Bu sezon başladığında ilk dört ya da beş bölümü güncel takip etmiştim. Sonra ne oldu bitti de izlemeyi saldım bilmiyorum. Bir de öyle bir yerde bırakmışım ki tam da Zaraki geri dönüp olaya dahil oluyor.
Ben bu sayıları mangada güncel okuyordum. O yüzden üzerinden neredeyse 8 sene geçti. Olayların gerçekleşme sırası ve şeklini çok net hatırlayamıyorum. O yüzden şu an bölümleri izlerken sıfırdan öğrenmiyormuşum heyecanı yakaladı beni.
Sıfırıncı takımın özel gücü aklımda kalmayan o güzel detaylardan biriydi. Ilk kez görmüş şekilde izledim. Ve inanılmaz baskın bir kudrete sahipti. Takım kaptanının Kuro adlı gücü ve bankaisi de eşsizdi. Yhwach buradan nasıl kurtulup da Ruh Kralı’nın odasına kadar ulaşıyor gerçekten merak ediyorum. Oralar zihnimde hiç kalmamış.
Sternritter tayfası da bir geri dönüş yapabilir. Ichigo ve ekibinin yukarı çıkışlarına Grimmjaw da dahil oluyor diye hatırlıyordum ama onlar daha da ileride olabilir.
Benim üçüncü ve son sezondan tek beklentim final savaşını ve sonrasını mangadaki gibi aceleye getirmemeleridir. Umarım ağız tadıyla bir Bleach finali takip edebiliriz.
Orijinal İsim: Die Sonette an Orpheus (Sonnets to Orpheus) (1923)
Yazar: Rainer Maria Rilke
Okuma Tarihi: 11 Kasım 2023 – 17 Nisan 2024
Yaklaşık iki sene önce Evredike ve Orfe’yi metaforik olarak işlediğim bir öykü yazmaya başlamıştım. O günden beri de Orphism başta olmak üzere birçok antik ezoterik inanç hakkında araştırma yapmıştım.
Dönemi daha iyi anlamak, daha etkileyici mitolojik ve tarihi göndermeler yapabilmek adına yapıyordum bu araştırmaları. Lakin bu süreçte Rilke’nin Orpheus’a Soneler isimli bir şiir kitabı olduğunu öğrendim. Ve bir itirafta bulunacağım, tam olarak bu noktadan sonra Rilke hakkında bir şey okumaya ve araştırmaya meyil ettim.
Alman edebiyatına karşı bir antipatim olduğu için Rilke sadece uzaktan seyrettiğim bir adamdı. Ancak bu soneler ile kalemine ısınmış oldum. Diğer eserlerini de okumak için sabırsızlanıyorum.
Yıllardır nasıl sonuçlanacağını merakla beklediğim Earthsea Quartet an itibari ile sonlanmış oldu. İlk üç kitabın her biri ayrı bir ruhani yolculuk içeriyordu. Ancak Tehanu’da sanırım Ged’in en insani yönüne şahit oluyoruz.
Her şeyden önce bu hikaye son derece hüzünlüydü. Therru’nun insanlardan gördüğü muamele, Tenar’ın ona kol kanat gerişleri, Lebannen ile Ged dışındaki hiçbir erkeğe temas dahi etmek istememesi ve kızcağızın başını bir yana eğerek durduğu anlar… Bunlar kalbimi gerçekten paramparça etti.
Romanın her bir bölümünde gözlerim defalarca doldu. Bazı anlarda yaşların süzülmesine engel olamadım. Tehanu sanırım Ursula ablamın da daha duygusal bir anına denk gelmiş. En Uzak Sahil‘in üzerinden 18 sene geçtikten sonra çıkarmış olması da üçüncü kitabı yayınlayan Ursula ile Tehanu’yu yazan Ursula’nın aynı kişi olmadığını da gösteriyor. Geçen onca yılın ardından duygu ve düşünce dünyasının ne yönde değiştiğini iki eseri arka arkaya okuyunca dahi az çok kestirebiliyorsunuz.
Ged’e bu öykü ile veda edeceğiz diye düşünüyorum. Yerdeniz Öyküleri veya Öteki Rüzgar’da tekrar karşılaşıp karşılaşmayacağımdan emin değilim. Bu sebeple artık sıradan bir yaşamı kabullenmiş o ihtiyar Ejderha Efendisi’nin hikayesini burada sonlandırmış olmayı diliyorum. Yazılmış en etkileyici kişiliğe sahip büyücüye, Çevik Atmaca’ya, Roke’un Başbüyücüsü’ne, Gont’un Duny’sine, yani gönlümüzün Ged’ine hoşça kal diliyorum.
