Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı?

Orijinal İsim: Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı? (1892)

Yazar: Mizancı Murat

Okuma Tarihi: 26 Mart 2022 – 29 Nisan 2022

Bu romanı neden ve niçin aldığımı hatırlamıyorum. Ancak aldıktan sonra arka kapağını okudum ve kitabın yazıldığı döneme büyük eleştiriler getiren bir eser olduğuna kendimi ikna ettim. Ana karakterin Avrupada tahsil görmüş biri olması, Osmanlıdaki sosyal yapıyı elestirmesine neden olacak diye beklemiştim. Ancak öyle olmadı.

Roman neye odaklanmak istediğine karar verememiş. Osmanlı toplum düzenini eleştiren Cezayirli Mansur isimli bir karakterin çevresinde şekillenen öyküye tanık oluyoruz. Memuriyet hayatında gerçekleşen usulsüzlükler ve işgüzarlıkları çatır çatır döktüğü bir sahneye denk gelince kitabı geri kalanına dair büyük bir beklentiye girdim.

Ancak sonra hiçbir önemi olmamasına rağmen hikayenin %70’inde Mansur ile Zehra’nın arasında cinsel gerilimi takip edip durduk. Epi topu bir bölüm kadar revizyonist bir Mansur görmemize rağmen neredeyse 10 bölüm aptal aptal dramalara bulaşan pembe dizi karakteri olmuş bir Mansur ile devam ettik.

Hikâyenin sondan iki bölüm önce bir Agatha Christie romanı havasına bürünmesi ve sonra yine vatan millet sevdasına tutulan Mansur ile ilerlemesi ağzımda kötü bir tat bıraktı.

Murat Bey’ın ilk romanı mı emin değilim ama eserin tamamına bir olmamışlık hakim diyebilirim. Çok saçma meselelere bölümler harcayıp okurunu bıktırıyor.

Esere puanım 6/10.

Yakıcı Sır

Orijinal İsim: Brennendes Geheimnis (Burning Secret) (1911)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Mart 2022 – 26 Mart 2022

Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır.

Bu kitaba başlarken ne bekliyordum emin değilim. Naziler tarafından sinema uyarlamasının yasaklandığını öğrenince Alman değerlerine karşı alay ediliyor falan zannetmiştim. Ya da yakıcı sır olduğu için bir kundaklama faaliyeti gerçekleştiğini dahi düşünmüş olabilirim. Aşırı alakasız bir şekilde zihnimde bambaşka bir öykü kurmuşum lakin bunların hiçbiri ile ufaktan dahi olsa kesişimi olmayan bir öykü idi.

Nazilerin bu eserin uyarlamasına karşı yasak getirmesinin sebebi hikayenin içermekte olduğu ‘ahlakdışı eylemler’ imiş. Milyonlarca insanı gözünü kırpmadan katleden bir topluluğun böyle minik aldatma öykülerinden bu kadar etkilenmesi epey komik geldi. 1930lar ve 40ların insanları ne kadar aptalca hassasiyetler taşıyormuş bir kez daha hatırlamış oldum.

Daha bir saat öncesine kadar her şeyi bildiğini sanırken şimdi onca sırrın ve sorunun yanından dikkatsizce geçip gitmiş olduğunu hissediyor ve hayata daha ilk adımını attığında bilgisizliği yüzünden tökezlediğini görmekten utanç duyuyordu. İstasyona yaklaştıkça çekingenleşiyor, güvensizlik içinde attığı adımlar giderek yavaşlıyordu. Bu kaçışı ne kadar çok hayal etmişti, hayatın içine dalmayı, kral veya imparator, asker veya şair olmayı düşlemişti, şimdiyse karşısındaki açık renk badanalı küçük istasyon binasına kaygıyla bakıyordu, düşündüğü tek şey cebindeki yirmi kronun büyükannesine gitmeye yetip yetmeyeceğiydi.

Eserin hiçbir olayı yok. Aldatma öyküsü diyeceğim ama aldatma dahi yok, bir aldatma teşebbüsü ancak denebilir. Bu yaşanan olayları Edgar isimli bir çocuğun gözünden takip ediyoruz. Annesini çapkın bir Baron’un elinden kurtarmak için casusluk yapan bu 12 yaşındaki delifişeğin olayları nasıl değerlendirdiğini görmek az da olsa komikti.

