Yılanı Öldürseler

Orijinal İsim: Yılanı Öldürseler (1976)

Yazar: Yaşar Kemal

Okuma Tarihi: 4 Temmuz 2022 – 6 Temmuz 2022

Yaşar Kemal külliyatına başlamayı uzun zamandır istiyordum. Ancak en merak ettiğim eseri İnce Memed olduğundan ve onun da dört kalın ciltten oluştuğunu bildiğimden dolayı eser gözümde büyüyordu. Yılanı Öldürseler’i giriş kitabı olarak seçmiş olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü şu an Yaşar Kemal’in diline karşı bir aşinalık kazandığımı hissediyorum.

Romanın konusu Hasan isimli küçük bir çocuğun akrabalarının ve köylülerinin baskısı nedeniyle namus cinayeti işlemesi üzerine odaklanıyor. Hasan’ın annesi Esme’yi öldürmesine varan süreçte gördüğü psikolojik baskı harika bir şekilde anlatılmış. Çocuğa empati kurmaktan ziyade bir okur olarak çocuğa o kadar acıdım ki her bölümü okurken içim daha çok kararıyordu.

Hikayenin dümdüz kronolojik bir sırada anlatılmaması da anlatımın etkileyiciliğini artıran bir faktördü. Çünkü işlenecek bir cinayeti bilmek ile işlenip işlenmeyeceğinin yarattığı gerilim çok farklı oluyor. Sonunu bile bile bir trajediye şahitlik etmek daha gösterişsiz olsa da anlatım yönteminin kuvveti ile bu durum çok daha tüyler ürpertici bir hal alabilir. Işte kitap bu güçlü anlatımı oluşturmayı çok iyi başarmış.

Hasan’ın babaannesinin ölmesini çok istedim. Ah keşke o köydeki yangında cayır cayır yanıverseydi. Ama olmaz işte. Böyle adi insanlar gerçek hayatta da hep bir şekilde yaşamaya devam ederler.

Romana puanım 8/10. Adanalı bir Orestes anlatısı yazılacak deseler bunun üzerine çıkabilecek bir çalışma olabileceğine inanmıyorum. Hem sunduğu psiko-arketipleri hem de mitolojik detayları ile birlikte eşsiz bir roman.

Fareler ve İnsanlar

Orijinal İsim: Of Mice and Men (1937)

Yazar: John Steinbeck

Okuma Tarihi: 2 Temmuz 2022 – 4 Temmuz 2022

Fareler ve İnsanlar o kadar uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı ki üzerinden ne kadar geçtiğini kestiremiyorum dahi. Ancak bunca yıl sonra bile aklımda kitabın insanı kahreden dramatik bir sona sahip olduğunu anımsıyordum. Sonunu bile bile okumuş olsam da bugün, bu yaşımda bir kez daha derde düştüm.

Hikaye 30lar ABD’sinde Kaliforniya eyaletinde çiftçilikten geçimlerini sağlamaya çalışan iki arkadaşın başından geçenleri konu alıyor. Daha önce çalıştıkları yerden kaçmak zorunda kalan George ve Lennie ikilisi açılışta yeni bir çiftliğe doğru yürümektedirler. Aklı biraz kıt olan Lennie, George tarafından dikkatli davranması yönünde sürekli uyarılsa da Lennie sürekli onun işini zorlaştıracak bir şey ile çıkagelir. Yeni işlerinde daha ilk günden tüm dikkatleri üzerlerine toplayan ikili birkaç gün içerisinde başlarına neler geleceğini bilmeden kendi hallerinde takılmaya çalışırlar. Çiftlik sahibinin kendini beğenmiş oğlu Curley’nin olaylara dahil olmasıyla birlikte tüm talihsizlikler arka arkaya gelmeye başlar.

