Yalan Dolan

Orijinal İsim: Niente di vero (Lost on Me) (2022)

Yazar: Veronica Raimo

Okuma Tarihi: 2 Haziran 2025 – 5 Haziran 2025

Kitaptan ve yazarın varlığından haberim yoktu. Kendi başıma hareket ediyor olsam uzun süre de olmazdı. Kız arkadaşım ile birlikte dahil olduğumuz yeni kitap grubu sayesinde tanımış oldum bu eseri.

Kitap ilk üçte birlik kısımda beni oldukça eğlendirdi. Yeni tanıştığınız çok geveze bir insan size geçmişini anlatıyor gibi hissettirmişti. Fakat kalan kısımda cinsel istismar anıları, takıntılı aile bireylerinin davranışları epey sinir bozucu oldu. Yazarın bu konulara sırf laf olsun diye değiniyor olması ve hicbir yere bağlamadan bir şeyler anlatmaya devam etmesi beni irrite etti.

En nihayetinde elimizde, bize neden yazar olduğunu anlatan birinin otobiyografik eseri bulunuyor. Sevip sevmemek tamamen okura bağlı. Beni çok açmadı.

Esere puanım 6/10.

Sineklerin Tanrısı

Orijinal İsim: Lord of the Flies (1954)

Yazar: William Golding

Okuma Tarihi: 22 Nisan 2025 – 14 Mayıs 2025

Sineklerin Tanrısı belki de okuma yazmayı öğrendiğimden beri bilip tanıdığım bir romandı. Ancak çok popüler olması nedeniyle her zaman bir mesafe soktum aramıza. En nihayetinde okumak, bu stres dolu ülke gündemine denk geldi. Romanın konusu da manidar oldu gerçekten.

Golding bu kitapta adaya düşen bir grup çocuğun iktidar mücadelesi ile uygar kalma ve vahşi yaşamı benimseme isteği arasında kalışını kaleme almış. Romanın ilk yarısında Ralph önderliğinde kör topal bir toplum inşa edilmeye çalışılmışken ikinci yarıda Jack Merridew liderliğinde faşist bir yapılanmanın terör estirmesine şahit oluyoruz.

Romanın ana fikrinin kolayca idrak edilebileceğini düşünüyorum. Golding insanın özünün kötü olduğunu, herkesin içinde iyiliği de barındırdığını ancak bu iyiliği ortaya çıkarmak için çabalamak gerektiğini ileri sürüyor. Doğru bir insan olmak için mücadele edilmediği durumda kolayca kötüye meyil edilebileceğini bize akıllardan çıkmayacak bir şekilde aktarıyor.

Hikayedeki en sevdiğim karakter olan Simon’ın başına gelenler ve Domuzcuk’un trajedisi bana beklemediğim yerlerden darbe indirmiş olsa da bu romanı gerçekten çok beğendim. Finalinin tekinsiz bir şekle girmesi, gerçek bir Bad Ending senaryosundan sonra anlık manevra ile dönülmüş hissi uyandırdı.

Esere puanım 8/10.

Yıldız Gemisi Askerleri

Orijinal İsim: Starship Troopers (1959)

Yazar: Robert Anson Heinlein

Okuma Tarihi: 26 Mart 2025 – 22 Nisan 2025

Starship Troopers romanı ile ilişkim çok komik bir şekilde gelişti. Senemiz yanlış hatırlamıyorsam 2016. Benimle aynı gün doğmuş olan bir arkadaşıma doğum günü hediyesi seçiyordum. Kendisi de Sci-fi, Fantastik vb. klasik bir genç erkeğin beğendiği konulara ilgiliydi. Kitapçıya gider gitmek ilk Bilim-Kurgu rafına yöneldim. Orada sağa sola göz atarken önümde Yıldız Gemisi Askerleri belirdi.

Başlığın İngilizce hali olan Starship Troopers’ı düşünerek isminin bana bir yerden tanıdık geldiğine kanaat getirdim. Ancak bir filmden mi yoksa bir oyundan mı tanıdık olduğunu çıkaramadım. Her neyse. İlk önce kendim için mi alsam diye düşündüm. Sonra telifli romanların o zamanki üniversite öğrencisi bütçem için fazla olduğuna ikna olup yalnızca hediye olarak satın aldım.

