapşırık da folklorik özelliklerle bezeli didaktik bir masaldı.
Bir çocuk masalı derlemesi olduğu için puan vermek çok doğru gelmiyor. Ancak bir yetişkin için değil, bir çocuğa okumak/okutmak için sorarsanız 6/10luk bir eserdi diyebilirim.
İlköğrenimini Türkiye sınırları içerisinde tamamlamış her öğrenci gibi ben de Beyaz Diş ile o sıralarda tanışmıştım. Kitabın varlığını ve bir ara sınıf kütüphanesinden ödünç alıp okumaya başladığımı hatırlıyorum. Fakat hikayede neler olduğu, olay örgüsü ve finaline dair en ufak bir anım yoktu. Yıllarca “ben bu kitabı okudum ya” diyerek bir kenara ittiğim klasiklerden biri olarak kaldı. Kitabı temmuz ortasında bir arkadaşımın elinde görünce, benim kitaplıkta da bulunduğunu hatırladım. Elimdeki Gogol öykülerini bitirdikten sonra başlama kararı almıştım. Böylece -tekrar- okumaya başladım.
Klasik dediğimiz eserler gerçekten de tekrar tekrar okunması gereken işler oluyor. Bunlar ilk okuduğumuzda hayal dünyamızın zemini oluşturuyorlar, gençlikte okuduğumuzda olayların arka planını daha iyi anlayabiliyoruz ve olgunluğa eriştikçe o kahramanlarla duygusal ve mental olarak bütünleşebiliyoruz. Her okumamızda bir öncekinde gözümüzden kaçırdığımız bir detayı yakalayabiliyoruz. Eserin kendinden önce yazılmış hangi işlere gönderme yaptığını ve kendisinden sonra kimlere ilham kaynağı olduğunu görebiliyoruz. Bu bağlamda düşündüğümüzde, ‘klasikler’ okunmaktan ziyade anlaşılması gereken eserlerdir diyebiliriz.
Beyaz Diş, toplum ve çevrenin bireyin genetik kodlarına rağmen kişiliğini nasıl şekillendirdiğini bir kurt üzerinden oldukça başarılı bir şekilde anlatmış. Her ne kadar çocuk kitabı muamelesi görse de içeriği bütünsel olarak irdelenmesi gereken bir eser. Bu yüzden kitabı onlarca yıl önce okumuş biriyseniz, şu anki olgun halinizle bir kez daha okumanızı tavsiye ediyorum.
Kitabın ortalarında -Yuton Kalesi ve Yakışıklı Smith kısımları- feci şekilde baydım. Sırf bitirmiş olmak için okumaya devam ettim denebilir. Kitabın başındaki o duygusal betimlemeler çok hoşuma gitmişti. Aynı tadı kitabın sonlarına doğru tekrar yakaladığımda mutlu oldum. Finali benzer anlatımla yapmamış olsaydı, ayrılışım tatmin edici yönde olmayacaktı.
Kitaba puanım 7/10. Tekrar okumuş olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum.
2018 Kasım’daki Tüyap kitap fuarında, İş Bankası standında muhabbet ettiğim bir çalışanın önerisi üzerine almıştım bu hikaye derlemesini. Konuşmamız esnasında neredeyse 10 senedir hiçbir Rus edebiyat eseri okumadığımı fark etmiştim. Rus edebiyatına ikinci girişiminin başlangıcını Gogol ile yapmanın iyi olabileceğini düşündüm. Kitabı böylece alıp kitaplığıma koymuş oldum. Tabi okuma işi 9 ay sonrasına sarktı ama geç olsun güç olmasın diyelim.
Kitapta altı adet öykü bulunmakta. Bunlar; Nevsky Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton idi. Hikayeler hakkında ayrı ayrı fikir bildirmek daha sağlıklı olacaktır.