John Steinbeck’in nasıl harika bir yazar olduğunu anlamak için hakkında yazılmış onlarca makale okumaya hiç ama hiç gerek yok. Şu kısacık romanı olan Fareler ve İnsanlar’ı okumanız yeterli. 100 sayfa içerisinde bir insan nasıl bu kadar vurucu bir insan draması anlatabilir gerçekten hayret ettim. Kendi kültürümüz nedeniyle olsa gerek ben de mazluma kötülük edilmesine ve onlara yaşamlarını daha da zor hale getirecek tavırlar sergilenmesinden aşırı rahatsız olurum. Bu sebeple Lennie’nin içine sürüklendiği durum yanında duran rasyonel bir insanı nasıl sinirlendirirse bir okur olan beni de öyle sinirlendirdi. Ancak George’un da benim de elimden hiçbir şey gelmedi. Onu kurtaramadık. Belki en azından acı çekmedi diye kendimizi avutabiliriz. Ama bu da bizi bir yere kadar teselli edebilir. Artık onu düşünürken yapabileceğimiz tek şey gözyaşı dökmek ve hıçkırıklarımızı kimsenin duymaması için bastırmaya çalışmak olacak.

Romana puanım 8/10.

Ruslan ve Ludmila

Orijinal İsim: Русла́нъ и Людми́ла (Ruslán i Lyudmíla) (1817-1820)

Yazar: Alexander Sergeyevich Pushkin

Okuma Tarihi: 30 Haziran 2022 – 2 Temmuz 2022

Ruslan ve Ludmila benim epey bir süre önce öğrendiğim bir halk masalıydı. Puşkin’in elinden çıkan bu yorumun baskısını almayı uzun zamandır planlıyordum. Geçen gün kitap sepeti yaparken listeme hızlıca göz gezdirdim. O sırada tekrar karşılaşmış oldum. Fırsat bu fırsat dedim ve siparişi verdim.

Eserin hikayesi Kievan Rus döneminde geçiyor. Büyük Rus kralı 1. Vladimir’in kızı Ludmila ve yiğit Ruslan’ın aşkı etrafında şekillenen bir kurguya sahip eserimiz. Olaylar Ruslan ile Ludmila’nın evliliği ile başlıyor. Düğün gecesi Ludmila kötü büyücü Chernomor tarafından kaçırılır. Bunun üzerine Kral Vladimir kızının bulunması emrini verir. Ruslan ile evli olmasına rağmen kızını bulan kişiye ödül olarak onu damadı olarak kabul edeceğinin müjdesini verir. Böylece savaşçı Rodgay, kendini beğenmiş Farlaf, Hazar Hanı Ratmir ve tabii ki Ruslan’dan oluşan dört kişilik bir şövalye takımı Ludmila’yı bulmak için yola koyulur.

Bu manzum eser sıradan bir öykü anlatıyor olsa da yazarı olan Puşkin’in siyasi düşünceleri hakkında ipucu bulunabiliyor. Gençliğinde Dekabrist hareketini destekleyen biridir Puşkin. Bu düşünce akımına dahil olan Rus gençleri genel hatlarıyla özetlemek gerekirse şehirli sosyete ve askeri aristokrat takımından tiksinip Sibiryalı Rus köylülerinin erdemli yaşamlarını öven, halkçı bir çizgiyi benimsemiş kimselerdir. Puşkin de eserin içerisinde Kiev ahalisini üstü örtülü bir şekilde küçümserken Ruslan ve diğer üç şövalyeye yolculuğunda yardım eden halkı kutsamaktadır.

Tabii bu ideoloji bir Rus milliyetçiliği türevi denebilir. Hikayeye dahil edilmiş olan Finli bilge ve Hazar hanı Kievan Rus’un mültikültürel yapısına işaret etmekten çok Ruslara komşu milletlerin Ruslara hizmet ettiği bir vaziyet sunmuştur. Puşkin bunu gerçekten kötü niyetli bir şekilde mi yapmıştır bilemiyorum ama kendisinin Rusçu biri olduğunu ve Avrupalı halkların gerisinde kalmaktan dolayı kendini hırpaladığını biliyorum. Bu yüzden eserin gözümde resmettiği tablo bir çıt kalbimi kırdı.

Esere puanım 7/10. Bu klasiği de okuyup sindirmiş olmaktan dolayı mutluyum.