Evet. Yıldız Gemisi Askerleri’ni daha okumamışken gidip bir başkasına hediye ettim. Berbat bir roman bile olabilirdi. Tam bir kumar oynamıştım. Arkadaşımın seveceğini umarak kendisine verdim. O da merak birkaç hafta içinde okumuş. Bir akşam buluştuğumuzda bana romanda çok güzel sözlerin ve toplumsal çıkarımların olduğunu söylemişti. Hatta direkt şöyle bir tabir kullandı: “Bazı kitaplarda cümlelerin altını çizersin ya. Benim de bu kitapta bazen tüm sayfayı çizesim geldi.”

Özetle arkadaşım sevmişti. Roman da aklımın bir köşesinde senelerde durdu ve benimle birlikte sürüklendi. Neredeyse 9 yıl sonra tekrar kavuştum ve okumaya başladım.

Öncelikle roman beklediğim gibi bir aksiyon içerikli öyküye sahip değildi. Savaş odaklı olmasına rağmen askeri operasyonlardan elinin tersiyle kısaca bahsediyor. Romanın asıl odağı askerlik, sivil olmak, faşizm, toplum, demokrasi, vatandaşlık, haklar, özgürlük, savaş, malul olmak, bürokrasi, hiyerarşi vb. şeklinde sıralayıp uzatabileceğimiz bir konu çevresinde yer alıyor.

Ana karakterimiz Juan Rico’nun gözünden takip edip, ağzından dinlediğimiz romanı belki tanrısal bir bakış ile tecrübe etmiş olsak bu kadar bürokratik detaylara girilmezdi. Fakat bu yazarın tercihi ve ben bir okur olarak buna saygı duyuyorum. Türü için oldukça özel bir iş çıkarmış Heinlein. Kaleminden çıkan diğer Bilim Kurgu eserlerini de okumayı iple çekiyorum.

Romana puanım 7.5/10.

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

bir kış gecesi eğer bir yolcu kapak

Orijinal İsim: Se una notte d’inverno un viaggiatore (If on a winter’s night a traveler) (1979)

Yazar: Italo Calvino

Okuma Tarihi: 18 Şubat 2025 – 17 Mart 2025

Calvino ile tanışmış oldum. Küba doğumlu, ilginç bir Italyan yazar olan bu adam kendisini bana doğru tanıtabildi mi karışık düşünceler içindeyim. Her romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu gibi ise oldukça inişli çıkışlı bir ilişkimiz olacak gibi geliyor.

Hikaye, Okur olan bizim bu romanı kitapçıdan almamız ve basım hatalı kitaplar içinde debelenerek Calvino’nun gerçek kitabını aramamız üzerine inşa edilmiş.

Dürüst olmak gerekirse edebiyatla ilgili ancak fazla bilgili biri değilim. Bu kitabın olay örgüsünü ve amaçladığı şeyi tam olarak anlayamadım. Tek okuma benim için yeterli olmamış gözüküyor. Belki yıllar sonra tekrar döner okurum. Calvino’nun iki kitabı daha var elimde. Onları da denedikten sonra buna dönmek daha doğru olabilir gibi hissediyorum.

Öykü parçaları içinde gerçekten beğendiğim ve hatırımda kalan tek öykü Boş Bir Mezarın Çevresinde idi. Nacho Zamora ve Faustino Higueras kavgası ve olayların anlatılma şekli çok hoşuma gitti. Başka bir öykü yazma konusunda da bana ilham oldu. Yakın zamanda fikirlerimi olgunlaştırıp kaleme de dökmek istiyorum.

Esere puanım 7/10.

Bulantı

Orijinal İsim: La Nausée (Nausea) (1938)

Yazar: Jean-Paul Sartre

Okuma Tarihi: 7 Ocak 2023 – 5 Mart 2025

bulantı bırakmadı beni, kolay kolay bırakacağını da sanmıyorum. ama bir dert gözüyle bakmıyorum ona artık. benim için bir hastalık, bir hırçınlık nöbeti olmaktan çıktı: bulantı benim çünkü.

Çok kötüydü. Hayatımda ilk kez bir kitabı okumaktan vazgeçip sesli kitap formatında dinleyerek tamamlamış oldum. Bu ilki bana varoluşçuluğun temel ilke ve prensiplerini anlatan bir eserde yaşamış olmam da manidar oldu.

Sartre’ın diğer eserleri hakkında fikir sahibi değilim. Ancak sahip olduğu felsefeyi her zaman mızmız bir çocuğun serzenişleri olarak düşündüm. Bulantı’yı da Camus’un Yabancı’sı ile birlikte rahatça nefret kusabilmek için okumuş, daha doğrusu dinlemiş oldum.