Annesi ile kavga edip de Avusturya’daki otelden ayrılıp tek başına tren ile İsviçre’ye büyükannesinin yanına gitmeye kalkması hariç karakterin gelişim gösterdiği bir kısım yoktu. Hatta öykünün başında hiç yaşına göre bile hareket etmiyordu. Daha ufak bir çocuk olduğunu sanmıştım ama değilmiş.

Esere puanım 6/10. Yani okuyacak bir şey bulamazsanız bir bakın derim. Kısa bir öykü ama pek bir derinlik vaat etmiyor.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Orijinal İsim: Nineteen Eighty-Four (1949)

Yazar: George Orwell

Okuma Tarihi: 25 Eylül 2021 – 16 Mart 2022

İngiliz emperyalizmi kötüdür, ama onu siyaset sahnesinden silen yeni emperyalizm türleri daha da kötüdür. Tüm uluslar iğrençtir, ama bazıları ötekilerden de iğrençtir… Orwell pek de çekici olmayan, bu dolambaçlı yoldan yurtseverliğe varır. Bazılarımız için, bu en temiz yoldur. Güllere, kurbağalara, sanata inanırız ve biliriz ki, kurtuluş, kurtuluşun küçücük bir kırıntısı, ancak bu yolda bulunabilir. Siyasal alanda bulamayız kurtuluşu, aldatılmaya da niyetimiz yoktur.

Ben bu kitabı okumamak için kendimi yıllardır zorluyordum. Turkiyedeki twitter ve diğer sosyal medya platformlarında belli aralıklarla “abi aynı Türkiye” muhabbeti döner durur. Bu muhabbetin mezelerinden biri de 1984 adlı roman idi elbette.

Küçük ya da büyük, kaydedilen her gerçeğin acı sonu buydu. Her şey, bir gölgeler dünyasında solup gidiyor ve sonunda, yılın hangi gününde oldukları bile, kesinliğini yitiriyordu.

Totaliter bir rejime sahip Okyanusya denilen bir ülkede geçiyor bu roman. Winston Smith adlı ana karakterimizin bu ultra baskıcı ülkede bir devlet memuru olarak başından geçenlere şahit oluyoruz. Devlet çalışanı olması sayesinde siyasî propaganda ürünlerinin nasıl üretildiğinden haberdar oluyor. Bu sürece maruz kalması ile birlikte yavaş yavaş bir aydınlanma yaşar ve sistemin bir yalan hatta yalanlar silsilesi üzerine kurulu olduğunu anlar.

“Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlâksızlaşmasını istiyorum.”

Hikaye böyle açılıyor. Sonrasında Winston’ın hükümetin gözü ve kulağı olan Düşünce Polislerinden nasıl uzak durmaya çalışarak yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

En üst sınıf, uzun dönemler süresince, yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip, kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. Bu üç grup arasından amacına, geçici bile olsa, ulaşamayan, alt sınıftır. Tarih boyunca hiçbir somut ilerleme olmadığını ileri sürmek abartma olur.

Bir çöküş dönemi olan günümüzde bile, insanlar birkaç yüzyıl öncesine oranla çok daha iyi yaşamaktadırlar. Ama ne zenginliğin artması, ne davranışların yumuşaması, ne reformlar, ne de devrim insanları eşitliğe bir milimetre olsun, yaklaştırmamışım Alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.

Entel çevreler tarafından bir meme haline getirilmiş olmasına rağmen olabildiğince objektif bir şekilde değerlendirmeye çalışacağım. Bu kitap sahip olduğu şöhreti kesinlikle haketmiyor. Kurgusu düz. Karakterleri kötü yazılmış. Hikayedeki ilginç tek olay Winston’ın çocukluk anılarını hatırladığı kısımlardı. O da toplasan 10 sayfa falan ediyordur, belki daha az.

Bu romanı da epub olarak okudum. O yüzden normalden daha uzun ve bayık geldi bana. 3 aydır bitirdiğim ilk kitap bu oldu. Hicbir şey okumaya karşı sevk bırakmadı.