Yeşil Bambu ve Diğer Fantastik Öyküler (Kolektif)

Orijinal İsim: Blue Bamboo: Japanese Tales of Fantasy (1934-1945)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 26 Haziran 2022 – 30 Haziran 2022

İthaki’nin yayımlamaya başladığı Japon Klasikleri serisine geçen ay düşmüş bulundum. Henüz birer birer çevrilip piyasaya çıkarılırken serinin günceline gelmek istedim. Böylece seriye ait bulabildiğim kitaplardan güzel bir sepet yapmıştım. İlk olarak Osamu Dazai’nin Öğrenci Kız adlı eserini okudum ve ilginç bir şekilde şu an fark ediyorum ki seriye yine Dazai’nin öykü derlemesi ile devam etmişim. Araya başka bir yazar katmak daha iyi olabilirmiş.

Dazai’nin kaleminden çıkmış yedi öyküyü barındırıyor bu kitap. Öyküler sırasıyla Yeşil Bambu, Aşk ve Güzellik Hakkında, Hazakura ve Sihirli Islık, Onurlu Yoksulluk Hikayesi, Denizkızı Denizi, Romanesk ve Romantizm Feneri idi.

Yeşil Bambu hiç fena olmayan bir halk masalı gibiydi. Finalinde de bir ders verme amacı güttüğü için belki de Dazai’nin karakteri dışında bir işmiş izlenimi de verdi bana. Toplumcu veya ahlakçı bir tavır takınabileceği hiç aklıma gelmezdi.

Aşk ve Güzellik Hakkında ise öykü yazan beş kardeş ile ilgili bir hikayeydi. Yedinci öykü olan Romantizm Feneri ile bağlantılı bir eser olduğunu belirtmek istiyorum. Hikayede bahsi geçen aile bireylerinin İrie Shinnosuke adlı bir ressamın ailesinden esinlenilerek yaratıldığı belirtilse de ben bu bahsi geçen sanatçının gerçek biri mi olduğunu tam anlamadım. Adını aratınca bir şeyle karşılaşmadığım için kurgusal bir karakter olduğunu farz ediyorum.

Hazakura ve Sihirli Islık da bana farklı gelen işlerden biri oldu. İki kız kardeşin öyküsüne tanık oluyoruz bu hikayede. Hastalanmadan önce sürekli olarak aşığından mektup alan bir genç kızın, hastalanıp yatağa düştükten sonra hiç mektup almamasına hayıflanan ablasının çevirdiği dolabı ve sonuçlarını görüyoruz bu hikayede. Finali neden bilmiyorum ama bana çok üzücü geldi. Bitirince epey dertlendim.

Onurlu Yoksulluk Hikayesi masalsı tonda ilerleyen ve çok ilkel bir halk öyküsünü yeniden yorumlanmış hali izlenimi verdi. Bu öyküyü okurken pek keyif almadım.

Denizkızı Denizi bir yalancı çoban uyarlaması gibi başlıyor olsa da batılı versiyonlarına göre daha fazla kan ve kopan kelle içeriyor. Öykünün detayını şu an çok net anımsayamasam da genel olarak bir denizkızı gördükten sonra onu okla vurup öldüren bir adamın karaya çıktıktan sonra daimyo ile görüşmesi ve anlattığı öyküye inanılmaması üzerine kendi dürüstlüğünü kanıtlamak için denize açılıp vurduğu cesedi aramasını ve babasının bu çılgın haline endişelenen genç kızın başından geçenleri konu alıyordu.

Romanesk birbirinden bağımsız gibi gözüken üç iyi yazılmış öykünün finalde bir araya gelmesiyle sonuçlanan keyifli bir kısa öyküydü. Öyküde işlenen üç karakter Sihirbaz Tarou, Savaşçı Cirobei ve Yalancı Saburou idi.

Bu derleme esere puanım 7/10. İçinde gerçekten okumaya değer hikayeler bulunuyor. Kısa öykü ve Uzak Doğu edebiyatı sevenlerin mutlaka bakması gereken bir eser.

Uyuyan Adam

Orijinal İsim: Un homme qui dort (A Man Asleep) (1967)

Yazar: Georges Perec

Okuma Tarihi: 21 Mayıs 2022 – 26 Mayıs 2022

Uyuyan Adam ile tanışmam 1974 yapımı film uyarlaması üzerinden gerçekleşti. Film 1.5 saatlik bir monolog maratonu ile geçtiği için sözler ve verilmek istenen mesaj hakkında pek fazla düşünme fırsatı bulamamıştım. Bu sebeple de kitabı okuyunca olayı daha iyi anlayacağıma kanaat getirerek okuma listeme eklemiştim. Ancak 2020 Ocak’ta izlediğim filmin üzerinden tam 2 sene geçti ve ben romanı daha yeni okuma fırsatı bulabildim. Bunu çok yapıyorum ve üzülüyorum ama sanırım alışkanlığım haline gelmiş, bir türlü bırakamıyorum.