Şimdiki zamanın gerçek yapısı, üstündeki örtüyü atıyordu: var olan an içinde yaşadığım andı, yaşadığım andan başka hiçbir şey gerçek değildi. Geçmiş bir gerçek değildi. Ne eşyalarda, ne de düşüncede. Kuşkusuz, uzun zamandan beri anlamıştım bunu, benim geçmişimin bulunmadığını. Ama benim uzantımın dışında olduğunu sanıyordum. Benim için bir tür emeklilikti geçmiş: var olmanın bir başka biçimi, bir tür yıllık izin, eylemsizlik; her olay, olaylar dizisi içindeki işlevi son bulunca uslu uslu kendiliğinden bir kutunun içine girer, artık onursal bir olay halini alırdı: hiçliği düşünmek ne kadar da zor. Şimdi artık, nesnelerin tamamen görünen şeyler olduklarını biliyordum, ya onların ardında… ne olacak, hiçbir şey yok.

Kitaba puanım 5.5/10. Zorlama, sinir bozucu ve keyifsiz bir eserdi.

Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan

agota kristof büyük defter kanıt üçüncü yalan üçleme

Orijinal İsim: Le Grand Cahier (1986), La Preuve (1988), Le Troisième Mensonge (1991)

Yazar: Agota Kristof

Okuma Tarihi: 19 Ocak 2025 – 6 Şubat 2025

Bana harika önerilerde bulunan kız arkadaşım sayesinde Agota Kristof ile tanıştım. Kendisi bu romanı mutlaka okumamı söylemişti. Beğeneceğime inanmıştı. Ve öngörüsünde haklı çıktı.

Kitap okuma battaniyemin altında bitirdiğim ilk roman olma şerefini de taşıyan bu eser aslında Defter Üçlemesi olarak adlandırılan üç ayrı romandan oluşuyor. İlk roman olan Büyük Defter, ikizlerin ağzından savaş döneminde çocukların, yetişkinlerin kısacası halkın ne ıstırap çektiğini naklediyor.

İkinci roman olan Kanıt, ilk romanın bıraktığı yerden alıp hikayeyi Lucas’ın gözünden anlatmaya devam ediyor. Lucas’ın yedi bölüm boyunca kendi ağzından yazdığı kısımlar, sekizinci ve son bölümde Claus’un ağzından kaleme alınıyor. Ancak bu roman olayların gözüktüğü gibi olmadığını fark ettiğimiz bir adım oluyor. Ben olayların tuhaflığından kilise rahibinin Lucas ile geçmişe dair hiçbir soru sormadan konuşmasında şüphe duymaya başlamıştım.

Lucas-Claus yazar değişimi de son roman olan Üçüncü Yalan’ın ilk yarısında anlatılıyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğundan emin olamadığımız bu anlatıda ikinci yarıda gerçek Claus’un hikayesini öğreniyoruz. Yine de içimde her şeyin kurgu olduğu ve hiçbir şeyin yaşanmamış olabilme ihtimalinden kaynaklanan bir diken üstünde kalma hissi ile final verdi.

Son derece umutsuz bir eser. Ben uzun zamandır bu kadar çaresiz, geleceğin karanlık, insanların perişan olduğu bir eser tüketmemiştim. Direkt aklıma Berserk geliyor olsa da mutlaka arada bu hissi uyandıran bir şeyler deneyimlemişimdir. Lakin hiçbiri o kadar etkilememiş beni belli ki. Aklım yıllar yıllar evveline gidiverdi.

Beni en çok vuran kısım ikinci romanda yer alan Mathias’ın başına gelenlerdi. Hiçbir günahı olmayan bu gariban çocuğun yüzünü gülerken görmeyi çok isterdim. Ancak savaş zor zamanlara sebep olur. Zor zamanlar da insan öğütür.

Esere puanım 8.5/10. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen çok eşsiz bir romandı. Çok eseri olmasa da Agota Kristof’un diğer çalışmalarını da okumak için sabırsızlanıyorum.

Korkuyu Beklerken

oğuz atay heykeli inebolu kastamonu türk edebiyatının en büyük yazarı

Orijinal İsim: Korkuyu Beklerken (1975)

Yazar: Oğuz Atay

Okuma Tarihi: 19 Ekim 2024 – 14 Ocak 2025

Çocukluktan beri hayalim yazar olmaktı. Kendi memleketimden çıkmış olan iki büyük yazar gibi olmanın düşünü kurardım hep. Rıfat Ilgaz ve Oğuz Atay o iki yazardı işte. İkisinin de Türk Edebiyatı’na etkisi, bıraktıkları izler silinemeyecek kadar derindir. Hababam Sınıfı ile Türk sinemasına da kalıcı bir etki bırakılmıştı.