Adaletli ve barışçıl bir toplum yaratılmasının olanaksız olduğu ilkel çağlarda, insanların eşitliğine inanmak oldukça kolaydı. Binlerce yıl boyunca, insanların düşlerini, kardeşlik içinde, hiçbir yasaya bağlı olmaksızın ve ağır iş koşullarının bulunmadığı cennetsi bir dünyada yaşayacakları düşüncesi doldurmuştu. Fransız, İngiliz, Amerikan devrimlerinin mirasçıları, insan hakları, konuşma özgürlüğü, yasalar karşısında eşitlik ve buna benzer kavramlara kendileri de kısmen inanmışlar ve hatta eylemlerinin, bir dereceye kadar bunların etkisi altında kalmasına izin vermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın ortalarında yaygınlaşan siyasal düşünce akımlarının hepsi, buyurganlık eğilimindeydi. Yeryüzündeki cennet, tam gerçekleşebilecekken yadsınmıştı. Her yeni siyasal kuram, kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştı.

Distopya okumayı zaten sevmezdim. Muhtemelen bunun üzerine başka birini uzun bir süre okumam diye düşünüyorum.

Esere puanım 6/10.

Amok Koşucusu

Orijinal İsim: Der Amokläufer (Amok) (1922)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 27 Aralık 2021 – 31 Aralık 2021

Şimdilik susuyordum. İnatla ve acımasızca. Onun peçenin altından bana baktığını hissediyordum, dimdik ve meydan okuyarak; beni konuşmaya zorladığını hissediyordum. Ama o kadar kolay pes etmedim. Konuşmaya başladım, ama… lafı dolandırarak… hatta farkında olmadan onun o geveze, umursamaz tarzını taklit ederek. Sanki onu anlamamış gibi yapıyordum, zira –bunu şimdi hissedebilir misiniz bilemiyorum– onu daha açık konuşmaya zorlamak istiyordum, bir şey sunan değil, tersine bir şey istenen kişi olmak istiyordum… özellikle de onun tarafından, bu kadar dominant geldiği için… ve beni kadınlarda bu kibirli ve soğuk tavırdan daha çok boyunduruğu altına alan bir şey olmadığı için.

Zweig’ın yazarlığına pek bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Bana zamanının popüler edebiyat yapan bir üyesiymiş gibi geliyor. Yaşadığı dönemde de epey geniş bir çevresi olduğunu ve romanlarının cok sattığını düşünürsek sanırım bu düşüncelerimin doğru olduğunu da varsayabilirim.

Söylediğim yanlış anlaşılmasın. Döneminin her ünlü insanı aslında overrateddır gibi bir şey demeye çalışmıyorum. Yalnızca bu kadar düz öykü yazıp, hayatın içinden meseleleri işleyip çok satıyor olmasının başka bir açıklamasını göremiyorum. Herkesin okuyabileceği kadar basit yazdığı için toplumun geneline yayılabiliyor.

Her ne kadar yozlaşmış biri olsam da bir doktor olarak hiçbir zaman durumdan faydalanmaya çalışmadım… Ama bu seferki şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi, gerçekten değildi… yoksa bunu itiraf ederdim… sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı… Bir erkek olarak efendi… Size söyledim, sanırım, kibirli, görünürde soğuk kadınların üzerimde büyük bir güç sahibi olduklarını söylemiştim… ve bu sefer, bu sefer, hiçbir beyaz kadınla birlikte olmadan yedi yıldır orada yaşıyor olmam, artık hiçbir kadının bana direnmemesi de buna ekleniyordu… Zira buradaki kızlar, o cıvıl cıvıl, narin hayvancıklar, bir beyaz, bir ‘efendi’ onlara sahip olmak istediğinde saygıdan tir tir titriyorlardı… tevazu içinde eriyip gidiyorlardı, her zaman müsait, her zaman sessiz, kıkırdayan gülmeleriyle insana hizmet etmeye hazırdılar… ama işte tam da bu itaatkârlık, bu kul kölelik insanın zevkini kaçırıyordu… Şimdi anlıyor musunuz, kibir ve nefret dolu, tepeden tırnağa örtülü, ama aynı zamanda etrafa gizem saçan ve eski bir tutkuyla yüklenmiş durumda bir kadın birden karşıma çıktığında… bunun üzerimde nasıl yıkıcı bir etki yaptığını anlıyor musunuz… böyle bir kadın böyle bir erkeğin; böylesine yalnız, aç, kapana kısılmış bir insansı canavarın kafesine pervasızca girdiğinde…

