Dune Çocukları

Orijinal İsim: Children of Dune (1976)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: (26 Mart 2019 – 26 Nisan 2019)

Dune Çocukları, Dune serisinin üçüncü kitabıydı. Paul’un hikayesinin sonu ile Leto’nun Tanrı-İmparator oluş öyküsüne tanık olmuş olduk bu eserde.

Gecenin 2’sinde bitirdiğim için kitabı, incelemesini uzun yazabilecek enerjiye sahip değilim sıcağı sıcağına yazıya dökeyim diyorum, belki sonra editlerim.

Öncelikle hikaye Mesih’in bıraktığı yerden 10-12 yıl sonrasına alıyor ve bu geçen zaman içerisinde hem karakterlerin hem halkın hem de dünyanın değişimini görmek harikaydı. Fremenlerin kendi içinde bölükleşmeye başlaması ve kentliler ve siyeçliler arasında ayrılıkların çıkışı. Alia’nın makamında yozlaşıp, Paul’un dinini Rahibeler Birliği aracılığıyla kirletiyor oluşu gibi gibi olaylar bu bölümü eşsiz kılıyordu.

Hikayeye bu kısımda eklenen karakterlerden de Vaiz(!), Leto ve Farad’n direkt favorilerim oldu. Özellikle Farad’n’ın kendini geliştirmeye açıklığı ve sürekli eğitim alıyor olması Paul’un çocukluğunu anımsattığı için aşırı sempati beslemiştim. Leydi Jessica’nın ona Bene Geserith eğitimi veriyor olması da yine Paul ile benzeştiği özelliklerden.

Leto ile Ganimet’in içlerindeki bilinçlerle nasıl mücadele ettiği, Alia’nın nasıl bu hale geldiği gibi konuların yavaş ve birkaç bölüme yayarak anlatılması mevzunun ağırlığını algılamada çok etkili oldu. Leto’nun karakter dönüşümü de o kadar doğal bir akış içinde gerçekleşti ki, sebebini sayfalarca öyle güzel kurmuştu ki olaylar gerçekleşirken sadece şaşkınlık içinde onaylarken buldum kendimi.

“Zulmün zulüm olduğu hem kurbanın kendisi hem de zulmeden kişi tarafından, yapılanlardan az çok haberdar olan herkes tarafından bilinir. Zulmün bahanesi veya hafifletici sebepleri olmaz. Zulüm asla geçmişi dengelemez, geçmişte yapılmış hataları telafi etmez. Zulüm gelecekteki zulmün yolunu açar, o kadar. Kendi kendini sürdürür… barbarca bir ensest şeklidir. Zulmeden herkes bunun yol açacağı zulümlerin sorumlusudur.”

Hikayedeki üç önemli karakter ölümü oldu. Bunlardan ikisi bir ideal ya da plan uğruna düştükleri için şehit konuma yükseliyorlar okuyucu gözünde.

Hikayedeki her şey harikaydı, aynı önceki iki kitapta olduğu gibi. Diyaloglar, karakter yaratıları, olay örgüsü, komplolar-planlar vs. derken okuru sürükleyip götürüyor. Herbert’ın stilinde de ilginç bir şey keşfettim. Üç kitabın üçünde de işler büyüyüyor büyüyor ve kendi kendime ‘Ya bu kadar olay nasıl 40-50 sayfada çözülecek, bir sonuca bağlanacak?’ diye soruyorum. Bu üç kitapta da bu soruyu sormama rağmen Herbert o harika hikaye anlatımı ile çok güzel cevaplar verdi. Kitap boyunca pek dövüş olmasa bile bu çözüm kısımlarında her bir teke tek mücadele ile hikaye son buluyor. İlki Feyd Rautha vs Paul, ikincisi Scytale vs Paul, ve sonuncusu da Hilkat Garibesi vs Leto II oldu.

Kitaba puanım 9.5/10. Muazzam bir kitap, muazzam bir üçleme finali.