Romanın konusu 25 yaşındaki bir öğrencinin Paris’teki küçük apartman dairesinde yatarken birden hiçbir şey yapmak istememesi ve yaşama karşı duyarsız olmaya başlaması üzerine şekilleniyor. Odasından çıkmayan, sınavlarına girmeyen, kapısına gelen arkadaşlarına cevap dahi vermeyen, sokaklarda dolaşan ama hiçbir yana bakmayan, hiçbir nesne ile etkileşime geçmeden günlerini harcayan bir adamı takip ediyoruz.

Öykünün baş karakteri dünyaya kayıtsız kalmayı sürdüren bir genç adam olmasına rağmen anlatıcının ona getirdiği eleştiri veya yorumlar bir millet, cinsiyet veya yaş grubu fark etmeksizin dünyanın herhangi bir yerinde bulunan okur için de gayet geçerli durumda değerlendirilebilir. Yazarın eleştirel kalemi evrensel bir nitelik taşıyor ve onun yazdığı satırları okuyan her insan içinde kendisine karşı söylenen bir söz bulabilir.

Romana puanım 8/10. İkincil şahıs bakış açısından anlatılan roman pek alışkın olmadığım türde bir yazıma sahipti ancak son derece akıcıydı ve anlaşılması zor olmayan bir derinliği de barındırıyordu.

Öğrenci Kız

Orijinal İsim: 女生徒 (Joseito) (1939)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 19 Mayıs 2022 – 21 Mayıs 2022

İthaki Yayınları sanırım geçtiğimiz sene Japon Klasikleri serisine başlamıştı. Okumadığım bir sürü Japon edebiyat eseri olduğu için bu serinin zenginleşmesini içtenlikle diledim. Şimdi sayısı +10’u bulan bu seriye başlamak için doğru zaman olduğuna inandım ve geçtiğimiz hafta birkaç kitaplık bir sepet hazırlayıp sipariş verdim.

Öğrenci Kız da bu kitap arasındaydı. Dazai’nin daha önce İnsanlığımı Yitirirken isimli romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Aldığım kitaplara göre daha kısa olduğunu da görünce bu eser ile seriye girişmenin iyi olacağına karar verdim ve Fahrenheit 451’i bitirir bitirmez buna geçiş yaptım.

Öykü yaşını tam olarak bilmediğimiz ancak ergenliğini yaşamakta olan, tahminen liseli bir genç kızın başından geçen bir günü konu alıyor. Sabah uyanışıyla başlayıp, gece başını yastığa dayayıp uykuya dalana değin yaşamına şahitlik ediyoruz. Gün içerisinde gördüğü nesneler, denk geldiği olaylar ve konuştuğu insanlara dair düşüncelerini ve duygularını paylaşan bu genç kız, büyümenin getirdiği iç sıkıntılarını da bu çevreye getirdiği yorumları baharatlandırmak için kullanıyor.

Holden Caulfield tadı aldığımız bu genç kızda çağın dayattığı saygı kurallarına, ergin yaşın getirdiği yetersizliklere ve kendi gücünün ötesinde gerçekleşen olaylara karşı sessiz isyanı görmekteyiz. Pasif agresif bir tavırla okuruna konuşan bu kızın sergilediği çaresizlik ve karamsarlığı bana dokunmayı başardı. Zihninde geçen düşünceleri o kadar dolaysız ve akıcı idi ki kendimi o kız gibi hissettim, aynı hisleri yaşadım.

Esere puanım 6.5/10. Daha uzun olsa Çavdar Tarlasında Çocuklar ile kıyaslanabilecek ağırlıkta bir romana dönüştürülebilirdi. Ancak bu haliyle gösterişsiz ama kıymetli bir öykü olarak değerlendirdim.

