Yabancı

Orijinal İsim: L’Étranger (The Stranger) (1942)

Yazar: Albert Camus

Okuma Tarihi: 30 Temmuz 2022 – 12 Ağustos 2022

Ölmüşse artık beni hiç ilgilendirmezdi. Ben öldükten sonra insanların beni unutacaklarını nasıl çok iyi anlıyorsam, bunu da kendim için öyle doğal buluyordum. Ölümümden sonra insanların artık benimle hiçbir alışverişi kalmıyordu.

Bu romanın incelemesini daha önce yazdım ancak birden siliniverdi. Bu duruma aşırı canım sıkıldığı için incelemeyi çok kısa tutacağım.

Hikayeyi hiç sevmedim. İçimi daralttı. Ana karakter dünyanın en sinir bozucu insanı olma konusunda epey iddialı bir çizgide ilerliyor.

Romana puanım 6/10. Kendimi ne hikayeye ne de karakterin ruh haline kaptırabildim. Öylece okudum gitti.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Orijinal İsim: Im Westen nichts Neues (All Quiet on the Western Front) (1929)

Yazar: Erich Maria Remarque

Okuma Tarihi: 23 Temmuz 2022 – 30 Temmuz 2022

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok olarak da bilinen bu eserin varlığını çok uzun zamandır biliyordum. Ancak sinema üzerinden tanışmıştım kendisiyle. Roman olduğunu daha sonra öğrendim. Bu öğrenmemin üzerine okunacaklar listeme eklemiştim.

Her ne kadar ismi aşırı akılda kalıcı ve söylemesi hoş da olsa kitabı alıp okumak için bir türlü fırsat bulamadım. Geçen hafta Amazon üzerinden yapılan flaş indirimlerden yararlanıp dolu dolu bir sepet yaptım. Fırsat bu fırsat deyip -Everest yayınlarının tercih ettiği başlık ile- Garp Cephesinde…’yi de sipariş ettim.

Daha önce de savaş karşıtı öyküler ve askeri drama romanları okumuş olmama rağmen Garp Cephesinde… bana diğerlerinden daha samimi hisler yaşatabildi. Barbarları Beklerken, Silahlara Veda, Tatar Çölü ve benzeri romanları da her ne kadar beğenmiş olsam da bir noktaya geldiğinde beni fena halde baymışlardı. Bu karakterin ilginçliğini kaybetmesi veya olay dizisinin monotonlaşmasından da kaynaklanmış olabilir. Net bir cevabım olmasa da Garp Cephesinde…’nin ana karakteri Paul Baumer ve arkadaşlarına karşı şiddetli bir empati yaparken buldum kendimi. Bu duygusal yakınlığı bahsettiğim diğer üç romanın hiçbir karakteri için hissedememiştim.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok savaş yüzünden hayatı mahvolmuş bir grup çocuğun öyküsüdür. Hikayenin genel gidişatı Paul Baumer isimli 19 yaşındaki bir Alman askerinin gözünden anlatılmaya başlanıyor olsa da bu dostumuzun başına gelmeyen kalmıyor. Böylece Fransa-Almanya cephesinde neler yaşandığına bir erin gözünden az da olsa şahit olabiliyoruz.

Hikayede beni en çok etkileyen anları; Hemmerich’in ölümü, Katczinsky ile Paul’un çiftlikteki kazı pişirmeleri, Paul’un izin alıp ailesini ziyarete gidişi, Paul’un ordugahta Rus esirler ile etkileşimi, Cepheye dönen Paul’un gönüllü olarak gözcülük yaparken bir Fransız askeri ile top çukurundaki bataklık içinde boğuşması, Bacağından sakatlanıp Albert ile birlikte Katolik hastanesine yerleştirilmeleri, Lewandowski’nin eşinin hastaneyi ziyareti ve son olarak Kat’ın acı kaybı olarak listeleyebilirim.