Kayıp Cennet

Orijinal İsim: Paradise Lost (1667)

Yazar: John Milton

Okuma Tarihi: (15 Mart 2019 – 3 Nisan 2019)

Milton 1608-1674 yılları arasında yaşamış İngiliz edebiyatının en ünlü şairlerinden biridir. Geoffrey Chaucer, Ben Jonson, John Donne, Thomas More ve Shakespeare’ten aşağı kalmayacak şekilde İngiliz dilini yeni kelimeler kazandırarak zenginleştirmiştir. İngilizce, Yunanca, Latince ve İtalyanca bilgisi ile ‘ensanguined’ ’emblazonry’, ‘horrent’, ‘earthshaking’, ‘terrific’, ‘lovelorn’, ‘fragrance’, ‘by hook or crook’, ‘pandemonium’ gibi 630 adet yeni kelime ve kelime öbekleri yaratmıştır.

“…Şeytan üzerinde anormal bir ağırlık hissetti, kuru toprağa kadar indi,
Ama toprak sürekli yanıyor gibiydi,
Etna’nın ateş püskürten gücü buna yardımcı olmuştu belki
Ve her yer kötü kokular, duman, is içinde kaldı;
Kutsal olmayan ayakları işte böyle bir yere kondu.
Yardımcısı da onu izliyordu,
İkisi de Stiks selinden kurtuluşa sevindiler,
İlahi Güç sabrı yüzünden değil de,
Tanrılar olarak ve yerine gelen güçleri yüzünden neşe buldular…”

Sahip olduğu dil bilgisinin yanında teoloji üzerine de uzmanlaşmıştır. İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alan, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşunu konu edinen dini miti Paradise Lost’u yazmıştır.

“…O zaman kayıp Baş Melek,
‘Burası mı, bu toprak mı, bu iklim mi?’
Diye sordu, ‘Semavi ışık yerine bu kasvetli karanlığa mı geldik’
Ama şimdi kararı onlar veremiyordu,buna razı olacaklardı,
Tanrıdan en uzak yer, en rahat yer olacaktı onlara.
Burada mantık geçerliydi, güç istediğini yaptırırdı eşitleri üstüne.
Elveda mutlu tarlalar!
Her zaman neşe, sevinç dolu yerler…
Yağın tepemize korkular!
Yağ başımıza cehennem dünyası!
Ve sen, en derin Cehennem,
Yer ve zamanla değişmeyecek yeni efendini kabul et.
Yerinde olan ve kullanılan bir akıl her zaman
Cehennemi Cennet, Cenneti Cehennem yapabilir…”

Milton, monarşi karşıtıdır ve Demokrasinin Hamisi Cromwell’i desteklemiştir. Bu yüzden de monarşi 1660 yılında 2. Charles tarafından restore edilince hapse atılmıştır. Hapisteyken kör olmuş ve Paradise Lost’u burada yazmıştır. Bu eserinde Şeytan’ın Tanrı’ya isyanında Şeytan’ı demokratik karakterde çizmesi birçok tepki almasına neden olmuştur.

“…En azından burada özgür olacağız,
Yüce Tanrı burada bizi kıskanmayacak, bizimle uğraşmayacaktır;
Burada güven içinde kalabiliriz ve benim nezdimde
İktidarda olmak hırsa değer, ama yine de Cehennemde:
Cehennemde hüküm sürmek, yine de Cennette hizmet etmekten iyidir!…”

Milton’un şiirlerinde sürdürdüğü epik hava ve anlattığı konular itibariyle bir nevi çağının kör Homeros’udur.

Ben kitabı Türkçe çevirisinden okuduğum için yakındığım iki önemli husus var. Biri çevirinin çok kötü oluşu, ikincisi de 12. bölümün Pegasus’un baskısına konulmamış olması. Bölümün neden eksik olduğuna dair en ufak bir fikrim yok ve çok saçma bir olay neyse. Çevrinin kötü olması beni ilk üç bölümde çok rahatsız etti. Fakat ortalara doğru artık alışmaya başladığım için daha az rahatsız eder oldu. Yine de böyle bir eserin daha üsluplu bir çeviriye ihtiyacı var.