Nevsky Bulvarı: St.Petersburg’un İstiklal Caddesi olduğuna kanaat getirdiğim bu gece-gündüz işlek olan caddede iki gencin beğendikleri ayrı kadınların peşine takılması ile şekillenen iki hikayeyi anlatmakta. Biri sadece takip edip hiç konuşmadığı bu kadın hakkında zihninde hikayeler uydurur ve hüsrana kapılır. Diğeri ise hoşlandığı kadının hayatına girebilmek için serserice hareketler yapmaktan kaçınmaz ve sonunda başarısızlığa uğrar. Hikayenin vermeye çalıştığı mesajın, yaşantı içerisinde karşılaştığımız fakat hakkında pek bir şey bilmediğimiz insanları hayatımızın önemli noktalarına sokmaya çalışmamızın ne derece yersiz bir uğraş olduğunu anlatmaya çalıştığı kanısındayım. Hikayenin insan ilişkileri için hoş bir örnekleme barındırdığını düşünüyorum. Puanım 7/10.
Burun: Karısının kahvaltı için yaptığı ekmeğin içinde müşterisi olan memurun burnunu bulan bir berber ile açılan hikaye, utancından burnunu kaybettiğini söyleyemeyen memurun da üstü kapalı olarak arayışa çıkışı ile devam ediyor. Acayip ve garip olayların yaşandığı bu öykü, 3.dereceden memura dönüşmüş bir burnun kiliseye gidip ibadet etmesi gibi sürreal olayları da içerisinde barındırıyor. Açıkçası hikayenin asıl amacının ne olduğunu tam anlayamadım. İnsanların kaybedene kadar bir nesnenin kıymetini bilememesi gibi bir olaysa kabul edilebilir ama eğer altında daha ulvi bir mesaj varsa işte onu yakalayabildiğimi pek söyleyemeyeceğim. Öyküye puanım 6/10.
Portre: Maddi sıkıntılar içinde boğuşan bir ressamın, dolaştığı resim dükkanından satın aldığı eski bir portre sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Ressamın parasal dertlerden kurtuluşu, kendini geliştirmesi, ün kazanması ve yeteneğini başkalarına aktarması fakat sonradan kendini rölantiye alışı, yaptığı işi sanattan ziyade zanaat gibi görmeye başlaması, her şeyi o güne kadar kurduğu formüle uygun yapması; ardından bir başkasının sergilediği yenilikçi hareketleri kıskanmaya başlaması, yetenek kırıntısı gördüğü her şeyden nefret edip, ruhunu kıskançlığın ele geçirmesini 70 sayfa içerisinde anlatabilmiş olması gerçekten büyüleyiciydi. Ressamın satın aldığı portrenin hikayesi ve akıbeti, kısa öykü nasıl yazılmalıdır konusunda ders olarak okutulmayı hak ediyor. Hikayeye puanım 8.5/10.
Palto: Devlet dairesinde resmi yazıları temize geçmekle sorumlu olan bir memurun yeni bir palto diktirmesi üzerine kurgulanıyor öykümüz. Paltoya ucu ucuna parasının yetmesi ve aldıktan sonra insanların ona olan tavrının değişimi insanın aklına Ye Kürküm Ye hikayesini getiriyor. Başına gelenlerden sonra zamanında yardım istediği kişileri ‘haunt’ etmesi, Gogol’un birden gerçekdışına kayan yazıları için güzel bir örnek niteliği taşıyor. Puanım 7.5/10.
Bir Delinin Anı Defteri: Adından da anlaşıldığı gibi hikaye bir delinin anılarını konu ediniyor. Okurken en eğlendiğim hikaye bu oldu. Bu öykü ile birlikte, Gogol’un mizacı ciddiyetten ziyade geyiğe meyilli gibi gelmeye başladı. Öyküye puanım 7.5/10.
Fayton: Gece vakti oyun sırasında faytonu hakkında oyun arkadaşlarına böbürlenen bir beyefendinin başına gelenleri konu alıyor Kişilerin anlaşılabilir şekilde hareket ettiği bir olay örgüsüne sahipti. Ders niteliği taşımayan düz ve olağan bir hikayeydi. Puanım 5/10.