Bu kadar gömdükten sonra öyküye dönebilirim. Az önceki yermelerimin üzerine biraz saçma olacak ama aslında hikayeyi beğendim. Satranç’tan sonra okuduğum en iyi hikayesi olabilir. Temelde iki öykü de birbirine benziyor. Okurken bunu sürekli düşündüm. Bu kötü bir şey değil tabii.

Dönemini konu alan bu öyküde kullandığı dil gerçekçi olsun diye mi yoksa gerçekten kendi düşünceleri olduğu için mi sert, ırkçı ve cinsiyetçiydi emin değilim. Zweig’ın Viyanalılıktan gurur duyduğunu hatta 1.Dünya Savaşı sırasında Fransız arkadaşlarına sizler benim artık düşmanımsınız dediğini biliyorum. Yine de Avrupalı olmayanlara karşı nasıl bir duruşu olduğundan hatırlamıyorum. Eğer bu onun gerçek kişiliği ise tipik bir erken 20.yy Avrupalı erkeği şeklinde yaşadığına kanaat getirebiliriz. Ve bu cidden berbat bir şey. Neyse kişiliğini bir kenara bırakırsak romanın epey akıcı ve kendini okumaya devam ettirdiğini kabul etmek gerek. Çevirinin de iyi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yine de iyi bir eser ve okursanız pişman olmazsınız.

Şimdi anlıyor musunuz… şimdi anlıyor musunuz… neden insanları görmeye dayanamadığımı… gülüşmeleri duymaya… flört etmelerine ve birlikte olmalarına… çünkü altlarında… altlarındaki ambarda, çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyor… oraya gidemiyorum, ambar kilitli… bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum… burada vals ve tango yapsalar da… bir yandan da aptalca bu, deniz milyonlarca ölünün üzerinde süzülüyor, ayak basılan her karış toprağın altında bir ölü çürümekte… ama yine de ben katlanamıyorum, katlanamıyorum, maskeli balolar düzenlemelerine ve şehvetle gülmelerine… o ölü, onu hissediyorum ve benden ne istediğini biliyorum… biliyorum, bir görevim daha var… henüz işim bitmedi… henüz onun sırrı kurtarılmış değil… o beni henüz özgür bırakmadı…”

Esere puanım 7/10.

Digital Devil Story: Megami Tensei

Orijinal İsim: デジタル・デビル・ストーリー 女神転生 (Dejitaru Debiru Sutōrī Megami Tensei) (1986)

Yazar: Aya Nishitani

Okuma Tarihi: 26 Kasım 2021 – 17 Aralık 2021

Atlus sayesinde giriştiğim SMT ve Persona dünyalarının ilham aldığı ilk eser olan bu romanı okumayı pek uzun zamandır düşündüğümü söyleyemem. Hatta oyunların çıkışından evvel aynı isimle onlara ilham veren bir romanın varlığını dahi bilmiyordum.

Youtube’a SMT 5 ile alakalı bir video çekmiş olan arkadaşım sayesinde öğrendim bu kitabı. Hazır oyun yeni çıkmışken ve benim de SMT dünyasına karşı ilgim tekrar alevlenmişken bir taraftan da her şeyin başlangıcı olan o kitabı okuyayım dedim. Böylece hemen İngilizce’ye çevrilmiş bir versiyonu var mı diye arşivleri taradım. Neyse ki ilk iki kitabınkini kolaylıkla bulabildim. Üçüncü için ise hala ümidim var. Bir yerlerde karşıma çıkacağına inanıyorum.