Paul ve Albert’in savaşa dair aksi düşüncelerini okumak çok büyük bir keyifti. Bunu 19-20 yaşındaki bir avuç çocuğun ağzından bu denli oturaklı ve olgun cümlelerle okura aktamayı başardığı için Remarque’ı gerçekten tebrik ediyorum. Ve elbette Behçet Necatigil’in çevirideki ustalığını da anmadan olmaz.

Esere puanım 8.5/10. Yazarın üslubu çok beğendim ve İnsanları Sevmelisin isimli romanını da alıp okumak için sabırsızlanıyorum.

Şeytanın Çırağı

Orijinal İsim: 悪魔の弟子 (Akuma no Deshi) (The Devil’s Disciple) (193?)

Yazar: Shiro Hamao

Okuma Tarihi: 6 Temmuz 2022 – 9 Temmuz 2022

Shiro Hamao daha önce adını duymadığım bir yazardı. Global kitap pazarında adını araştırdığımda da The Devil’s Disciple isimli kitabı hariç hiçbir eserinin çevirisine de rastlayamadım. Japonya dışında hep ün kazanabilmiş biri olmadığı kanısına vardım.

Edogawa Ranpo ile aynı dönemde yaşamış ve görülen o ki birbirlerinden etkilenmişler. Ancak Ranpo’nun ünün dünyaya yayılmışken Hamao’nun pek o klasmanda olmamasının nedenini öyküsünü okuduğumda anlayabildim.

Şeytanın Çırağı adıyla basılan bu kitap esasında iki bölümden oluşuyor. Birinci öykü kitaba da adını veren Şeytanın Çırağı iken diğer öykü Onları Öldürdü Mü? idi.

Birinci öykü evlilik dışı birlikte olduğu bir kadını öldürmekle suçlanan sanığın, eski bir tanıdığı olduğunu fark ettiği mahkeme savcısı arkadaşına olayların iç yüzünü anlattığı bir itiraf mektubu üzerinden ilerliyor. Bu savcı ile sanığın geçmişteki ilişkilerinin işlendiği kısımlar ve birinin diğerine nasıl etki ettiğini anlattığı yerler çok hoşuma gitmişti. Cinayetin veya sanığın itiraf mektubuna göre ölümle sonuçlanan bu kazanın nasıl gerçekleştiğini öğrendiğimde çok da etkilenemedim. Hikayenin build-up ına fazla kapıldığım için finalinin bu kadar yüzeysel oluşu beni hiç tatmin etmedi.

İkinci öyküde cinayet mahallinde yakalanan bir genç adamın ölen iki kişinin katili olduğunu kabul etmesine rağmen avukatı tarafından masum olduğunun kanıtlanmaya çalışıldığı bir olay örgüsüne sahip. Hikayenin başında modum aşırı düşüktü. Konu hiç ilgimi çekmemişti ve çok fazla farklı karakter ismi aniden ortaya atılmıştı. Kimin kim olduğunu tam takip edememiş olsam da mevzu iki başrolün odağına indiğinde işler birden ilgi çekici bir hal almaya başladı. Hiç yalan söylemeyeceğim ben bu hikayenin finalini ilk öyküden daha çok beğendim. Yanlış anlaşılma ve kıskançlık nedeniyle ortaya çıkan bir trajedi ne kadar rahatsız edici olabilirse bu öykü de olayların gelişim adımları sebebiyle o derece rahatsız ediciydi. Özellikle finalde genç adamın her şeyi olayların göründüğü yönünün aksine farklı bir cepheden intikam almak adına yaptığını ve ölüme boyun eğdiğini öğrenince hikayenin değeri gözümde bir tık seviye atladı.

Esere puanım 7/10. Unutulmaz karakterler ve olay örgüleri vaat etmiyor olsa da iki farklı polisiye öykü okumak isterseniz gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir kitap.