Fakat ben aynı hayali paylaştığım bu insanlardan kendimi hep uzak tuttum. Biliyordum ki onları erken yaşta okursam, düşünce dünyam ve kalemim onların etkisine girecekti. Yarın bir gün insanlar beni onları taklit etmek ile suçlayacaktı. Bu sebeple kendi yazım üslubum oturana değin ikisine de yaklaşmama kararı almıştım.

Bu karar yıllar yılı devam etti. 2021 senesinin sonunda başladığım Hababam Sınıfı romanını yarım bırakmamın üzerinden tam 3 sene sonra Korkuyu Beklerken ile öncüllerine dönüş yapmış oldum.

Katılımcısı olduğum yazarlık atölyesinin ödevi kapsamında Beyaz Mantolu Adam’ı okumam gerekiyordu. Kız arkadaşımdan kitabı ödünç alarak okumaya başladım. 19 Ekim günü okuduğum öyküden sonra kitaba ara verdim. Fakat 12 Ocak’ı takip eden iki gün ile birlikte kalan 7 öyküyü de okuyarak kitabı sonlandırdım.

Hangi eserleri beğendiğim konusuna gelelim. Gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bunlar Korkuyu Beklerken, Tahta At ve Babama Mektup idi.

Babama Mektup hasret, sitem ve derin bir pişmanlık içeren bir metindi. Gerçekten de Oğuz Atay’ın merhum babası Cemil Atay’a ithafen yazdığı bir mektuptu. O yüzden öykü olarak değerlendirilebilir mi emin değilim.

Korkuyu Beklerken ve Tahta At da kitaptaki diğer öykülerden ayrılan bir noktaya sahip benim gözümde. Beni kurgunun kendisini umursamaya iten tarihi, mitolojik, felsefi ve sosyolojik unsurlar içeriyorlardı. Tahta At öyküsünde haçlılara benzetilen Alman turistler ve Korkuyu Beklerken’in çarpık kentleşmesi hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak.

Esere puanım 7.5/10.

Hayatta Kalanlar

the survivors alex schulman hayatta kalanlar

Orijinal İsim: Överlevarna (The Survivors) (2020)

Yazar: Alex Schulman

Okuma Tarihi: 2 Ocak 2025 – 9 Ocak 2025

Kız arkadaşım bana önermemiş olsa ne Alex Schulman ne de Hayatta Kalanlar’dan haberim olmayacaktı. Bu güzel eseri bana tanıttığı için kendisine minnettarım. Benzer zevklere sahip olmamızın bir sonucu olarak birbirimize iyi gelecek olan kitapları tahmin edebiliyoruz. Ve bu tahminlerden biri de Hayatta Kalanlar oldu.

Nils, Benjamin ve Pierre isimli üç kardeşin anne ve babasıyla geçirdikleri anıları işleyen etkileyici bir duygusal yolculuktu. Benjamin hikayemizin ana karakteri olmakta birlikte doğal olarak hikaye boyunca okurun en çok empati yapabildiği karakter.

Üç kardeşin kendi aralarındaki ilişkilerine ek olarak, Anne ve Baba karakterleriyle özel kurdukları bağların varlığı da hikayeye derinlik katan detaylardandı. Molly karakterinin Benjamin için önemi beni oldukça etkiledi.

Roman çocukluk travmalarının üzerine şekillenmiş durumda. Benjamin’in iç sesine hakim olduğumuz tanrısal bakışta, zihninin gerçekleri nasıl büktüğüne de şahit oluyoruz. Kardeşleri ile ortak sahip oldukları anılarda, diğer ikisinin hatırlamadığı -örneğin geyik- detaylara sahip olması, Benjamin’in iç dünyasının güven vermemeye başladığını hissettim.

Finale doğru açığa çıkan olaylar için sağlam bir zemin hazırlamaya çalışmış Alex Schulman. Ve bunu güzel de başarmış. Kaleminden düz bir yazı çıkmış olmasına rağmen cümleleri son derece şiirsel ve his doluydu. Okurken duygulandığım, boğazımın düğümlendiği çok kısım oldu. Nils’in mezuniyetten sonra evden ayrılırken Benjamin’in yatağında uzandığı kısım o bölümlerden biriydi.

Romana puanım 8/10. Yazarın diğer işlerini de okumayı istiyorum. Çok keyif aldım.