Öykümüz Nakajima Akemi isimli okült ve demonoloji ile ilgilenen bilgisayar dahisi bir gencin merkezinde şekilleniyor. Bu genç dostumuz yıllar süren yazılım ve kodlama çalışmaları sayesinde sanal alemde büyü benzeri faaliyetlerde bulunabildiğini fark etmiş. Okulda zorbanın birinden haksız yere dayak yedikten sonra kafayı kırıyor ve başını belaya sokan o iki kişiden intikam almaya yemin ediyor. Eve gider gitmez bilgisayarının başına oturuyor. Kodlama ile sanal ortamda bir şeytan çağırma girişiminde bulunuyor. Ancak kişisel bilgisayarı yazdığı programı çalıştırabilecek güce sahip olmadığından bu yazılımı lisesinin bilgisayar odasında çalıştırmaya karar veriyor. Ertesi gece okul gizlice kalıyor ve serverın bağlı olduğu ana bilgisayarda bu yazılımı yürütüyor. Böylece bir daha önünü alamayacağı bir felaketler silsilesi başlamış oluyor.

Her olayı teker teker anlatmaya epey üşendim. O yüzden buradan sonrasını ikonik anlar ve sevip sevmediklerim üzerinden ilerleteceğim.

Her şeyden önce bahsetmem gerekiyor ki ben romana çok az bir beklenti ile girdim. 80’lerde yazılmış bir bilim kurgu novelı olduğunun farkındayım. Ve edebiyatın kırıntısı dahi bulmayı planlamıyordum. Yine de kitabın Prologue kısmı beni yer yer cringe krizine soktu. Nakajima’nın edgy tavırları ve hiç kimseyi umursamayan halleri beni fena gıcık etmişti. Hele Loki isimli şeytanı çağırma sebebinin kıytırık bir dayak olması da ayrı bir saçmalık. Giriş faslı bittiğinde benim hikayenin ilerisine dair sahip olduğum heyecan neredeyse sıfırlanmıştı. Fakat okumaya devam ettim.

İyi ki de etmişim. Çünkü Yumiko Shirasagi isimli genç kızın hikayeye dahil olması ile birlikte kurgu gerçekten merak ettirici bir serüvene dönüşüyor. Özellikle de beş ana bölümden son üçü o kadar hızlı akıp gitti ki işyerinde dururken akşam olsa da dönüş yolunda Megami Tensei okusam diye düşünür oldum. Kurgu iyi olduğundan falan değildi bu durum. Hikaye gerçekten akıp gidiyordu. Tempoya kapılıp yokuş aşağı yuvarlanıyordum ve bu beni çok mutlu ediyordu.

Izanagi ve Izanami’nin öykü içindeki varlıkları bu korku ve sci-fi odaklı olan eserin mitolojiye kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamış. Bu kitabı, Japonların antik öykü ve efsanelerini nasıl modernize ettiklerine dair güzel bir öykü olarak sunabilirim. Son 40-50 yıl içinde böyle bir anlatı geleneği üretmiş olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor.

Kitaba puanım 6.5/10. İkinci kitap olan Warrior of the Demon City’i de ilk fırsatta okumayı planlıyorum.

Bitmeyen Kavga

Orijinal İsim: In Dubious Battle (1936)

Yazar: John Steinbeck

Okuma Tarihi: 11 Kasım 2021 – 4 Aralık 2021

Gerçekten çok uzun bir süre sonra ilk kez Steinbeck romanı okudum. Hatta bunu daha iyi ifade etmek için şöyle bir cümle kurabilirim. Akıl baliğ olduğumdan beri ilk kez bir Steinbeck romanı okudum. Evet bu daha iyi izah etmiştir. Çocukken Fareler ve İnsanlar ile İnci isimli eserlerini okumuştum. İnci epey basit bir kurguya sahip, ders verme niteliği taşıyan bir işti. Ancak Fareler ve İnsanlar’ın derinliğini o dönemki yetilerimle kavrayamamıştım. Bitmeyen Kavga’dan tatmin olarak ayrıldığım için Of Mice and Men’e bir tekrar okuma yapmam gerektiği konusunda ikna oldum.

Açıkçası kitabın hikayesine dair hiçbir bilgim yoktu. Hatta kitabın varlığını bile geçen ay öğrendim. İletişim’den ilk basımı yapılacağına dair bir reklam düştü önüme. Yıllardır Steinbeck okumayan biri olarak bu haber birden ilgimi çekti ve hemen kitabı sepetime ekledim.