Fahrenheit 451

Orijinal İsim: Fahrenheit 451 (1953)

Yazar: Ray Bradbury

Okuma Tarihi: 29 Nisan 2022 – 19 Mayıs 2022

Sanırım benim için her söyledikleri doğru. Hiç arkadaşım yok. Bunun da benim anormal olduğumu kanıtladığı varsayılıyor. Fakat tanıdığım herkes bağırıyor vahşiler gibi, dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirlerini nasıl incitiyorlar?

Geçen ay Ray Bradbury tarafından yazılmış Mars is Heaven isimli kısa öyküyü keşfettim. Karşılaştıkları olaya duygusal tepki veren bir uzay mekiği mürettebatını aklın yoluna çekmeye çalışan bir kaptanın Mars’ta geçen bir günlerini konu alıyordu. Öykünün Odysseia’daki Helios’un kıymetli koyunlarına el uzatan mürettebatın Zeus tarafından cezalandırılmasını anımsatan bir gidişatı olsa da kurgu, okurunu daha duygusal bir yerden vuruyor: Anılardan. Yazıyı tamamen Mars is Heaven odağına çevirmek istemiyorum ancak bu öyküyü neden beğendiğimi kısaca açıklamak istedim. Bunu okuduktan sonra da Bradbury’nin şaheseri olan Fahrenheit’ı da okumanın zamanı geldi diye düşündüm ve okumaya giriştim.

Fahrenheit 451 aslında beklediğim kadar sıkıcı olmayan bir kitaptı. Distopya türünden eserlere pek gönül verebildiğim söylenemez. Bu sebeple okurken epey zorlanacağımı, hatta uykuya dalacağımı düşünüyordum. Neyse ki böyle olmadı. 20 gün kadar bir sürede kitabı bitirebildim. Peki Fahrenheit 451 gerçekten okumaya değer bir kitap mı?

“Geçen gece, son on yıldır kullandığım gazyağını düşündüm. Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”

Bu sorunun cevabını direkt veremiyorum. Çünkü hislerim biraz karışık. Öncelikle hikayedeki betimlemeler çok zayıf durumda. Yani okuduğumuz öykü gelecek bir zamanda mı geçiyor, yoksa alternatif bir 50li yıllar ABD’sinde mi tam emin olamıyor insan. Dünyanın nasıl göründüğünü bilemezken çoğu öğeyi zihnimde bir yere oturtmakta zorlandı.

Hikayenin merkezinde bulunan eylemi kurgularken Bradbury çok büyük ihtimalle Nazilerin kitap yakma faaliyetlerine gönderme yapması için seçmişti. Bunu direkt kendi ağzıyla söylüyor mu bilmiyorum ama dönem olarak yakınlar ve işlem oldukça benzer. Bunu fark etmek için alim olmaya gerek yok sanırım.

“Eğer bunun denemeye değer bir plan olacağını düşünüyorsan, bunun işe yaracağını bana söylemeni istiyorum.”
“Böyle şeyleri garanti edemezsin! Ne de olsa, ihtiyacımız olan bütün kitaplar elimizde olsa bile, en yüksek uçurumu bulup atlamakta ısrar ediyoruz. Fakat bir molaya ihtiyacımız var. Bizim bilgiye ihtiyacımız var. Belki bin yıl içinde atlamak için daha küçük uçurumlar seçeriz. Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına, ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,’ diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer. Garanti isteme. İnsan, makine veya kütüphane gibi herhangi bir şeyde saklanabileceğini sanma. Kendi kırıntılarını kurtar ve eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil.”

Guy Montag isimli ana karakterimizin içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlamasının kendisine karahindiba uzatan bir kız ile başlamış olması beni bir okur olarak yeterince inandıramadı. Çünkü bayağı bayağı itfaiyecilik yapan bir adamı eyleminden döndürüp hükümetin karşısına getiren bir noktanın böyle basit olması bir komik. Bugüne kadar kaç yüz ev yakmıştır kim bilir ve daha şimdi mi eylemini sorgulamak dank etti Montag! Neyse bu adımı bir şekilde yuttum ve okumaya devam ettim.