Nioh 2 yaklaşık bir 70 saatlik oynanışın sonunda 127 seviyelik bir karakter ile final verdi.
Oyunu bitirmeye kendimi o kadar odaklamışım ki finalin ardından direkt silip makineyi kapattım. O yüzden tam olarak oynanış saatimin ne olduğundan emin değilim. Final görevinden sonra üç online mission daha açılmış olmasına rağmen koşar adım oyundan uzaklaştım.
Uzaklaştım diyorum ama bu işin eğlencesi tabii ki. Oynarken epey keyif aldım. Final boss u ilk oyuna kıyasla çok daha kolay olmuş. Hatta Otakemaru ile ilk karşılaştığımda neredeyse öldürecektim. Dışarı çıkıp bir yemek yedim, kardeşlerimle kahve içtim. Eve dönüp kaldığım yerden devam ettim. Üç ya da dördüncü denememde kolayca üstesinden gelebildim.
Bana soracak olursanız oyunun en zor bossu Kashin Koji idi. Tokichiro’yu yendikten sonra görev sona ermedi. Birden bu arkadaş ortaya çıktı. Azalmış olan ekipmanlarıma rağmen bir şekilde alt ettim. Sonra Japon oyunlarının en nefret ettiğim özelliği zuhur etti. Öldürdüğüm bu Kashin Koji isimli düşman birden dirildi ve daha güçlü formu ile benimle güreşe tutuştu. Hazırlıksız olduğum için öldüm elbette. Ancak ikinci denemem daha kötü oldu. Sonra üç, dört, beş derken. Ben bu arkadaş ile on defanın üzerinde dövüşmüşümdür. Oyunu bırakma eşiğine geldim. Neyse ki o gün oyunu kapatıp sakin kafa ile ertesi gün denemeye karar vermişim. Ertesi gün birkaç denemenin ardından rahatça son darbeyi vurup görevi tamamlayabildim. Yine de bana yaşattığı o sinir dolu dakikalar hala aklımda.
Kashin Koji’nin dışında Lady Osakabe isimli boss da bana epey mücadele dolu anlar yaşattı. Onu alt edebilmek için de epey bir mesai harcadım. Bu ikisi dışında bana ecel terleri döktüren inanılmaz zorlandığım bir düşman çıkmadı. Nioh 2 için şu yorumu gönül rahatlığı ile yapabileceğimi düşünüyorum: ilk oyuna kıyasla çok daha kolay bitirilebilen bir yapım olmuş.
Oyunun bosslarından o kadar bahsettim ki mekanik ve hikayeye değinmeyi unutmuşum. Hızlıca mekaniklerden bahsetmem gerekirse ilk oyunla arasında devrimsel bir fark olduğunu söyleyemem. Yalnızca soul core ismi verilen bir ekipman eklenmiş. Bu corelar oyun boyunca öldürdüğümüz düşmanlardan rastgele aralıklarda düşen bir item. Bunları -istediğimiz zaman değiştirebildiğimiz- guardian spiritimize entegre ederek, ilgili düşman tipinin saldırısını kopyalayabiliyoruz. Örneğin Enki isimli maymun benzeri düşmanın soul core unu taktıysak, onun ikonik hareketi olan zıplayıp mızrak fırlatma saldırısını gerçekleştirebiliyoruz.
Nioh 1’den farklı olarak oyuna bir de aynı anda iki guardian spirit kullanabilme özelliği gelmiş. İlk oyunda canlandırdığımız William Adams da birden fazla guardian spirit ile tanışıyor olmasına rağmen görev sırasında shrine a gitmeden kullanabileceği sadece tek bir spiriti oluyordu. Bu güzel bir özellik olmuş elbette ancak ben oyunun son çeyreğinde elde ettiğimiz bu özelliği hiç kullanma gereği duymadım.
Oyunun hikayesi de Nioh 1’in prequeli diyebileceğimiz bir dönemde geçiyor. Oda Nobunaga’nın Japonya’yı birleştirme emelleri yürüttüğü dönemde ileride Toyotomi Hideyoshi olarak anılacak olan Tokichiro isimli bir ninjanın yoldaşlığında Sengoku Dönemi’nin en hareketli anlarına tanık oluyoruz. Honnoji’deki ihanet, Yamazaki Savaşı vs. derken Toyotomi Hideyoshi’nin ölümünün ardından -zaman atlamalarıyla birlikte- 1616’ya değin uzanan bir öyküye tanıklık ediyoruz.