Bu kolektif esere puanım 7/10. Öykü derlemesinin geneline bir puan vermenin pek doğru olduğunu sanmıyorum ama yine de değerlendireyim ki gelenek bozulmasın.
Altered Carbon ya da diğer adıyla Takeshi Kovacs serisiyle -ne yazık ki- Netflix yapımı dizi adaptasyonu ile tanıştım. Dizi 2018’de çıkmıştı. İnternette insanlar sci-fi ve cyberpunk çılgınlığına kapılmışken dizi de yeterli rağbeti görmüştü. Ancak ben her zaman ki gibi kulak aşinalığım olsa dahi içimden gelmezse oturup da bir şeyi izlemiyor, okumuyorum. Dolayısıyla seriden haberim olmasına rağmen, dünyasına girmek için en ufak bir çaba sarfetmedim. Nisan ya da Mayıs ayında kitap alışverişi yaparken aklıma geldi bu seri. Hazır Dune’u da bitirirken yeni bir bilimkurgu serisine başlamış olayım diye sepete ekledim. Okuyup, ilk kitabın sonuna varmak da bugüne kaldı.
Öncelikle hikayenin yarattığı ve bize tanıttığı dünyanın gayet ilgi çekici olduğunu belirtmek istiyorum. İnsanların kendi bilinçlerini başka ‘kılıflara’ aktarmaları, yüzyıllarca hayatta kalan Metler, hafızalarını depolayarak ölümü yenen insanlar, tüm bu teknolojik gelişmeye karşı çıkıp “insanın ruhunun kutsallığı”na inanan Katolikler grubu vb. oluşumlar ve zatlar, hikayenin geçeceği ortama dair heyecanı yükseltiyordu.
Ancak gel gör ki kitabın ilk 30 sayfası klasik bir tanıtım evresi olarak başlarken, bu okuyucuyu dünyaya alıştırma kısmı bir türlü bitmek bilmiyor. 500 sayfalık kitabın ilk 300 sayfası adeta bir video oyunu tutorialı kıvamında gidiyor. Kitap, tam artık sunum kısımları bitti ve bizi maceranın içine atacak diye düşünürken tekrar yeni terimler içerisine sokuyor. Bu da ister istemez okuma zevkini baltalayan bir unsur olarak yer ediyor.
Kitabın mevcut bir cyberpunk evrenine dayanmaması, yani yazarın kendi kuralları ile ayrı bir dünya oluşturması okurlar için de öğrenmesi gereken yeni terimlerin olacağı anlamına geliyor. Amanglikan, Protektora, Kordiplomatik, Met, 653 sayılı önerge, Quellizm ve benzeri tonla kendine has kavramı barındırdığı için okumaya biraz ara verip geri dönüldüğünde hatırlaması güçlük çıkarabiliyor.
Kitabın ilk 300 sayfası intihar eden Met Laurens Bancroft’un kendini neden öldürmüş olabileceğine dair ipucu toplamakla geçiyor. Dünyaya Elias Ryker adlı eski bir polisin bedeninde gönderilen Takeshi’nin, Ryker’ın eski ‘tanıdıkları’ ile yaşadıkları da hikayeye bir gömlek daha gizem katıyor. Ancak hikaye bir noktaya kadar feci bayıyor. Son 200 sayfa, Takeshi’nin karşı saldırıya geçtiği, riskler aldığı, oyuna yeni taşlar soktuğu kısımlar olduğu için esasında kitabı kurtaran yer oluyor.
Reileen Kawahara’nın Bancroft davasını kapattırmak için zorlamaları sonucunda, Takeshi’nin çift taraflı bir plan kurarak sanal genelev programına virüs katması, davayı sahte kanıtlarla kapatması ve aynı tekniği kullanarak Kawahara’yı köşeye sıkıştırması gibi olaylar takibi heyecan verici gelişmelerdi. En nihayetinde Kawahara ve Bancroft’un adli bir suça karışmış olmamak için bu intihar ve örtbas işlerine giriştiklerini öğrenmek mantık çerçevesinde yer alabilen sebepler oldu.