Kitapta çok sevdiğim göndermeler oldu. Eski pagan tanrılarının hikayede Lucifer(Şeytan)’in yardımcıları olmaları, ki bunu Hıristiyanlığın kabulü ve pagan dinleri terkedişe bağladım. Diğeri Günah’ın Lucifer’in kafasından doğması ve onun da Ölüm’ü doğurması. Bu da Athena’nın Zeus’un kafasından çıkıp bilgelik tanrıçası olmasına benzer. Adem ile Havva’nın önce günahı işleyip sonra ölümle cezalandırılması da benzerliğin devam ettiği bir durum. Her şeyi bilmenin getirdiği sıkıntı, bilmenin lanetini çok güzel anlatmıştı hikaye. 11. Kitap’ta Mikail’in gelip Adem’e gelecekte Nuh’u göstermesi gibi kısımlar çok keyif aldığım bölümlerdi.

Benim kaçırdığım ve bilmediğim tonla gönderme mevcut kesinlikle. Çünkü okurken yaptığı benzetmeleri çoğu zaman anlamadım ve eğer ki altta çeviri notu olarak bahsetmese hiçbir fikrimin olmayacağı mevzulardı.

Esere puanım 8.5/10. Kırdığım puan da Türkçe çeviriden kaynaklanıyor. Orijinal işi 8’lik tutabilirim sanırım. Kitabı okumadan önce derin bir Eski Ahit ve Akdeniz Mitolojisi bilgisine sahip olmak gerek.

Odysseia

Orijinal İsim: Ὀδύσσεια (Odyssey) (MÖ 9.yy)

Yazar: Homeros

Okuma Tarihi: (26 Ocak 2019 – 15 Mart 2019 )

Homeros’un İlyada’sını 2019’un ilk günü 1 Ocak’ta bitirme şerefine nail olmuştum. Odysseia’yı da bir sonraki ay satın alıp okumaya başlamıştım fakat okulun temposu, bitirme projesi vs derken kitap biraz sarktı ve aşağı yukarı başladığımdan 1.5 ay sonra bitirebildim.

Hikaye 10 sene süren Truva Savaşı’ndan sonra yurdu İthake’ye dönüş yoluna geçen Odysseus’un başından geçenleri anlatıyor. Homeros’un derlediği hikayenin kurgusunun yüzyıllar boyu tartışıldığını Azra Erhat’ın önsözünde öğreninde çok şaşırmıştım. Olay örgüsü düz bir şekilde ilerlese de 2000 sene önceki insanların alışık olabileceği bir anlatım tarzından çok sinema seyircisi modern bir okurun rahatça anlayabileceği bir şekilde kurulmuş. Hikayedeki flashback ve anlatım-içi anlatımlar düşündüğüm zaman eski insanların hayal etmekte zorlanabileceği bir şehir olduğuna inandırdı beni.

Kitapta Telemakhos ile başlayan ilk 4 bölüm biraz sıkıcıydı. Babasını aramaya karar vermesi ve hazırlık aşamaları derken hafif baymıştı ve birkaç gün okumamıştım. Odysseus’un hikayesi başlayıp 12. bölüme kadar onun yolculuğunu işlemesi son derece heyecanlı bir kısımdı. Son 12 bölümdeki İthake’de kılık değiştirip dolaşması, taliplere kurulan düzen kısımlar yine hafif bir baygınlık verdi ama son 3 bölümün yüksek temposu finalden memnun ayrılmamı sağladı.

Kitapla ilgili canımı sıkan şeylerden biri hikayenin en ikonik kısımlarından olan Sirenler Geçidi’nde Odysseus’un gemi direğine bağlanması kısmı neredeyse sadece 5 dize ile anlatılıp geçilen bir kısım. Ben orasını hikayeyi okumadan önce de biliyordum ve bayağı üzerine yazılıp çizilen bir bölüm olduğundan dolayı uzun bir olay sanıyordum. Kısa sürmesi hayal kırıklığına uğrattı.

Ody’nin yolculuğunun popüler kültürdeki birçok yansımasını da öğrenmiş olmak mutluluk veren olaylardan biri oldu. Age of Mythology adlı oyunun birçok bölümü Odysseia göndermeleri barındırıyordu. Hades’e iniş, Kirke’nin hayvan dönüşümü, Kikloplar vs beni okurken en çok eğlendiren kısımlar oldu.