Yılanı Öldürseler

Orijinal İsim: Yılanı Öldürseler (1976)

Yazar: Yaşar Kemal

Okuma Tarihi: 4 Temmuz 2022 – 6 Temmuz 2022

Yaşar Kemal külliyatına başlamayı uzun zamandır istiyordum. Ancak en merak ettiğim eseri İnce Memed olduğundan ve onun da dört kalın ciltten oluştuğunu bildiğimden dolayı eser gözümde büyüyordu. Yılanı Öldürseler’i giriş kitabı olarak seçmiş olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü şu an Yaşar Kemal’in diline karşı bir aşinalık kazandığımı hissediyorum.

Romanın konusu Hasan isimli küçük bir çocuğun akrabalarının ve köylülerinin baskısı nedeniyle namus cinayeti işlemesi üzerine odaklanıyor. Hasan’ın annesi Esme’yi öldürmesine varan süreçte gördüğü psikolojik baskı harika bir şekilde anlatılmış. Çocuğa empati kurmaktan ziyade bir okur olarak çocuğa o kadar acıdım ki her bölümü okurken içim daha çok kararıyordu.

Hikayenin dümdüz kronolojik bir sırada anlatılmaması da anlatımın etkileyiciliğini artıran bir faktördü. Çünkü işlenecek bir cinayeti bilmek ile işlenip işlenmeyeceğinin yarattığı gerilim çok farklı oluyor. Sonunu bile bile bir trajediye şahitlik etmek daha gösterişsiz olsa da anlatım yönteminin kuvveti ile bu durum çok daha tüyler ürpertici bir hal alabilir. Işte kitap bu güçlü anlatımı oluşturmayı çok iyi başarmış.

Hasan’ın babaannesinin ölmesini çok istedim. Ah keşke o köydeki yangında cayır cayır yanıverseydi. Ama olmaz işte. Böyle adi insanlar gerçek hayatta da hep bir şekilde yaşamaya devam ederler.

Romana puanım 8/10. Adanalı bir Orestes anlatısı yazılacak deseler bunun üzerine çıkabilecek bir çalışma olabileceğine inanmıyorum. Hem sunduğu psiko-arketipleri hem de mitolojik detayları ile birlikte eşsiz bir roman.

Fareler ve İnsanlar

Orijinal İsim: Of Mice and Men (1937)

Yazar: John Steinbeck

Okuma Tarihi: 2 Temmuz 2022 – 4 Temmuz 2022

Fareler ve İnsanlar o kadar uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı ki üzerinden ne kadar geçtiğini kestiremiyorum dahi. Ancak bunca yıl sonra bile aklımda kitabın insanı kahreden dramatik bir sona sahip olduğunu anımsıyordum. Sonunu bile bile okumuş olsam da bugün, bu yaşımda bir kez daha derde düştüm.

Hikaye 30lar ABD’sinde Kaliforniya eyaletinde çiftçilikten geçimlerini sağlamaya çalışan iki arkadaşın başından geçenleri konu alıyor. Daha önce çalıştıkları yerden kaçmak zorunda kalan George ve Lennie ikilisi açılışta yeni bir çiftliğe doğru yürümektedirler. Aklı biraz kıt olan Lennie, George tarafından dikkatli davranması yönünde sürekli uyarılsa da Lennie sürekli onun işini zorlaştıracak bir şey ile çıkagelir. Yeni işlerinde daha ilk günden tüm dikkatleri üzerlerine toplayan ikili birkaç gün içerisinde başlarına neler geleceğini bilmeden kendi hallerinde takılmaya çalışırlar. Çiftlik sahibinin kendini beğenmiş oğlu Curley’nin olaylara dahil olmasıyla birlikte tüm talihsizlikler arka arkaya gelmeye başlar.