Kitaba puanım 7/10. Kitabın üzerimde yarattığı baygınlığın sebebinin Aslıhan Kuzucan’ın çevirisinden kaynaklanmış olabileceğini de düşünüyorum. Yine de sonlara doğru gayet sürükleyici ve merak uyandırıcı bir serüvendi.
Satranç, okuduğum üçüncü Zweig novellası oldu. Ölümüne en yakın eseri bu sanırım. 1942’de İkinci Dünya Savaşı’nın Naziler üstünlüğü ile geçtiğini görüp, Petropolis-Brezilya’daki dairesinde bir not bırakarak, eşiyle birlikte intihar ediyordu. Kitap da 1941 yayını olduğuna göre son hikayesi ya budur ya da bir başka 1941/2 yazılı bir eseridir diye düşündüm.
Nihayetinde en olgunlaşmış öykülerinden biri olmasını bekliyor insan, ki öyleydi de. 30.sayfa itibariyle Dr. B’nin geçmişinin anlatıldığı kısımlar su gibi akıp gitti. Ahmet Cemal’in Almanca’dan çevirideki başarısı takdire şayan. En kolay ve anlatımı bozmayacak kelime seçimleri ile anlatımı son derece sürükleyici bir seviyeye getiriyor.
Hikayenin olayı beyin yakan bir kurgu vaat etmesi değil. Kaldı ki Zweig’in psikolojik çözümlemeleriyle tanınan bir yazar. Ben de karakter odaklı gelişimlere açık bir kapı hayal ediyordum ve de beklediğimi buldum. Czentovic’in nasıl bir satranç odaklı zekaya sahip oluşu ile Dr. B’nin Nazi gözetimi altındayken liseden beri eline taş sürmemesine rağmen nasıl kendini satranç konusunda geliştirdiğini aşama aşama görmek gerçekten oldukça keyifliydi.
Kitaba puanım 7.5/10. Okuduğum üç kitabı arasında en beğendiğim hikaye bu oldu.
Fatih-Harbiye, kitaplığımda denk gelip okuma listeme aldığım bir kitaptı. Kitap, doğu-batı çelişkisi içinde kalan Türk gençlerinin durumunu Neriman karakteri üzerinden anlatmayı hedeflemiş. Doğu adetlerini Şinasi, batı adetlerini de Macit karakteri ile cisimleştiren yazar olayların doğal gelişimi içinde durumun nasıl değiştiğini aktarabilmiş.
Beyoğlu-Harbiye bölgesinin Levanten nüfusu da barındırmasıyla batılı hayat yaşayan bir civar olduğu bir gerçekti. Fatih de Konstantinopolis’in tarihi çekirdeğini oluşturduğu için geleneksel Türk hayatını devam ettiren bir yerleşimdi. Kültür-mekan ilişkileri, iki ayrı dünyayı yan yana yaşatan İstanbul’un insan profillerine de yansıyordu. İnsanların yeme içmesi, giyim-kuşamı, ev ve sokak hayatına dair çeşitlilik dönemsel bir tezatlık sorununu da insanların, özellikle genç kuşağın, omuzlarına yüklüyordu.
Kitap direkt ideoloji aktarma amacı güttüğü için yazılan karakterler de üzerilerine yüklenen rolleri gayet başarılı yansıtıyordu. Her ne kadar Peyami Safa’nın muhafazakar görüşlerini benimsediğim söylenemese de düşüncelerini bu örnek ile sunuşunu takdir ediyorum. Kurguda rahatsızlık veren noktalar azdı ama yine de vardı. Bunlar; kadınların erkekler ile aynı derecede algıya sahip olmadıkları ve fikirlerin özünü anlamaktansa şekillere aldandıkları gibi hafif cinsiyetçi birkaç söylemdi. Fakat bunlar sıkça tekrarlanmadığı için puan kıracak düzeyde hoşnutsuzluk verdiğini söyleyemeyeceğim.