Kitaba puanım 7.5/10. İlyada ile aşağı yukarı aynı değerde görüyorum ve hangisinin daha iyi olduğuna tam karar veremesem de sanırım en azından şu an için Odysseia daha başarılı bir kurguya sahip diyebilirim.

Pantagruel

Orijinal İsim: Pantagruel (1532)

Yazar: François Rabelais

Okuma Tarihi: (1 Şubat 2019 – 15 Şubat 2019)

2018 Kasım’ındaki kitap fuarında tamamen şans eseri İş Bankası standında muhabbet ettiğim bir insan sayesinde keşfettim bu kitabı. Sohbetimiz sırasında bana tarihi mizah-hiciv içeren bu kitaptan bahsetti ve benim de ilgimi çekti. Böylece almış ve Rabelais’in bu eşsiz eseriyle tanışmış oldum.

Hikayeden nasıl bahsetsem tam bilemiyorum. Pantagruel adlı bir devin maceraları demek en doğru özet oluyor sanırım. Çünkü gerçekten de bu devin doğumundan başlayarak gençliğinde deneyim ettiği şeylerin bahsidir bu kitap.

Rabelais’in genel tavrı, dönemin soylu aileleri, hanedanları, kendince garipsediği toplumsal davranışları, ritüelleri, gelenekleri ve daha birçok farklı mevzunun alaya alınması üzerine kurulu. İnsan soylarından bahsederken mesela büyük kulaklılar soyunun Bourbon hanedanını oluşturduğunu iddia etmesi buna bir örnek. Veya Pantagruel’in hastalıktan sonra işemesi ile Fransa’nın sıcak su kaynaklarının oluştuğu bahsi. Veya
Rhône Nehri kıyısına kadar kovaladığı adamların korkudan yeri kazıp saklandıkları ve o çukurların bugün hala olduğunu söylemesi gibi durumlar bana Türk edebiyatındaki Hüsn-ü Talil üslubunu hatırlattı. Bilinen bir meselenin komik ve gerçekdışı bir nedene bağlanması ve bunu farklı bağlamlarda zekice yapması çok hoşuma gitti.

Panurge karakteri kitaptaki direkt favori karakterimdi ki muhtemelen çoğu okurun da favorisi odur. Kendine göre bir adalet ve ahlak anlayışı olan haylaz bir genç kendisi. Panurge’un sahneye ilk girişi kitaptaki en ikonik ve akılda kalır kısım olabilir. Muhtemelen yıllar sonra hatırlayıp tekrar eğleneceğim. Her bir dilde konuşması ve yardım istemesi buna karşılık Fransızca konuşmadığı için onu anlayamayan Pantagruel ve üç arkadaşının verdiği tepkiler çok keyifliydi.

Rabelais’in yaşadığı dönemde dünyada gerçekleşen olaylara değinmesi ki direkt biri hikayenin başında Pantagruel’in adının Afrika’daki bir kuraklık dönemiyle bağdaştırılması, Türk korsanlarının Panurge’u esir etmesi, Dante’nin İlahi Komedya’sına olan atıflar, Fransa ve özellikle Paris insanlarının hal-hareketleri gibi gibi bir sürü farklı meseleye de parmak basmıştı.

Bel altı esprilerinin bazılarında bugün ‘ilkokul esprisi bu ya’ dediğimiz seviyeye de düşse, dönemi için ciddi cesaret isteyen şakalar barındırıyordu.

Kitaba puanım 7/10. Çok keyifli bir eserdi. Devam kitaplarının da çevirisinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesini umut ediyorum.

Güneş Ülkesi

Orijinal İsim: La città del sole (The City of the Sun) (1602)

Yazar: Tommaso Campanella

Okuma Tarihi: (22 Ocak 2019 – 31 Ocak 2019)

Ütopyalar ve distopyalar bundan 6-8 yıl önce daha ilgi çekici kavramlar olarak geliyordu. Şu an bu tarz bir eser okurken cidden bunalıyorum. Güneş ülkesini de 1 hafta boyunca toplamda 30 sayfa falan okudum sonraki 2 günde de kalan 70 sayfasını bir çırpıda hallettim gibi bir şey oldu. Cidden okumaya pek davet eden metinler değil, kurguya yedirilmiş olsa bile.

Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı kitabı da bu konuda istisna değildi. Kitaplığıma göz atarken varlığını fark etmemiş olsam uzun yıllar daha satın almadan bekletirdim okuma listemde. İyi ki elimde olan bir kitapmış da erkenden aradan çıkarma fırsatım oldu.

Öncelikle kitapta hayali ülkenin tanıtımı Thomas More’un Ütopya’sında uyguladığı teknikle aynı. Onda yanlış hatırlamıyorsam More, han tarzı bir mekanda arkadaşlarıyla oturup yaptığı bir geziyi anlatıyordu. Arada arkadaşları onun anlatımını bölüp sual iletiyorlardı ve o da bunlara cevap vererek ülkeyi tanıtmaya devam ediyordu. Campanella da bu konuşmayı Cenevizli Gemi Kaptanı ile Hospitalier Şövalye Lideri arasında geçiriyor. Kaptan bugün Sri Lanka olarak bildiğimiz Taprobana adasına yaptığı bir gezisinde yerlilerin onu Güneş Ülkesi denen bir yere götürdüğünü söylüyordu. Geri kalan kısımda da ülkenin sosyal, ahlaki, eğitimsel, dini, bilimsel, siyasi, askeri yapısının anlatılması ile ilerliyor.

More ve Campanella aşağı yukarı yanı fikirler. More’u okuyalı rahat bir 6-7 sene olsa da aklımda genel hatlarıyla yer işgal ediyor. Campanella’nın sosyal eşitlik, ahlaki yargılarını çok beğendim. Zenginlik-fakirlik kavramları ile insanların kendilerini başkalarına beğendirmek için girdikleri kılıklar ve süsler üzerine yaptığı çıkarımlar çok hoşuma gitti.

Esere puanım 6/10. Zorluklarla dolu hayatına rağmen azimle fikirlerini savunmayı sürdüren Campanella’nın bu ünlü eserini sonunda okumuş olmak büyük bir mutluluk kaynağı.

Dune Mesihi

Orijinal İsim: Dune Messiah (1969)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: (12 Ocak 2019 – 22 Ocak 2019)

Dune Mesihi, Dune serisinin ve ilk üçlemenin ikinci kitabıydı. Yeni bitirmenin verdiği büyü ile finalin görkemini nasıl anlatmam gerektiğini tam olarak bilemiyorum fakat deneyeceğim.

Öncelikle hikaye ilk kitabın bıraktığı yerden 12 yıl sonrasında geçiyor. Paul 30’larında, Alia da 15 yaşında. Paul Muad’Dib önderliğindeki Fremen orduları galaksinin dört bir köşesinde ‘cihat’ ediyorlar. Paul’un tanrısı olduğu dinin yayılmasını sağlıyorlar. Paul, Irulan ile olan mantık evliliği sonucunda Cornelio hanedanının imparatorluk tahtının sahibi olmuştu. Gücünü daha da kökleştirerek loncayı ve Bene Geseritlerin hareketlerini kısıtlamıştı.

Hikaye işte tam bu ortamda bize anlatılmaya başlıyor. Irulan ve ilk kitaptan bildiğimiz Helen Mohiam yani Rahibe Ana’nın da dahil olduğu Paul’u indirme operasyonu ya da daha çok bir komplo kurulması için toplanıyorlar.

Chani ve Irulan, tahtın varisini doğurmak istediklerini Paul’a bildiriyorlar. Hikaye de Paul’un gelecek görüleri ile en doğru seçimi nasıl yapması gerektiği üzerine ilerliyor. Chani’yi sevdiği için, Irulan hiçbir zaman bir seçeneği değildi.

Hikayeye sonra ilk kitaptan tanıdığım ve veda ettiğimiz Duncan Idaho ya da Hayt dahil oluyor. Hayt diyorum çünkü Duncan Idaho anıları ve bedenine sahip bir gulam aslında. Paul’un ve Alia’nın kaderinde çok önemli bir rol oynadığı daha sahneye ilk sunulduğu andan beri okuyucuya inandırılmaya çalışıyor ve başarılı da oluyor. Kitap boyu Hayt’ın kendini, varoluşunu, eski hayatını ve amacını sorgulaması sürüyor. Paul’un onun Duncan’a geri dönüşebileceğine olan inancı Hayt’ı insanlaşma konusunda kamçılayan bir etken oluyor.