Kitabın Kayıp Cennet’ten bir alıntı ile başlıyor olması beni daha birinci dakikada tavladı. Bu eser benim zayıf noktam olabilir. Kim John Milton veya Paradise Lost’a referans verirse benim gözümde 1-0 önde başlıyor demektir. Zaten sonra kitabın İngilizce başlığını gördüm ve isminin dahi Paradise Lost’tan alındığını görünce kitaba daha o an aşık oldum.

Hikaye Jim Nolan isimli sıradan bir gencin odağında şekilleniyor. İşçi bir ailenin ferdi olan Jim, bir gün sokakta dikkatini çeken bir eylemi seyrederken haksız yere polis şiddeti görüp hapsi atılması üzerine ‘Parti’ye gitmeyi kafasına koymuştur. Bu sebeple hapiste yattıktan sonra doğru Parti binasına gider ve başvurusunu yapar. Parti aktivitelerine daha yeni başlamasına rağmen yazı işlerindeki becerisi ve öğrenme kabiliyeti sayesinde Mac Mcleod isimli Parti üyesinin iş ortağı olur. Masabaşı işleri ile uğraşırken birden Kaliforniya’daki meyve bahçelerinde sezonluk işçilerin zor şartlar altında çalıştırıldığının haberini alırlar. Bunun üzerine Parti bir grev organize etmeleri için Mac ve Jim’in bizzat sahaya gönderilmesine karar verir. Böylece olaylar başlar.

Romanın en beğendiğim yanı hiçbir diyalog veya olayın plastik hissettirmiyor oluşuydu. Olayların ciddiyetini bozan bir teatrallik yoktu. Sol propagandası dahi yapılmıyordu, çünkü ihtiyaç kalmıyordu. Grev, o idealleri anlatmak için fazlasıyla yeterli idi. Hiçbir konuda aşırıya kaçıldığını hissetmedim. Bu da kurgunun bende bıraktığı doğallık, gerçek bir öykü olma imgesini kuvvetlendirmeyi başardı.

Bu kitaba dair unutamayacağım sahneler; Mac’in soğuk kanlılıkla kundakçı gencin ağzını burnunu kırması ve sonrasındaki pişmanlığı, London’ın Burke’e karşı öfkesi, Jim’in saçını tarayan kadını gördükten sonra çocukluğunu anımsaması ve Mac’in final konuşması.

Romana puanım 7.5/10. En yakın zamanda Fareler ve İnsanlar ile Gazap Üzümleri’ni de okumayı planlıyorum.

Tatar Çölü

Orijinal İsim: Il deserto dei Tartari (The Tartar Steppe) (1940)

Yazar: Dino Buzzati

Okuma Tarihi: 14 Ekim 2021 – 11 Kasım 2021

Barbarları Beklerken romanını bitirdikten sonra eser hakkındaki yorumları okurken öğrenmiştim Dino Buzzati’nin Tatar Çölü eserini. Coetze’nin ağırlıklı olarak bu romandan ilham aldığını öğrenince kitaba karşı bir ilgim oluştu. Ancak bir yandan da kurgu kalitesinden kuşkuya düştüm. Birbirine yakın temalı iki eserin içerik olarak birbirinden ne kadar farklı düşebileceğini kestirmeye çalıştım. Epey spesifik bir konu olduğu için iki eserin fazla benzer çıkmasından çok korkuyordum ama neyse ki endişelerim boşuna imiş.

Tatar Çölü her şeyden önce kişisel bir öykü. Giovanni Drogo isimli genç bir İtalyan ordusu subayı henüz meslek hayatının başında iken, ülkenin kuzey sınırındaki kimsenin adını bile daha önce duymadığı ıssız Bastiani Kalesi’ne tayin edilir. Kendisine birkaç ay boyunca bu sürgün görevinde yer alması sonrasında istediği vakit tayin isteyebileceği sözü verilir. Drogo da bu imkanının rahatlığı ile kalede yaşadığı sıkıntılara rağmen kendisini herhangi bir gün buradan ayrılabileceği yönünde teskin eder durur. Ancak bilmediği şey bu telkinler sonucu günler, haftalar, aylar ve yıllar gelip geçer.