Kitaba puanım 8/10. Kendi içinde çelişmeyen ve direkt hedef odaklı kaleme alınmış bir öyküydü.
Frank Herbert’in yazdığı 6 kitaplık ana Dune serisinin 4. kitabı olan Tanrı İmparatoru’nu nihayet bitirebildim. Kitaba başlangıcım ve bitirişim arasındaki süre, bitirme ile uğraşmıyor olsam daha da kısa sürerdi. Kitabı 300. sayfaya kadar okuyup teslim hazırlıklarına geçiş yaptım. Savunma jürisini de atlatmamla birlikte kaldığım yerden hikayeye devam edip Leto’nun hikayesini sonlandırmış oldum.
Serinin bu kitabını bir öykü olarak değerlendirmek yetersiz geliyor. Benim gözümde bu kitap, okuyucuya didaktik bir şekilde insanlığın sorunlarını anlatıyor. Beş yüz sayfalık bir felsefe kitabı gibi. Herbert adeta okuruna Leto’nun amacını aktarabilmek için bir hikaye yazayım demiş. Yaptığı felsefi çıkarımları da iyice kavratabilmek için hikayenin içine birebir örneklerini koymuş. Kendisine ‘en büyük yırtıcı’ lakabını takan Leto’nun neyi kastettiğini bile kitabın %85lik bir kısmından sonra anlıyor olmak, her Dune kitabında olduğu gibi bu sefer de, karşında duran zekice işlenmiş olay ilmeklerini büyülenerek takip etmeye neden oluyor.
Her bir devam kitabı bir öncekinden daha iyi olan bir seriydi Dune. Aksiyonu, entrikaları, gerçekleşen olaylarıyla eşi benzeri olmaz bir deneyim yaşatıyordu. Bu dördüncü kitap da böyle başlamıştı. 3000 yıldır hüküm süren Tanrı İmparator ve Atreides soylu isyancı Siona’nın mücadelesini izleyeceğiz gibi hissedip heyecanlanmıştım. Olayların daha sonra farklı bir yön alması beni biraz üzse de hikayenin ulaştığı son ve o sonuca varıncaya dek yaşattıkları önceki üç kitaptan daha yetersiz değildi. Lakin dördüncü kitabın, ilk üç kitaptan temel bir farkı vardı. Bu eser eğer dikkatli okunursa, onlarca dersi barındıran bir nasihat kitabı gibi dahi görülebilirdi.
Hikayeye bu kitapta katılan Siona, Moneo, Malky, Hwi Noree, Duncan(lar), Anteac ve diğerleri her ne kadar iyi karakterler olsalar da sayıları azdı. Tabii ki bunu, yukarıda belirttiğim gibi, kitabın ana derdinin Leto’nun Felsefesi’ni anlatmak olduğu yönünde yorumladığım zaman bir sorun olarak göremiyorum. Hatta okurken aklıma, Frank’in odaktan sapmamak için özellikle az karakter eklemiş olabileceği ihtimalini dahi düşünmüştüm.
Kitapta bana tuhaf gelen tek kısım yeni gulam Duncan’dı. Karakterin kendisinde bir mantık hatası var gibi geldi. Orijinal Duncan’dan gulamlaştırılmışsa Paul’a Muad’Dib demek veya Dune’un geçmişine dair anılarına sahip olmaması gerekiyordu ama eğer ki Hayt’ın gulamlaştırılmış hali ise o zaman da Leto’yu ve gücünü biliyor olmalıydı. Bu kitapta Leto ile Duncan’ın ilk karşılaşma sahnesinde Leto’nun Paul’un sesine başvurmadan onu bir türlü ikna edememesi çok garip gelen bir durum oldu. Acaba Tleilaxlılar eski Duncan’ların deneyimlerinin bir kısmını orijinal Duncan gulamı üzerine mi aktardı da böyle zaman zaman alakasız tepkiler veren yeni bir klon ortaya çıktı diye düşünmeden edemedim. Gerçekten koca kitapta hafızamı sorgulatan, kurguda hata olabileceğini düşündürten tek kısım bu oldu. Bu detay karmaşasına rağmen hikaye yağ gibi akıp gitti.