John Steinbeck’in nasıl harika bir yazar olduğunu anlamak için hakkında yazılmış onlarca makale okumaya hiç ama hiç gerek yok. Şu kısacık romanı olan Fareler ve İnsanlar’ı okumanız yeterli. 100 sayfa içerisinde bir insan nasıl bu kadar vurucu bir insan draması anlatabilir gerçekten hayret ettim. Kendi kültürümüz nedeniyle olsa gerek ben de mazluma kötülük edilmesine ve onlara yaşamlarını daha da zor hale getirecek tavırlar sergilenmesinden aşırı rahatsız olurum. Bu sebeple Lennie’nin içine sürüklendiği durum yanında duran rasyonel bir insanı nasıl sinirlendirirse bir okur olan beni de öyle sinirlendirdi. Ancak George’un da benim de elimden hiçbir şey gelmedi. Onu kurtaramadık. Belki en azından acı çekmedi diye kendimizi avutabiliriz. Ama bu da bizi bir yere kadar teselli edebilir. Artık onu düşünürken yapabileceğimiz tek şey gözyaşı dökmek ve hıçkırıklarımızı kimsenin duymaması için bastırmaya çalışmak olacak.

Romana puanım 8/10.

Ruslan ve Ludmila

Orijinal İsim: Русла́нъ и Людми́ла (Ruslán i Lyudmíla) (1817-1820)

Yazar: Alexander Sergeyevich Pushkin

Okuma Tarihi: 30 Haziran 2022 – 2 Temmuz 2022

Ruslan ve Ludmila benim epey bir süre önce öğrendiğim bir halk masalıydı. Puşkin’in elinden çıkan bu yorumun baskısını almayı uzun zamandır planlıyordum. Geçen gün kitap sepeti yaparken listeme hızlıca göz gezdirdim. O sırada tekrar karşılaşmış oldum. Fırsat bu fırsat dedim ve siparişi verdim.

Eserin hikayesi Kievan Rus döneminde geçiyor. Büyük Rus kralı 1. Vladimir’in kızı Ludmila ve yiğit Ruslan’ın aşkı etrafında şekillenen bir kurguya sahip eserimiz. Olaylar Ruslan ile Ludmila’nın evliliği ile başlıyor. Düğün gecesi Ludmila kötü büyücü Chernomor tarafından kaçırılır. Bunun üzerine Kral Vladimir kızının bulunması emrini verir. Ruslan ile evli olmasına rağmen kızını bulan kişiye ödül olarak onu damadı olarak kabul edeceğinin müjdesini verir. Böylece savaşçı Rodgay, kendini beğenmiş Farlaf, Hazar Hanı Ratmir ve tabii ki Ruslan’dan oluşan dört kişilik bir şövalye takımı Ludmila’yı bulmak için yola koyulur.

Bu manzum eser sıradan bir öykü anlatıyor olsa da yazarı olan Puşkin’in siyasi düşünceleri hakkında ipucu bulunabiliyor. Gençliğinde Dekabrist hareketini destekleyen biridir Puşkin. Bu düşünce akımına dahil olan Rus gençleri genel hatlarıyla özetlemek gerekirse şehirli sosyete ve askeri aristokrat takımından tiksinip Sibiryalı Rus köylülerinin erdemli yaşamlarını öven, halkçı bir çizgiyi benimsemiş kimselerdir. Puşkin de eserin içerisinde Kiev ahalisini üstü örtülü bir şekilde küçümserken Ruslan ve diğer üç şövalyeye yolculuğunda yardım eden halkı kutsamaktadır.

Tabii bu ideoloji bir Rus milliyetçiliği türevi denebilir. Hikayeye dahil edilmiş olan Finli bilge ve Hazar hanı Kievan Rus’un mültikültürel yapısına işaret etmekten çok Ruslara komşu milletlerin Ruslara hizmet ettiği bir vaziyet sunmuştur. Puşkin bunu gerçekten kötü niyetli bir şekilde mi yapmıştır bilemiyorum ama kendisinin Rusçu biri olduğunu ve Avrupalı halkların gerisinde kalmaktan dolayı kendini hırpaladığını biliyorum. Bu yüzden eserin gözümde resmettiği tablo bir çıt kalbimi kırdı.

Esere puanım 7/10. Bu klasiği de okuyup sindirmiş olmaktan dolayı mutluyum.