Tüm meslek hayatını kuzeydeki kurak bozkır toprağı üzerinden bir düşman saldırısı geleceği ümidi içinde geçirir. Bu inancı kendisinden önceki kuşaklar tarafından da paylaşılmaktadır. Esasında bu ülkelerinin işgale uğramasını istemek gibi bir durum değildir. Ömürlerini adadıkları ‘vatanı savunma’ görevini bir hiç uğruna devam ettirmediklerine inanmak istemelerinden kaynaklanmaktır. On yıllar boyu tek bir askeri faaliyet dahi olmamasına rağmen askerler kendi aralarında dedikodu çıkarır. Vakitlerini boşa harcamadıklarına ikna olmak için gerekli olan bir hikaye. Tutunacak bir dala ihtiyaç gerekir. O hikaye de Tatar çölü sayesinde kendiliğinden doğmaktadır.

Döngü içeren kurguları oldum olası sevmişimdir. Bunu ayrı faaliyetleri sürekli tekrar etmek şeklinde değil de vakit geçtikten sonra bir olayın bir başka grup veya birey tarafından uygulanması halinde yorumlanmasını tercih ederim. Bu roman da sevdiğim türden bir paradoks sahnesi içeriyor. Hikayenin başında henüz teğmen olan Drogo’nun yüzbaşı Ortiz ile dağ geçidinde karşılaşması ve bu benzer anın romanın sonlarına doğru teğmen Moro ile artık yüzbaşı olmuş Drogo arasında yaşanması idi. Çok şiirsel bir sahne idi. Böyle anlara hayatın içinde rastlamak da beni hep mutlu etmiştir. Bir diğer aklıma kazınan sahne de Angustina’nın kar fırtınası altında kendi kendine iskambil oynamasıydı. Okurken tüylerim diken diken olmuştu.

Romana puanım 7.5/10. Barbarları Beklerken’den daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Giovanni Drogo da kendimi özdeşleştirdiğim roman karakterleri arasına girmiş oldu.

Otranto Şatosu

Orijinal İsim: The Castle of Otranto (1764)

Yazar: Horace Walpole

Okuma Tarihi: 9 Ekim 2021 – 14 Ekim 2021

Romantik dönem yazarlarının hemen hemen hepsi tarafından okunan ve yeri geldikçe bahsi geçirilen bir romandır Otranto Şatosu. Hayranlık duyduğum onca insan tarafından okunmuş ve beğenilmiş olduğu için romanı okuyana değin esere karşı olumlu bir önyargı sahibiydim. Keşke bu kadar pozitif bakıyor olmasaydım.

Roman beni acayip sıktı. Yazar sanki kıyıda köşede kalmış bir Shakespeare trajedisini düz yazıya dökmüş ve roman diye okura sunmuş gibi bir izlenim bıraktı üstümde. Shakespeare de her zaman sıradan, anlaşılması ve takibi kolay kurgular kaleme alırdı. Fakat onun eserlerini etkileyici kılan şey kullandığı süslü dil ve kelime oyunları idi. Bir şiiri düz yazıya dökünce nasıl tüm etkileyiciliğini kaybediyorsa, bu roman da öyle bir hayal kırıklığı yarattı bende.

Nesir türünde kaleme alınmış olması bence Walpole’un en büyük hatası olmuş. Manzume yazılmış olsa bir, bilemedin bir buçuk puan daha üst verilebilirdi. Ancak bu haliyle son derece tatsız bir aristokrasi dramı ve ilkel bir taht mücadelesi okumaktan öteye gitmiyor.

Esere puanım 6.5/10.

Anayurt Oteli

Orijinal İsim: Anayurt Oteli (1973)

Yazar: Yusuf Atılgan

Okuma Tarihi: 26 Eylül 2021 – 9 Ekim 2021

Anayurt Oteli hakkında hep negatif bir izlenimim vardı. Bunun sebebi yakın arkadaşlarımdan birinin kitabı hiç beğenmemiş olması ve epey sıkıldığını belirtmesiydi. Ben genelde insanların eserler hakkındaki düşüncelerini pek dikkate almıyor olsam da bu ifadeler zihnimde bir şekilde yer etmiş.