Montag’ın hayatındaki diğer büyük kırılım da evindeki kitapları teslim etmeyen yaşlı bir kadının itfaiyeci ateşinde cayır cayır yanarak hayatını kaybetmesi oldu. O andan itibaren Montag kitapların gerçekten yaşamını feda edecek kadar kıymetli bir şey olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Böylece yakmaya gittiği evlerden birer ikişer kitap çalıp evinde okumaya başlıyor. Merakı ileri gidiyor ve Faber isimli bir profesör ile iletişime geçiyor. Bu noktadan sonra Montag’ın zihni itfaiye şefi Beatty ile Profesör Faber’in iradesi arasındaki bir iktidar savaşına yer veriyor.

Sen şehre ne verdin Montag?
Küller.
Diğerleri birbirine ne verdi?
Hiçlik.

Öyküde kurulan dünyanın cevapsız bıraktığı onlarca soru mevcut. Bunca kitap yakılıyor ama bir şekilde de insanlar bunları ele geçirebiliyor. Peki oldu da hükümetin elinden kaçırdığı insanlar var bunlar tam olarak ne yapıyorlar? Hikayenin sonlarına doğru karşılaştığımız yabanda yaşayan kitap hatipleri bu soruyu cevaplıyor. Bu ormanda geçen sahnelerde çok kritik konuşmalar yapılıyor.

Burada kitaplar kutsallaştırılan bir obje gibi anlatılsa da bu eseri fiziksel olarak değil de zihinlerinde taşıyor olmaları ile birlikte çok hoşuma giden bir detay yazar tarafından hediye edilmiş oluyor. Kitapların fiziksel formu ile ilgilenmek yerine bilginin muhafazasının sağlanmasına ehemmiyet verilmiş. Her bir kaçak bir kitaptan veya bir bölümden sorumlu tutulmuş ve onu ezberleyip özümseyerek zihinlerinde taşımaya karar vermişler. İsa’nın havarilerinin diyar diyar dolaşıp onun öğretilerini ve hayatını insanlara anlatmasına benzer bir duruma benzerlik yaratıyor. Ki Bradbury de bunu fark edip Granger isimli kaçağın ağzından “Luka burada, Matta şurada…” tarzı bir cümle sarf ederek son noktayı koyuyor.

“Bir şeyi kafanızdan çıkarmayın. Sizler önemli değilsiniz. Siz hiçbir şey değilsiniz. Bir gün taşıdığımız yük birine yardımcı olabilir. Fakat uzun süre önce, elimizde kitaplar olduğu zaman bile, onlardan çıkardığımız şeyleri kullanmadık. Ölülere sövmeye devam ettik. Bizden önce ölmüş zavallıların mezarlarına tükürmeye devam ettik. Önümüzdeki hafta, önümüzdeki ay, önümüzdeki yıl, bir sürü yalnız insanla karşılaşacağız. Bize ne yaptığımızı sordukları zaman onlara, hatırladığımızı söyleyebilirsiniz. İşte uzun vadede kazançlı olacağımız nokta burası. Bir gün, o kadar çok şey hatırlayacağız ki, tarihin en büyük buharlı kazı makinesini yaparak bütün zamanların en büyük mezarını kazıp, savaşı içine ittikten sonra üstünü örteceğiz. Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.”

Esere puanım 7/10. Bir distopya eseri için yine oldukça ilgi çekici bir ilerleyişi vardı. Özellikle final bölümü ile kendini bana sevdirmeyi başardı.

Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı?

Orijinal İsim: Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı? (1892)

Yazar: Mizancı Murat

Okuma Tarihi: 26 Mart 2022 – 29 Nisan 2022

Bu romanı neden ve niçin aldığımı hatırlamıyorum. Ancak aldıktan sonra arka kapağını okudum ve kitabın yazıldığı döneme büyük eleştiriler getiren bir eser olduğuna kendimi ikna ettim. Ana karakterin Avrupada tahsil görmüş biri olması, Osmanlıdaki sosyal yapıyı elestirmesine neden olacak diye beklemiştim. Ancak öyle olmadı.

Roman neye odaklanmak istediğine karar verememiş. Osmanlı toplum düzenini eleştiren Cezayirli Mansur isimli bir karakterin çevresinde şekillenen öyküye tanık oluyoruz. Memuriyet hayatında gerçekleşen usulsüzlükler ve işgüzarlıkları çatır çatır döktüğü bir sahneye denk gelince kitabı geri kalanına dair büyük bir beklentiye girdim.