Paul tüm bu olaylar boyunca hep melankolik bir havaya sahip. Her şeyi görüyor ve biliyor olmanın verdiği keder ile konuşuyor. Biz okuyucular da bunu çok iyi alıyoruz. Paul’un görüleriyle ulaştığı sonuçlar ve aynı sona ulaştığı çaresiz atılımlara şahit oluyoruz.

Paul hikayenin çok daha başlarında başına bir şeyler geleceğini seziyor fakat söylemiyor kimseye. Hatta Yüz Dansçısı komplocu Scytale kılık değiştirip ona geldiğinde bile hiçbir şey belli etmiyor. Çünkü kaderine karşı çıkmak sadece daha fazla kaybın olmasına yol açacağını biliyor.

Chani’nin hamileliği ve siyeçe götürülmesi, ardından Otheym’in Paul’u çağırışı ona Tleilaxlıların kuklası cüce Bijaz’ı sunuşu, geri dönüş yolunda da atılan taş-yakıcı adlı silahın radrasyon saldırısı sonucu kendisinin ve adamlarının gözlerini kaybedişi gerçekleşiyor. Paul maddi gözlerini kaybetse bile görebiliyor çünkü kehanet gücü ona olası tüm gelecekleri sunuyor. Çevresindeki her olayı, her nesneyi algılayabiliyor. İki boş göz yuvası onun hakikat perdesini çekmiş değildir. Bu çevresindeki insanları korkutsa da onun yüceliğinin bir ispatı da oluyor. Paul Muad’Dib’in efsanesine bir katman daha ekliyor.

Paul’un Naiblerinin arasındaki hainlerin ifşası ve Hayt’ın Bijaz tarafından tetiklenmesi ki bu görüşmesi gerçekleşiyor. Ki bu çok kritik çünkü Duncan’ın ailesinin Harkonnenler tarafından katledilmesi ve Paul’un ilk kitapta bilsek de Duncan’ın öğrenemeden öldüğü bir gerçek vardı, o da Paul’un yarı Harkonnen olduğu. Bu bilgiyi tetikleyici olarak kullanarak Hayt’ın Paul’u öldürme koşullandırılması yapıldığını öğreniyoruz.

Chani’nın doğum sancıları ve o doğum yaparken Paul’un siyeç dışında çölü seyredişi hikayenin zirve noktalarından. Duygusal olarak karakterlerin her ne kadar olağanüstü güçlere sahip olsalar da ne derece ‘insan’ olduğunu gördüğümüz bir sahne. Chani’nın doğum yapıp hayatını kaybetme haberi geldiğinde, Hayt’ın programlanmış amacının devreye girmesi ve Paul’la o kısa karşılıklı konuşmaları sonrası gerçek Duncan oluşu kalplerin son hızla çarptığı yerlerdendi. Bu sırada Paul görme yeteneğini kaybetmiş, kör olmuştu. Yaşadığı büyük acı, Sihaya’sını kaybedişi onun gücünü yok etmişti. Anlamadığım bir detay olarak Alia’nınki de gitmişti. Doğan ikizlerini kucağına alıp sonra da Chani’nin cesedine dönüşü. Göremese bile onu hissedişi. Bu sahneyi defalarca görmüş olduğu için ölüye su verememesi duygusal olarak en üst noktalara ulaştıran kısımlardı.

Scytale’in bir antlaşma için geldiği ve Paul’un bilinçli çocukları aracılığıyla Scytale’i halletmesi. Leto II ve Ganimet’in adlarını alışı. Ve manevi olarak son derece değerli, Paul’un hep gördüğü o şehit olma sahnesi geldi. Ama bu kısmı Paul’un değil Duncan’ın gözünden görüyoruz. Onun çöle yürüdüğü çünkü bir Fremen olduğu ve körlerin bu adet gereği böyle davranılması gerektiğini hatırlıyoruz. Yardım edemeyeceği, son anlarını paylaşamayacağı ‘genç efendi’sine veda edemediği için çölü efkarlı gözler ve ruh haliyle seyre dalışı… Şeyh Hulud onu alacak ve çölünün bir parçası yapacaktı. Cesedinden geriye bir şey kalmayacak, tüm gezegen onun mezarı olacaktı.