Ne zaman bu esere dair bir muhabbet geçiyor olsa aklıma hep o donuk ve sıkıcı olduğu yönündeki yorumlar geliyordu. Neyse ki bu yargıları kitabı okumaya başladıktan sonra sürdürmeyi kestim.

Eserin dili bence son derece akıcıydı. Ancak son 15 sayfa hariç. O 15-16 sayfa neden bilmiyorum ama bir türlü bitmek bilmedi. Zebercet’in ailesinin geçmişi ile ilgili hiçbir şey benim ilgimi çekmiyordu. O kısımlar bir rüya sekansı veya Zebercet’in uyanık haldeki bilinçakışını yansıtıyordu, yani sanırım.

Zebercet’in garip mizacı ve güzel bir kadını nasıl saplantı haline getirdiğini aşama aşama gözlemek benim epey hoşuma gitti. Zebercet karakteri üzerinde Freudyen bir bakış da ihmal edilmemeli. Hikayenin başında ağabeyini ziyarete gitmek için otelden ayrılan genç kadının kaldığı oda ile Zebercet’in dünyaya geldiği odanın aynı yer olması ilginç bir yöndü. Kadının geride bıraktığı eşyalara karşı sergilediği saplantılı davranışları ve bu eylemler sırasında zihninden aile fertlerine dair öykülerin gelmesi göz ardı edilemeyecek kadar barizdi.

Romana puanım 7.5/10. Aylak Adam’ı da ilk fırsatta okumayı planlıyorum.

Dune Rahibeler Meclisi

Orijinal İsim: Chapterhouse: Dune (1985)

Yazar: Frank Herbert

Okuma Tarihi: 27 Ağustos 2021 – 5 Ekim 2021

Hayatımın belki de en unutulmaz devri artık son buldu. Dune okumayı sürdürdüğüm bu yaşam evremde finale ulaşmış olmaktan doğru buruk bir sevinç içindeyim. Hikayenin bir devam kitabına daha ihtiyaç duyuyor olması da çekmekte olduğum acıyı bir gömlek daha derin hissettiriyor.

Dune benim için çok özel bir seri oldu. Ekim 2018’de giriş yaptığım bu evren benim fantastik ve bilimkurgu eserlere bakışımı kökünden değiştirdi. Öncesinde okumaya değer bir doğaüstü kurgu bulmakta zorlanıyordum ve bu iki kategoride yazılmış eserlere tepeden bakıyordum. Hatta Lotr hayranlarına karşı duyduğum antipati de bu dönemde körüklenmişti. Dune benim önyargılarımı yerden yere vurup paramparça etti. Bu kadar geç başlamış olmaktan dolayı beni üzüntüye boğmaktan da geri durmadı.

Her ne kadar ilk dört kitabın kusursuza yakın bir iş olduğu konusunda diretiyor olsam da son iki kitabın hakkını da vermek gerektiğini düşünüyorum. Dördüncü kitap ile seviyeyi arşa çıkaran Herbert, beşinci kitapta vitesi aniden düşürmüştü. Bu beni birkaç ay okumaya ara vermeye zorlamış olsa da hikayeye devam ettiğimde yine mutlu bir şekilde ayrılabilmiştim.

Altıncı kitaba yine tanıdık isimlerle başladığımız için yabancılık çekmedim. Lakin eserin sonu bir devam öyküsü olmasını şart koşan bir formatta idi. Haliyle şu an bu cümleleri yazarken romanın bende bıraktığı eksik tadın verdiği üzüntüyü yaşıyorum.

Frank Herbert’ın ömrü yetse yedinci romanı da yazacaktı fakat imkanlar buna el vermedi. Bu yetim kalmış şaheseri Kentaro Miura’nın Berserk adlı manga serisi ile eş görüyorum. İki muazzam ancak tamamlanamayan eser. İki buruk tat. İki gönül yarası… sızlayan ve asla dinlemeyecek olan.

Romana puanım 7.5/10. Kendi içinde anlatmaya başladığı öyküyü tam anlamıyla sonlandırmamış olması, yarıda bölünmüşlük hissi vermesi nedeniyle yarım puan kırıyorum. Duygusal açıdan puanlama gerekirse 8 veririm.