Yeşil Bambu ve Diğer Fantastik Öyküler (Kolektif)

Orijinal İsim: Blue Bamboo: Japanese Tales of Fantasy (1934-1945)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 26 Haziran 2022 – 30 Haziran 2022

İthaki’nin yayımlamaya başladığı Japon Klasikleri serisine geçen ay düşmüş bulundum. Henüz birer birer çevrilip piyasaya çıkarılırken serinin günceline gelmek istedim. Böylece seriye ait bulabildiğim kitaplardan güzel bir sepet yapmıştım. İlk olarak Osamu Dazai’nin Öğrenci Kız adlı eserini okudum ve ilginç bir şekilde şu an fark ediyorum ki seriye yine Dazai’nin öykü derlemesi ile devam etmişim. Araya başka bir yazar katmak daha iyi olabilirmiş.

Dazai’nin kaleminden çıkmış yedi öyküyü barındırıyor bu kitap. Öyküler sırasıyla Yeşil Bambu, Aşk ve Güzellik Hakkında, Hazakura ve Sihirli Islık, Onurlu Yoksulluk Hikayesi, Denizkızı Denizi, Romanesk ve Romantizm Feneri idi.

Yeşil Bambu hiç fena olmayan bir halk masalı gibiydi. Finalinde de bir ders verme amacı güttüğü için belki de Dazai’nin karakteri dışında bir işmiş izlenimi de verdi bana. Toplumcu veya ahlakçı bir tavır takınabileceği hiç aklıma gelmezdi.

Aşk ve Güzellik Hakkında ise öykü yazan beş kardeş ile ilgili bir hikayeydi. Yedinci öykü olan Romantizm Feneri ile bağlantılı bir eser olduğunu belirtmek istiyorum. Hikayede bahsi geçen aile bireylerinin İrie Shinnosuke adlı bir ressamın ailesinden esinlenilerek yaratıldığı belirtilse de ben bu bahsi geçen sanatçının gerçek biri mi olduğunu tam anlamadım. Adını aratınca bir şeyle karşılaşmadığım için kurgusal bir karakter olduğunu farz ediyorum.

Hazakura ve Sihirli Islık da bana farklı gelen işlerden biri oldu. İki kız kardeşin öyküsüne tanık oluyoruz bu hikayede. Hastalanmadan önce sürekli olarak aşığından mektup alan bir genç kızın, hastalanıp yatağa düştükten sonra hiç mektup almamasına hayıflanan ablasının çevirdiği dolabı ve sonuçlarını görüyoruz bu hikayede. Finali neden bilmiyorum ama bana çok üzücü geldi. Bitirince epey dertlendim.

Onurlu Yoksulluk Hikayesi masalsı tonda ilerleyen ve çok ilkel bir halk öyküsünü yeniden yorumlanmış hali izlenimi verdi. Bu öyküyü okurken pek keyif almadım.

Denizkızı Denizi bir yalancı çoban uyarlaması gibi başlıyor olsa da batılı versiyonlarına göre daha fazla kan ve kopan kelle içeriyor. Öykünün detayını şu an çok net anımsayamasam da genel olarak bir denizkızı gördükten sonra onu okla vurup öldüren bir adamın karaya çıktıktan sonra daimyo ile görüşmesi ve anlattığı öyküye inanılmaması üzerine kendi dürüstlüğünü kanıtlamak için denize açılıp vurduğu cesedi aramasını ve babasının bu çılgın haline endişelenen genç kızın başından geçenleri konu alıyordu.

Romanesk birbirinden bağımsız gibi gözüken üç iyi yazılmış öykünün finalde bir araya gelmesiyle sonuçlanan keyifli bir kısa öyküydü. Öyküde işlenen üç karakter Sihirbaz Tarou, Savaşçı Cirobei ve Yalancı Saburou idi.

Bu derleme esere puanım 7/10. İçinde gerçekten okumaya değer hikayeler bulunuyor. Kısa öykü ve Uzak Doğu edebiyatı sevenlerin mutlaka bakması gereken bir eser.