Oyuna puanım 8/10. Gerçekten çok keyif aldım. Team Ninja Nioh 3 çıkarmak yerine Rise of the Ninja isimli yeni bir oyun piyasaya sürdüler. Bir franchise’ı iliğine değin sömürmek yerine farklı rotalara saplamalarını takdir ettim.
Kurosawa 1961 yılında çekmiş olduğu Yojimbo isimli film ile Mifune üstadın canlandırdığı Sanjuro lakaplı bir ronini dünyaya tanıtmış oldu. Yojimbo’nun yakaladığı heyecanın üzerine filmin çıkışının üzerinden bir sene sonra Sanjuro isimli bir devam filmi çekti.
Sanjuro kağıt üzerinde Yojimbo’nun devam filmi olarak değerlendirilse de kurgusal olarak herhangi bir bağlantıları yok. Bu nedenle iki filmden hangisini arzu ederseniz onu önce izlemenizde herhangi bir beis yok.
Filmin konusuna gelirsek yolsuzluk iddiaları dolanan bir klan baş kahyasının hareketlerinden şüphelenen dokuz klan üyesinin, Sanjuro’nun yardımı ile klan şefi Mutsuta’yı tekrar eski konumuna getirebilmek için verdikleri mücadeleyi işliyor.
Sanjuro’nun entrikacı Hanbei Muroto’yu alt edebilmek için yaptığı kurnazlıkları seyretmek çok eğlenceliydi. Akıllıca hamleler ile rakiplerini eleyen düşmanlar her zaman hoşuma gitmiştim. Toshiro Mifune’nin hayat verdiği bu karakter, benim FRP oyunlarında dahi yaratmaya çabaladığım o ideal adaletli maceracı ruhlu kahramanı yansıtıyor.
Filme puanım 8.5/10. Yojimbo ile denk hatta daha iyi bir film diyebilirim.
Orhan Kemal’in kaleme aldığı toplumcu gerçekli bir romandan uyarlanan bu filmde üç arkadaşın geçim derdiyle Adana-Çukurova yöresinde neler yaşadıkları anlatılıyor.
Filmde Anadolu insanının kanaatkar yapısı anlatılıyor. İşçilerin maruz kaldığı hor görülme, emek sömürüsü ve zorlu çalışma şartlarını mercek altına alıyor. İnsanların karın tokluğuna çalıştığı fabrika ve tarlalarda uzuv ve can kaybı yaşamaları, kadınların mal gibi alınıp satıldığı bir dünya sunuyor bize. İşin acı olan kısmı da bu gördüklerimizin yaşanan zorlukların belki de binde birini aktarıyor olmasıdır.
“Ya olmalı insan, vermeli canını insan için yahut etmemeli kalabalık dünyamızda” sözüyle beni yüreğimde yer edindi bu eser.
Yapıma puanım 7/10. Nesnel gerçekler, abartısız, çıplak ve çoğu zaman çiğ bir haldeler.
Film kan davasından kaçmaya çalışan iki kardeşin köyden İstanbul’a gelişi ile başlıyor. Burada yanına sığınmak için aradıkları kişiyi bulamıyorlar. Böylece sokaklarda kalmaya başlayan Kenan ve Yusuf isimli iki kardeşin başından geçenleri seyrediyoruz.
Hikayemiz 70’lerin sonundaki İstanbul’da geçiyor. Hatta spesifik olarak Tophane ve civarında geçtiğini söyleyebiliriz. Kent manzaraları çöküntü alanları, dar gelir grubundan insanları yansıtıyor. Toplumun alt seviyesinde yaşam mücadelesi vermeye çalışan çocuklarının o günün şartlarında başlarından neler geçebileceğini örnekleyerek anlatıyor.
çocuklar dünyayı alacak elimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler
Esere puanım 6/10. Kadronun çocuk oyunculardan oluşuyor olması, sergilenen performansı bir tık düşürse de hikayenin gerçekliğinden hiçbir şey götürmüyor. Kenan her sahnenin başında kamera ufak bir göz atmasa daha da iyi olabilirmiş.