Kitaba puanım 9/10. Dune serisinin 5. kitabının da İthaki tarafından bir an önce çevrilip basılması dileğiyle.
Orijinal İsim: Brief einer Unbekannten (Letter from an Unknown Woman) (1922)
Yazar: Stefan Zweig
Okuma Tarihi: (21 May 2019 – 22 Mayıs 2019)
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Zweig’ın elinden çıkma, okuduğum ikinci öykü oldu. Yazar karşılıksız aşkın acısını, okurun ruhuna işlemeyi ustalıkla başarmış.
Doğru yerde ve doğru zamanda yaptığı kelime oyunları ve betimlemeler genç bir kadının hislerini cinsiyeti ne olursa olsun okuyana harika bir şekilde aktarıyor. Kendisini hala yeteri kadar tanımasam da kaleminin bu kadar kuvvetli olmasının sebebini psikoloji konusundaki uzmanlığına dayandırıyorum. Bir önceki okuduğum eseri olan Korku’da da benzer üsluptaki karakter çözümlemeleri mevcuttu. Bu da hikayesini dinlediğimiz başrolümüzün, bizlere kendisini gerçek bir insanmış gibi algılamamıza neden oluyor. Gerçekçi tasvirleri ile harika bir iş çıkarmış, Zweig. Ahmet Cemal de kitabın dilini oldukça başarılı ve pürüzsüz bir şekilde Türkçe’mize dönüştürebilmiş.
Kitabın edebi değerine diyecek hiçbir sözüm yok ancak eserde canımı sıkan tek bir husus var, o da olayın kendisi. Yani bu kadar ulvi bir aşkın var olabileceği ve bu tarz cereyan edebileceği olasılığı gerçekten rahatsız etti. Bir insanın yaşamını, tek bir kadın veya erkek üzerine odaklamasının pek empati yapabildiğim bir konu olduğunu söyleyemeyeceğim.
Kitaba puanım 6.5/10. Kurgusu Korku’dan bir tık aşağı gibi görsem de, bir altı puanı var.
İki Şehrin Hikayesi dünya klasikleri arasında yer alan çok önemli bir eser. Fakat bunu hikayeyi doğru düzgün okumaya başlayıncaya kadar dikkate almamıştım. 2017 Eylül’ünde arkadaşımın telafi hediyesi olarak aldığı kitabı, okumaya başladığımda çevirisinin kötülüğü yüzünden bir kenara bırakmıştım. Bu konuda haklıydım da. Azize Bergin’e mütercimlik belgesi verenlere çok selam yolluyorum. Alfa yayınlarında bu kitabı bu çeviri kalitesiyle basma onayı veren editöre de selam yolluyorum. Kesinlikle işlerini layıkıyla yapan insanlar (!), onlarsız bu sektör nasıl olurdu gerçekten bilemiyorum.
“Giyotin, şakaların en sevilen konusuydu. Baş ağrısı için en yararlı ilaç oydu; saçların ağarmasını kesin olarak önlüyordu, cildi güzelleştirdiği söyleniyordu. Bu, sinekkaydı tıraş yapabilen ulusal usturaydı. Giyotini öpenler, o küçücük pencereden bakıp çuvala hapşırıyordu. İnsan ırkının yeniden doğuşunun simgesiydi. Haç yerine geçiyordu. Boyunlara onun yerine asılıyordu. Haç inkar edilirken, onun önünde eğiliniyor, artık herkes ona inanıyordu.