Uyuyan Adam

Orijinal İsim: Un homme qui dort (A Man Asleep) (1967)

Yazar: Georges Perec

Okuma Tarihi: 21 Mayıs 2022 – 26 Mayıs 2022

Uyuyan Adam ile tanışmam 1974 yapımı film uyarlaması üzerinden gerçekleşti. Film 1.5 saatlik bir monolog maratonu ile geçtiği için sözler ve verilmek istenen mesaj hakkında pek fazla düşünme fırsatı bulamamıştım. Bu sebeple de kitabı okuyunca olayı daha iyi anlayacağıma kanaat getirerek okuma listeme eklemiştim. Ancak 2020 Ocak’ta izlediğim filmin üzerinden tam 2 sene geçti ve ben romanı daha yeni okuma fırsatı bulabildim. Bunu çok yapıyorum ve üzülüyorum ama sanırım alışkanlığım haline gelmiş, bir türlü bırakamıyorum.

Romanın konusu 25 yaşındaki bir öğrencinin Paris’teki küçük apartman dairesinde yatarken birden hiçbir şey yapmak istememesi ve yaşama karşı duyarsız olmaya başlaması üzerine şekilleniyor. Odasından çıkmayan, sınavlarına girmeyen, kapısına gelen arkadaşlarına cevap dahi vermeyen, sokaklarda dolaşan ama hiçbir yana bakmayan, hiçbir nesne ile etkileşime geçmeden günlerini harcayan bir adamı takip ediyoruz.

Öykünün baş karakteri dünyaya kayıtsız kalmayı sürdüren bir genç adam olmasına rağmen anlatıcının ona getirdiği eleştiri veya yorumlar bir millet, cinsiyet veya yaş grubu fark etmeksizin dünyanın herhangi bir yerinde bulunan okur için de gayet geçerli durumda değerlendirilebilir. Yazarın eleştirel kalemi evrensel bir nitelik taşıyor ve onun yazdığı satırları okuyan her insan içinde kendisine karşı söylenen bir söz bulabilir.

Romana puanım 8/10. İkincil şahıs bakış açısından anlatılan roman pek alışkın olmadığım türde bir yazıma sahipti ancak son derece akıcıydı ve anlaşılması zor olmayan bir derinliği de barındırıyordu.

Öğrenci Kız

Orijinal İsim: 女生徒 (Joseito) (1939)

Yazar: Osamu Dazai

Okuma Tarihi: 19 Mayıs 2022 – 21 Mayıs 2022

İthaki Yayınları sanırım geçtiğimiz sene Japon Klasikleri serisine başlamıştı. Okumadığım bir sürü Japon edebiyat eseri olduğu için bu serinin zenginleşmesini içtenlikle diledim. Şimdi sayısı +10’u bulan bu seriye başlamak için doğru zaman olduğuna inandım ve geçtiğimiz hafta birkaç kitaplık bir sepet hazırlayıp sipariş verdim.

Öğrenci Kız da bu kitap arasındaydı. Dazai’nin daha önce İnsanlığımı Yitirirken isimli romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Aldığım kitaplara göre daha kısa olduğunu da görünce bu eser ile seriye girişmenin iyi olacağına karar verdim ve Fahrenheit 451’i bitirir bitirmez buna geçiş yaptım.

Öykü yaşını tam olarak bilmediğimiz ancak ergenliğini yaşamakta olan, tahminen liseli bir genç kızın başından geçen bir günü konu alıyor. Sabah uyanışıyla başlayıp, gece başını yastığa dayayıp uykuya dalana değin yaşamına şahitlik ediyoruz. Gün içerisinde gördüğü nesneler, denk geldiği olaylar ve konuştuğu insanlara dair düşüncelerini ve duygularını paylaşan bu genç kız, büyümenin getirdiği iç sıkıntılarını da bu çevreye getirdiği yorumları baharatlandırmak için kullanıyor.

Holden Caulfield tadı aldığımız bu genç kızda çağın dayattığı saygı kurallarına, ergin yaşın getirdiği yetersizliklere ve kendi gücünün ötesinde gerçekleşen olaylara karşı sessiz isyanı görmekteyiz. Pasif agresif bir tavırla okuruna konuşan bu kızın sergilediği çaresizlik ve karamsarlığı bana dokunmayı başardı. Zihninde geçen düşünceleri o kadar dolaysız ve akıcı idi ki kendimi o kız gibi hissettim, aynı hisleri yaşadım.