Böylece Paul Muad’Dib’in öyküsü sona erdi.

Kitapta dikkatimi çeken hususlardan biri Gurney Halleck’ten hiç bahsedilmemesiydi ki son bölümde Duncan’ın, Paul’un ölümünden Halleck’in onu sorumlu tutacağını söylüyordu kendi kendine. Demek ki ölmemiş dedim ve rahatladım. Üçüncü kitapta muhtemelen göreceğiz ve çocukların eğitimi ve korunmasından sorumlu olacak gibi bir his var içimde.

Bir de bu kitabın başta kısa olmasına çok içerlemiştim. İlk yarıya kadar da öykünün ilerlemesinde hep bir telaş gördüm. Sahneler arası zaman farkı çok olmasa da yine de oluyordu. Bir sahnede başka bir gezegende olan biri diğer bölümde hemen diğerinde bulunuyor. Bunun yazarın bu kitapta bize anlatmak istediği bir derdi olduğuna yordum. O büyüleyici ve görkemli şehadet sahnesine ulaştırmak istiyordu bizi. Galakside 12 sene boyunca yaşanmış tüm o olaylar sürekli hızlı geçiliyor ve detayda boğulmaması sağlanıyordu okurun. Paul’un ne kadar kudretli ve tesirli biri olduğunu ispatlamaya çalışıyordu ki büyük vedalaşmasında ona inananların kalbinde nasıl bir ululuk kazanacağını anlayabilelim.

Bu kısalığına rağmen anlatmak istediğini gayet güzel aktarabilen bir kitap oldu. Devamını okumayı dört gözle bekliyorum.

Kitaba puanım 9/10. Gerçekten bir şaheser. Sevdiğim her insanın da tecrübe etmesini istediğim bir macera.

_________

Hikayenin olay örgüsünü direkt Dune odaklı olan blogumdaki şu yazıda bahsediyorum: https://nomadicnomadofdeserts.wordpress.com/2019/01/22/storyline-of-dune-messiah/

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Orijinal İsim: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)

Yazar: Peyami Safa

Okuma Tarihi: (16 Ocak 2019 – 18 Ocak 2019)

Yıllardır bahsi geçen fakat bir türlü okuma fırsatımın olmadığı nice Türk klasiklerinden biriydi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Şans eseri kitaplığımda göz göze geldim onunla, yanında diğer bir Peyami Safa öyküsü ile bekleşiyorlardı okunacakları günü. Hazır işim gücüm yok, kafamı dinliyorken aradan çıkarayım bu kısa kitabı da dedim ve okuma listeme dahil etmiştim. İyi ki de etmişim.

Hikaye 15 yaşında bacağından ciddi bir sakatlık yaşayan yazar çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Yazar adını hiç söylemiyor; Paşa, annesi ve arkadaşının da adını bize vermediği gibi. Hikaye 1915 yani Cihan Harbi döneminde geçiyor. O yüzden karakterin İstanbul’da takılabilmesinin bir mantıklı sebebi oluyor, sakatlığı.

Nüzhet isimli kadın başrolümüz, esas oğlanın uzaktan akrabası ve hafif de hoşlantı beslediği ablasıdır, dört yaş farkla. Nüzhet’in babası da Paşa karakteridir. Emekliliğinden dolayı savaşa katılmayan bir karakterdir. Zaten kitaptaki yetişkin erkekler hepsi tıbbiye üyesi. Yani cerrahi bilgiye sahip oldukları için savaşa gidip harcanabilecek insanlar değiller bu yüzden payitahtta ikamet ediyor ve mesleklerini icra ediyorlar.

Kitabın en başarılı bulduğum yanı, kısa bir öykü olmasına rağmen yazarla hastalığı üzerinden empati yapabilmemizi daha ilk yarıdayken sağlıyor. Tüm düşüncelerini mantıklı bir gelişim sırasında iç sesinden takip ettiğimiz için eylemleri ve nihayetinde dile getirdiği sözleri şaşırmadan takip edebiliyoruz.