Ancak sonra hiçbir önemi olmamasına rağmen hikayenin %70’inde Mansur ile Zehra’nın arasında cinsel gerilimi takip edip durduk. Epi topu bir bölüm kadar revizyonist bir Mansur görmemize rağmen neredeyse 10 bölüm aptal aptal dramalara bulaşan pembe dizi karakteri olmuş bir Mansur ile devam ettik.

Hikâyenin sondan iki bölüm önce bir Agatha Christie romanı havasına bürünmesi ve sonra yine vatan millet sevdasına tutulan Mansur ile ilerlemesi ağzımda kötü bir tat bıraktı.

Murat Bey’ın ilk romanı mı emin değilim ama eserin tamamına bir olmamışlık hakim diyebilirim. Çok saçma meselelere bölümler harcayıp okurunu bıktırıyor.

Esere puanım 6/10.

Yakıcı Sır

Orijinal İsim: Brennendes Geheimnis (Burning Secret) (1911)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Mart 2022 – 26 Mart 2022

Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır.

Bu kitaba başlarken ne bekliyordum emin değilim. Naziler tarafından sinema uyarlamasının yasaklandığını öğrenince Alman değerlerine karşı alay ediliyor falan zannetmiştim. Ya da yakıcı sır olduğu için bir kundaklama faaliyeti gerçekleştiğini dahi düşünmüş olabilirim. Aşırı alakasız bir şekilde zihnimde bambaşka bir öykü kurmuşum lakin bunların hiçbiri ile ufaktan dahi olsa kesişimi olmayan bir öykü idi.

Nazilerin bu eserin uyarlamasına karşı yasak getirmesinin sebebi hikayenin içermekte olduğu ‘ahlakdışı eylemler’ imiş. Milyonlarca insanı gözünü kırpmadan katleden bir topluluğun böyle minik aldatma öykülerinden bu kadar etkilenmesi epey komik geldi. 1930lar ve 40ların insanları ne kadar aptalca hassasiyetler taşıyormuş bir kez daha hatırlamış oldum.

Daha bir saat öncesine kadar her şeyi bildiğini sanırken şimdi onca sırrın ve sorunun yanından dikkatsizce geçip gitmiş olduğunu hissediyor ve hayata daha ilk adımını attığında bilgisizliği yüzünden tökezlediğini görmekten utanç duyuyordu. İstasyona yaklaştıkça çekingenleşiyor, güvensizlik içinde attığı adımlar giderek yavaşlıyordu. Bu kaçışı ne kadar çok hayal etmişti, hayatın içine dalmayı, kral veya imparator, asker veya şair olmayı düşlemişti, şimdiyse karşısındaki açık renk badanalı küçük istasyon binasına kaygıyla bakıyordu, düşündüğü tek şey cebindeki yirmi kronun büyükannesine gitmeye yetip yetmeyeceğiydi.

Eserin hiçbir olayı yok. Aldatma öyküsü diyeceğim ama aldatma dahi yok, bir aldatma teşebbüsü ancak denebilir. Bu yaşanan olayları Edgar isimli bir çocuğun gözünden takip ediyoruz. Annesini çapkın bir Baron’un elinden kurtarmak için casusluk yapan bu 12 yaşındaki delifişeğin olayları nasıl değerlendirdiğini görmek az da olsa komikti.

Annesi ile kavga edip de Avusturya’daki otelden ayrılıp tek başına tren ile İsviçre’ye büyükannesinin yanına gitmeye kalkması hariç karakterin gelişim gösterdiği bir kısım yoktu. Hatta öykünün başında hiç yaşına göre bile hareket etmiyordu. Daha ufak bir çocuk olduğunu sanmıştım ama değilmiş.

Esere puanım 6/10. Yani okuyacak bir şey bulamazsanız bir bakın derim. Kısa bir öykü ama pek bir derinlik vaat etmiyor.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Orijinal İsim: Nineteen Eighty-Four (1949)

Yazar: George Orwell

Okuma Tarihi: 25 Eylül 2021 – 16 Mart 2022

İngiliz emperyalizmi kötüdür, ama onu siyaset sahnesinden silen yeni emperyalizm türleri daha da kötüdür. Tüm uluslar iğrençtir, ama bazıları ötekilerden de iğrençtir… Orwell pek de çekici olmayan, bu dolambaçlı yoldan yurtseverliğe varır. Bazılarımız için, bu en temiz yoldur. Güllere, kurbağalara, sanata inanırız ve biliriz ki, kurtuluş, kurtuluşun küçücük bir kırıntısı, ancak bu yolda bulunabilir. Siyasal alanda bulamayız kurtuluşu, aldatılmaya da niyetimiz yoktur.