O kadar çok kelle uçurmuştu ki kendisi de altındaki toprak da kıpkırmızı olmuştu. Genç bir şeytan için yapılmış oyuncak, bilmece gibi parçalanabiliyor, kullanılması gerekince de parçaları birleştiriliyordu. Konuşmasını bilenleri susturuyordu; kudretlileri yere seriyordu; güzeli ve iyiyi yok ediyordu. Bir sabah, yirmi iki dakika içinde yüksek tabakadan yirmi iki dostun -yirmi biri sağ, biri ölü- başını uçurmuştu. Giyotini kullanan baş cellada Eski Ahit’in güçlü adamı Samson’un adı takılmıştı ama giyotinin başında, her gün Tanrı’nın tapınağının kapılarını parçalarken Samson’dan daha güçlü, ondan daha kördü.”
Çevirinin eleştirisini bir kenara bırakıp hikaye özelinde fikir beyanına geçiyorum. 12 Mayıs Pazar günü itibariyle kaldığım yerden okumaya başladım. İki sene evvel 30-40 sayfa kadar okuduğum kısma geri dönmemeyi seçtim ve Şarapçı Dükkanı adlı bölümden devam ettim. Hikaye -onda çeviri ve yazım hatasına rağmen- birden beni içine çekti. Burada ne oluyor böyle, neden bu karakter ilgimi çekti gibi sorular sormaya başladım kendime. İki sene önce kitaba başladığımda, geçen hafta okumadan atladığım kısımları 2-3 defa baştan almıştım çünkü anlatılan olayın nasıl, nerede, ne zaman geçtiği ve aktörlerinin kim olduklarını anlamakta -yine- o berbat çeviriden dolayı ciddi güçlük çekiyordum. Bu devam edişimle birlikte kitap bende devam etme isteği uyandırdı. Okudum ve 20 Mayıs saat 23.59 itibariyle bu şöhretine layık romanı bitirmiş oldum.
Hikayedeki favori karakterim ki ilk sahneye çıktığı andan beri ‘ya bu kesin bir yerde şov yapacak’ dedirten Sydney Carton oldu. Öngörümde de haklı çıktım. Diğeri favorim de Charles Darnay oldu. Dickens, olayların gelişimi içinde diğer karakterlerin birbiriyle olan ilişkileri ve bağlılıklarını çok güzel işlemişti. Doktor Manette ve Darnay’in geçmişi, Jerry’nin gece mesleği, DeFarge’ların olaylardaki rolü, ilk mahkeme sahnesinde sorguya alınan karakterlerin hikaye içinde bir şekilde tekrar mevzulara dahil olması ve tüm diğer yan öykülerin bir şekilde birbirine mantık çatısı altında bağlanması eserin usta bir işçiliğin meyvesini olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Yazar olayların geçtiği dönemi de harika bir şekilde anlatıp, etkileyici betimlemeler ile süsleyerek önümüze sermiş. Türkiye’de yeterli ilgiyi görmüyor olması üzüyor. Ancak benim gibi, çocukken sadeleştirilmiş versiyonunu okuyup daha sonra orijinal metni tecrübe etmeye karar veren insanların mutlu bir şekilde ayrılacağını düşünüyorum.
Kitaba puanım 9/10. Şöhretini sonuna kadar hak eden, çok önemli bir eser.
Bir süredir hem kısa hem de popüler olmasından kaynaklı Zweig eserlerine bir ilgim oluşmuştu. Geçen ay aldığım üç öyküden biri de Korku idi. İlk okuduğum Zweig öyküsü olması ile birlikte üzerimde olumlu bir iz bıraktığını söyleyebilirim. En iyisi midir yoksa ortalama bir işi midir bilemem ama beni hikayenin sonuna kadar zinde tuttu.
Karakterimiz Irene Wagner’in yaşadığı pişmanlığı harika bir şekilde okuyucusuna iletmeyi biliyor. Olayların akıcılığı, tamamen duyguları betimlemek için yaptığı örneklemeler ve kelime oyunları ile eser kalbimi kazandı. Çevirmen İgan Hanım da çok doğru sözcük seçimlerinde bulunmuş ve eserin dilinin okura en doğru şekilde yansıtmaya çalışmış.
Puanım 6.5/10. Gerçekten başarılı bir öykü. Benim gibi henüz Zweig okumamış insanlar için güzel bir başlangıç kitabı olacaktır.