Kitaptaki tıp bilgisi verme gibi bir gayret olmasa da sanki biraz fazla detay verilmiş gibi geliyor. Bu kısımlar bana Safa’nın, ‘ben bunları biliyorum da konuşuyorum’ deme şekliymiş gibi geliyor. Teşrihhane’deki cesedi görünce Hamlet’e yaptığı gönderme ile hastalıkla cebelleşirken söylediği Tevfik Fikret şiiri çok hoşuma gitmişti.

“samt-ü raşe saklı bu vadii muzlimin
her hatvesinde şüpheli bir hufre bir kemin
hep samt-ü raşe kaynaşıyor canlı gölgeler
bir mahşeri cünun gibi pürcüşu bihaber.. ”

Bazı hoşuma giden kısımlardan alıntı da yapayım:

“…Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile… damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan… Zavallı mürahik…
Nüzhet bana yalan söyledi.”

“Istırap, ağırlığıma bir şeyler katıyordu.”

“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”

“…Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden tanıyorum. Üstümden çıkarıp attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta.”

Kitaba puanım 7.5/10. Gerçekten tek solukta bile okuyabileceğim bir kitaptı ama ben kendimi frenlemeyi seçtim. İyi de oldu. 2-3 güne yayarak okumak daha çok tadına varmamı sağladı.

Otomatik Portakal

Orijinal İsim: A Clockwork Orange (1962)

Yazar: Anthony Burgess

Okuma Tarihi: (1 Ocak 2019 – 12 Ocak 2019)

Eserle tanışma ilk olarak filminin varlığı ile oldu. Bıçaklı süt içme mekanı aşırı karizma gözükürken, meşhur işkence sahnesi filmi izleme konusunda çekingen davranmama sebep olmuştu. Yıllarca da o sahne ne zaman aklıma gelse bir tuhaf olurum. Gözlere karşı olan huylanmam muhtemelen buraya dayanıyor.

Kitabın kısa oluşu ilk başta çok rafine bir öykü ve sürekli gizli mesajların yüklenmiş olacağına dair bir düşünceye itmişti beni lakin okurken hiç de öyle ağır ve kasıntı bir modda ilerlemiyordu ki bu beni çok mutlu etti.

Yazarın kendine has yarattığı “serseri genç argosu” kitaba başlangıçta anlamamı biraz güçleştirse de birkaç sayfa sonra akışı kolaylaştıran ve ana karakter Alex’e daha da ısınmamı sağlayan bir etken oldu.

Hikayenin Pavlov şartlanmaları üzerine ördüğü mantıklı ilişkilerle ortaya çıkan etme-bulma dünyası tadında olayların gelişmesi gerçekten hoş bir sadelik ve akıcılıkla sunuldu.

Finaldeki karakterler ve değişimleri, her ne kadar daha sonra çıkmış olsa da, Oyasumi Punpun’u hatırlattı. Orada da çocukluktan arkadaş olan çocukların büyürken ayrılmaları ve başlarından geçen şeyler sonucunda bambaşka hayatlara sahip olmalarından bahsediyor.

Genel itibariyle karakterlerden bahsedecek olursam da Alex’in ağırlığı çok yüksek ve bence başarılı bir kurguya sahip. Okurken “Bu çocuk şimdi niye böyle dedi ki” diye düşünmüyoruz çünkü tüm o süreç boyunca Alex’in başından geçenlere şahit olduğumuz için fikirleri ve davranışlarındaki değişimleri gayet güzel yediriliyor.

Kurgunun kendisi zaten bir ders niteliği taşıyor ve en sonda yazarın yani Alex’in çocuğu olsa ve onu eğitmeye kalksa onun yine kendisi gibi hatalar yapacağından yakınması da tatlı bir sitem barındırıyordu.

Sonuna kadar sürükleyici ve keyifli bir macera oldu. Başka Burgess romanlarına da göz atmayı planlıyorum. Fakat Otomatik Portakal’a dair bahsedeceklerim bu kadar.

Kült bir eser olmasının yanı sıra keyif de aldığım için kitaba puanım 7.5/10.