Esere puanım 6.5/10. Daha uzun olsa Çavdar Tarlasında Çocuklar ile kıyaslanabilecek ağırlıkta bir romana dönüştürülebilirdi. Ancak bu haliyle gösterişsiz ama kıymetli bir öykü olarak değerlendirdim.

Fahrenheit 451

Orijinal İsim: Fahrenheit 451 (1953)

Yazar: Ray Bradbury

Okuma Tarihi: 29 Nisan 2022 – 19 Mayıs 2022

Sanırım benim için her söyledikleri doğru. Hiç arkadaşım yok. Bunun da benim anormal olduğumu kanıtladığı varsayılıyor. Fakat tanıdığım herkes bağırıyor vahşiler gibi, dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirlerini nasıl incitiyorlar?

Geçen ay Ray Bradbury tarafından yazılmış Mars is Heaven isimli kısa öyküyü keşfettim. Karşılaştıkları olaya duygusal tepki veren bir uzay mekiği mürettebatını aklın yoluna çekmeye çalışan bir kaptanın Mars’ta geçen bir günlerini konu alıyordu. Öykünün Odysseia’daki Helios’un kıymetli koyunlarına el uzatan mürettebatın Zeus tarafından cezalandırılmasını anımsatan bir gidişatı olsa da kurgu, okurunu daha duygusal bir yerden vuruyor: Anılardan. Yazıyı tamamen Mars is Heaven odağına çevirmek istemiyorum ancak bu öyküyü neden beğendiğimi kısaca açıklamak istedim. Bunu okuduktan sonra da Bradbury’nin şaheseri olan Fahrenheit’ı da okumanın zamanı geldi diye düşündüm ve okumaya giriştim.

Fahrenheit 451 aslında beklediğim kadar sıkıcı olmayan bir kitaptı. Distopya türünden eserlere pek gönül verebildiğim söylenemez. Bu sebeple okurken epey zorlanacağımı, hatta uykuya dalacağımı düşünüyordum. Neyse ki böyle olmadı. 20 gün kadar bir sürede kitabı bitirebildim. Peki Fahrenheit 451 gerçekten okumaya değer bir kitap mı?

“Geçen gece, son on yıldır kullandığım gazyağını düşündüm. Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”

Bu sorunun cevabını direkt veremiyorum. Çünkü hislerim biraz karışık. Öncelikle hikayedeki betimlemeler çok zayıf durumda. Yani okuduğumuz öykü gelecek bir zamanda mı geçiyor, yoksa alternatif bir 50li yıllar ABD’sinde mi tam emin olamıyor insan. Dünyanın nasıl göründüğünü bilemezken çoğu öğeyi zihnimde bir yere oturtmakta zorlandı.

Hikayenin merkezinde bulunan eylemi kurgularken Bradbury çok büyük ihtimalle Nazilerin kitap yakma faaliyetlerine gönderme yapması için seçmişti. Bunu direkt kendi ağzıyla söylüyor mu bilmiyorum ama dönem olarak yakınlar ve işlem oldukça benzer. Bunu fark etmek için alim olmaya gerek yok sanırım.

“Eğer bunun denemeye değer bir plan olacağını düşünüyorsan, bunun işe yaracağını bana söylemeni istiyorum.”
“Böyle şeyleri garanti edemezsin! Ne de olsa, ihtiyacımız olan bütün kitaplar elimizde olsa bile, en yüksek uçurumu bulup atlamakta ısrar ediyoruz. Fakat bir molaya ihtiyacımız var. Bizim bilgiye ihtiyacımız var. Belki bin yıl içinde atlamak için daha küçük uçurumlar seçeriz. Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına, ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,’ diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer. Garanti isteme. İnsan, makine veya kütüphane gibi herhangi bir şeyde saklanabileceğini sanma. Kendi kırıntılarını kurtar ve eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil.”