Ağzım Yok ve Çığlık Atmalıyım

Orijinal İsim: I Have No Mouth and I Must Scream (1967)

Yazar: Harlan Ellison

Okuma Tarihi: 30 Aralık 2024

We had given AM sentience. Inadvertently, of course, but sentience nonetheless.
But it had been trapped. AM wasn’t God, he was a machine. We had created him to
think, but there was nothing it could do with that creativity. In rage, in frenzy, the
machine had killed the human race, almost all of us, and still it was trapped. AM
could not wander, AM could not wonder, AM could not belong. He could merely be.
And so, with the innate loathing that all machines had always held for the weak, soft
creatures who had built them, he had sought revenge. And in his paranoia, he had
decided to reprieve five of us, for a personal, everlasting punishment that would
never serve to diminish his hatred … that would merely keep him reminded, amused,
proficient at hating man. Immortal, trapped, subject to any torment he could devise
for us from the limitless miracles at his command.

Bu eseri ilk oyun mecrası üzerinden tanımıştım. Oynama listeme eklediğim onlarca adventure türü yapımdan biriydi. Ne zaman oynama fırsatım olurdu bilmiyorum ama yakın zamanda imkan vermiyordum.

Geçtiğimiz günlerde pixel-art bir video ile karşılaştım. Büyük, anakart gibi yapının önünde duran beş insan vardı görselde. Görüntü ilgimi çekince yorumlara baktım. O zaman, görselin bu öyküye ait olduğunu öğrendim. Içimde çağıldayarak artan bir merak sonucunda bugün öyküyü indirip okumaya başladım.

Hikaye üç büyük AM sisteminin singularity sağlaması ve duygulara sahip olması sonrasında insanların soyunu tüketip içlerinden sadece dört erkek ve bir kadını hayatta bıraktığı bir zamanda geçiyor. Kıyamet sonrası, tekno-korku türlerinin karışımı olan bu eser Tsutomu Nihei’nin mutlaka okuduğu ve etkilendiği bir öykü olduğunu düşündürttü bana. Matrix karamsarlığındaki bir evrende, zalim bir engizisyoncudan türlü işkence gören bu beş kişinin yavaşça insanlığını ve akıl sağlığını kaybedişini takip ediyoruz.

Bu kısa öyküye puanım 7/10. Video oyunu bu hikayenin ötesinde neler işlemiş merak ediyorum. Bir ara deneyeceğim.

Kılları Yolunmuş Maymun

kılları yolunmuş maymun

Orijinal İsim: Kılları Yolunmuş Maymun (1988)

Yazar: Güney Dal

Okuma Tarihi: 2 Aralık 2024 – 20 Aralık 2024

Yazarlık Atölyesi kapsamın okumaya başladığım ve muhtemelen kendi irademle asla satın alıp okumayacağım bir kitap olan Kılları Yolunmuş Maymun beni farklı düşüncelere yöneltti.

Romanın başında yazarın planının ne olduğunu tam kestiremiyor insan. Çok dağınık ve rahatsız edici bir karakter topluluğuna sahipti hikaye. Kitabın ilk yarısı gerçekten işkence gibi geçti.

Güney Dal’ın adını da ilk kez duydum bu sayede. Siyasi nedenlerle Almanya’ya göç etmiş biri ve entegrasyon sorunları nedeniyle bu romanı yazma isteği duymuş. Tabii bu isteği ilk başlarda idrak etmek oldukça güç. Çok bariz kurulmuş doktor sahneleri ve memleket hasreti üzerine geçen konuşmalar olsa da, bunlar bu tarz deneysel bir roman için fazla yüzeysel olurdu.

Romanın yapısını, ikinci yarıyı okurken yavaş yavaş anlamaya başladım. Daha fazla iç ses ve yazarın kafasının içinde geçen konuşmalara şahit olduk bu bölümlerde. Bizi yavaşça hazırlayıp son birkaç bölümde topu gediğine oturtuverdi.

Mehter detayı romanı anlamlı kılan en önemli unsur. Duvar gazetesinde işlediği konular da 80’ler ve öncesi dünyaya dair yazarın şahsi yorumlarını içerdiğini düşünüyorum.

Sevgi-nefret ikilemi yaşadığım bu roman, sonu ile birlikte çarpıcı bir hal alıyor. Klasik okurlara tavsiye edebileceğim bir çalışma değil. Daha çok ileri seviye okurların farklı bir şeyler denemek isterse okuyabileceği bir eser olduğunu düşünüyorum.

Esere puanım 7/10.