Ben bu kitabı okumamak için kendimi yıllardır zorluyordum. Turkiyedeki twitter ve diğer sosyal medya platformlarında belli aralıklarla “abi aynı Türkiye” muhabbeti döner durur. Bu muhabbetin mezelerinden biri de 1984 adlı roman idi elbette.

Küçük ya da büyük, kaydedilen her gerçeğin acı sonu buydu. Her şey, bir gölgeler dünyasında solup gidiyor ve sonunda, yılın hangi gününde oldukları bile, kesinliğini yitiriyordu.

Totaliter bir rejime sahip Okyanusya denilen bir ülkede geçiyor bu roman. Winston Smith adlı ana karakterimizin bu ultra baskıcı ülkede bir devlet memuru olarak başından geçenlere şahit oluyoruz. Devlet çalışanı olması sayesinde siyasî propaganda ürünlerinin nasıl üretildiğinden haberdar oluyor. Bu sürece maruz kalması ile birlikte yavaş yavaş bir aydınlanma yaşar ve sistemin bir yalan hatta yalanlar silsilesi üzerine kurulu olduğunu anlar.

“Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlâksızlaşmasını istiyorum.”

Hikaye böyle açılıyor. Sonrasında Winston’ın hükümetin gözü ve kulağı olan Düşünce Polislerinden nasıl uzak durmaya çalışarak yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

En üst sınıf, uzun dönemler süresince, yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip, kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. Bu üç grup arasından amacına, geçici bile olsa, ulaşamayan, alt sınıftır. Tarih boyunca hiçbir somut ilerleme olmadığını ileri sürmek abartma olur.

Bir çöküş dönemi olan günümüzde bile, insanlar birkaç yüzyıl öncesine oranla çok daha iyi yaşamaktadırlar. Ama ne zenginliğin artması, ne davranışların yumuşaması, ne reformlar, ne de devrim insanları eşitliğe bir milimetre olsun, yaklaştırmamışım Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.

Entel çevreler tarafından bir meme haline getirilmiş olmasına rağmen olabildiğince objektif bir şekilde değerlendirmeye çalışacağım. Bu kitap sahip olduğu şöhreti kesinlikle haketmiyor. Kurgusu düz. Karakterleri kötü yazılmış. Hikayedeki ilginç tek olay Winston’ın çocukluk anılarını hatırladığı kısımlardı. O da toplasan 10 sayfa falan ediyordur, belki daha az.

Bu romanı da epub olarak okudum. O yüzden normalden daha uzun ve bayık geldi bana. 3 aydır bitirdiğim ilk kitap bu oldu. Hicbir şey okumaya karşı sevk bırakmadı.

Adaletli ve barışçıl bir toplum yaratılmasının olanaksız olduğu ilkel çağlarda, insanların eşitliğine inanmak oldukça kolaydı. Binlerce yıl boyunca, insanların düşlerini, kardeşlik içinde, hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ve ağır iş koşullarının bulunmadığı cennetsi bir dünyada yaşayacakları düşüncesi doldurmuştu. Fransız, İngiliz, Amerikan devrimlerinin mirasçıları, insan hakları, konuşma özgürlüğü, yasalar karşısında eşitlik ve buna benzer kavramlara kendileri de kısmen inanmışlar ve hatta eylemlerinin, bir dereceye kadar bunların etkisi altında kalmasına izin vermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın ortalarında yaygınlaşan siyasal düşünce akımlarının hepsi, buyurganlık eğilimindeydi. Yeryüzündeki cennet, tam gerçekleşebilecekken yadsınmıştı. Her yeni siyasal kuram, kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştı.

Distopya okumayı zaten sevmezdim. Muhtemelen bunun üzerine başka birini uzun bir süre okumam diye düşünüyorum.

Esere puanım 6/10.