Guy Montag isimli ana karakterimizin içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlamasının kendisine karahindiba uzatan bir kız ile başlamış olması beni bir okur olarak yeterince inandıramadı. Çünkü bayağı bayağı itfaiyecilik yapan bir adamı eyleminden döndürüp hükümetin karşısına getiren bir noktanın böyle basit olması bir komik. Bugüne kadar kaç yüz ev yakmıştır kim bilir ve daha şimdi mi eylemini sorgulamak dank etti Montag! Neyse bu adımı bir şekilde yuttum ve okumaya devam ettim.

Montag’ın hayatındaki diğer büyük kırılım da evindeki kitapları teslim etmeyen yaşlı bir kadının itfaiyeci ateşinde cayır cayır yanarak hayatını kaybetmesi oldu. O andan itibaren Montag kitapların gerçekten yaşamını feda edecek kadar kıymetli bir şey olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Böylece yakmaya gittiği evlerden birer ikişer kitap çalıp evinde okumaya başlıyor. Merakı ileri gidiyor ve Faber isimli bir profesör ile iletişime geçiyor. Bu noktadan sonra Montag’ın zihni itfaiye şefi Beatty ile Profesör Faber’in iradesi arasındaki bir iktidar savaşına yer veriyor.

Sen şehre ne verdin Montag?
Küller.
Diğerleri birbirine ne verdi?
Hiçlik.

Öyküde kurulan dünyanın cevapsız bıraktığı onlarca soru mevcut. Bunca kitap yakılıyor ama bir şekilde de insanlar bunları ele geçirebiliyor. Peki oldu da hükümetin elinden kaçırdığı insanlar var bunlar tam olarak ne yapıyorlar? Hikayenin sonlarına doğru karşılaştığımız yabanda yaşayan kitap hatipleri bu soruyu cevaplıyor. Bu ormanda geçen sahnelerde çok kritik konuşmalar yapılıyor.

Burada kitaplar kutsallaştırılan bir obje gibi anlatılsa da bu eseri fiziksel olarak değil de zihinlerinde taşıyor olmaları ile birlikte çok hoşuma giden bir detay yazar tarafından hediye edilmiş oluyor. Kitapların fiziksel formu ile ilgilenmek yerine bilginin muhafazasının sağlanmasına ehemmiyet verilmiş. Her bir kaçak bir kitaptan veya bir bölümden sorumlu tutulmuş ve onu ezberleyip özümseyerek zihinlerinde taşımaya karar vermişler. İsa’nın havarilerinin diyar diyar dolaşıp onun öğretilerini ve hayatını insanlara anlatmasına benzer bir duruma benzerlik yaratıyor. Ki Bradbury de bunu fark edip Granger isimli kaçağın ağzından “Luka burada, Matta şurada…” tarzı bir cümle sarf ederek son noktayı koyuyor.

“Bir şeyi kafanızdan çıkarmayın. Sizler önemli değilsiniz. Siz hiçbir şey değilsiniz. Bir gün taşıdığımız yük birine yardımcı olabilir. Fakat uzun süre önce, elimizde kitaplar olduğu zaman bile, onlardan çıkardığımız şeyleri kullanmadık. Ölülere sövmeye devam ettik. Bizden önce ölmüş zavallıların mezarlarına tükürmeye devam ettik. Önümüzdeki hafta, önümüzdeki ay, önümüzdeki yıl, bir sürü yalnız insanla karşılaşacağız. Bize ne yaptığımızı sordukları zaman onlara, hatırladığımızı söyleyebilirsiniz. İşte uzun vadede kazançlı olacağımız nokta burası. Bir gün, o kadar çok şey hatırlayacağız ki, tarihin en büyük buharlı kazı makinesini yaparak bütün zamanların en büyük mezarını kazıp, savaşı içine ittikten sonra üstünü örteceğiz. Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.”

Esere puanım 7/10. Bir distopya eseri için yine oldukça ilgi çekici bir ilerleyişi vardı. Özellikle final bölümü ile kendini bana sevdirmeyi başardı.