Orijinal Adı: Aguirre, der Zorn Gottes (Aguirre, the Wrath of God) (1972)
Yönetmen: Werner Herzog
Türü: Aksiyon – Macera – Biyografi
İzlenme Tarihi: 8 Nisan 2024
Herzog sinemasına girmek için uzun zamandır fırsat kolluyordum. Ancak hangi filmi ile giriş yapacağıma karar veremiyordum. Talih beni Aguirre izlemeye yönlendirdi. Fakat ben bu filmde Amazon Ormanları’nda İspanyol conquistador kostümleri giyip bir salın üzerinde yolculuk ederken birbirleriyle Almanca konuşan insanları izlemeyi beklemiyordum.
Hikaye Lope de Aguirre isimli bir Bask conquistadoru merkeze alıyor. Amazon Nehri’nin İnka topraklarında kalan kısmında yolculuk ederken kumandanı Pedro de Orsua’ya darbe yapıp keşfe çıktıkları kafileyi ele geçiren Aguirre, peşinden sürüklediği bir grup İspanyol ve yerliyi efsanevi El Dorado şehrini bulabilmek uğruna açlık, sefalet ve ölümün kollarına götürür.
Filmin bir başka Karanlığın Yüreği uyarlaması olduğunu ancak hikayenin yarısında falanken uyandım. Olayın tarihsel bir gerçeğe dayandığını da film sona erdikten sonra yaptığım ufak çaplı araştırma neticesinde öğrendim. Aynı medyayı paylaştıkları için Aguirre’i Apocalypse Now ile karşılıklı değerlendirmem uygun olacaktır.
Aguirre, Apocalypse Now’a kıyasla daha çiğ, filtresiz ve vahşi bir dünyada geçiyor gibiydi. Coppola en nihayetinde bir Hollywood filmi çektiği için formülize edilmiş çekim teknikleri ve dayanıklı ekipmanlara sahipti. Aguirre’in hikayesini takip ederken her bir sahnede “o ekipmanları buralarda gezdirmek ne zor olmuştur” diye düşünmeden edemedim.
Yapıma puanım 7.5/10. Yeni Dünya keşifleri üzerine farklı tarz bir iş tecrübe etmek isterseniz izleyebilirsiniz.
Log Horizon ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum da Sword Art Online’ın yarattığı etki hala devam etmekteydi. İnsanlar içerisinde oyun geçen her yapımı SAO ile kıyaslama eğilimi gösteriyordu. SAO’yu olduğundan büyük görmeye devam eden hayran kitlesi nedeniyle zaman içinde seri ile aram epey açıldı.
SAO’nun finalinin üzerinden bir sene geçmişti. O sıralarda Log Horizon duyurulmuştu ve sırf benzer konsept olduğu için girmeye karar vermiştim. Oyunun içerisinde hapsolmuş insanlar elbette benzer bir konsept olsa da LH’nin mantığı ve ana karakter Shiroe’nin olaylara yaklaşımı beni daha çok kendine bağlamıştı.
LH’de her şeyden önce oyunu, oyunun kurallarıyla oynayarak alt etmeye çalışan zeki bir başrolümüz var. Çevresinde Nyanta, Akatsuki ve Naotsugu gibi eğlenceli karakterler bulunduğu için hikayenin tamamen akıl oyunları ile yürüyen monoton temposu yer yer kırılabiliyordu.
2014 yılında çıkan No Game No Life gibi absürt bahis oyunları ile ilerleyen bir yapım da değil Log Horizon. Olayın şokunu atlatmaya çalışan oyuncular topluluğuna liderlik etmek için çabalayan bir karakter çok hoşuma gitmişti. Shiroe ve arkadaşlarının loncası ‘Kötücül Çay Partisi’, ekibin ileride kuracağı bir Oyuncular Krallığı’nda yönetici zümre olmayı yolunda adımlar atıyordu. Zamanla işin içine başka çıkar grupları da dahil olunca, oyuncular birliği içinde bir politik yarış oluşmaya başlamıştı. Bunlara ek olarak da NPC’lerin bilinçli bir şekilde insan oyunculara karşı yaptırımlar uygulaması işin rengini civcivli bir hale getirmişti.
Tüm bu yaşanan gelişmeler nedeniyle ilk iki sezon Log Horizon benim ilgimi üzerinde tutmayı başaran bir eserdi. Ancak üçüncü sezon bu saydıklarımın hiçbirini iyi bir şekilde yerine getiremiyor. NPC krallığı ile diplomatik temaslarda bulunmaları, Akiba serverı için liderlik seçimi gibi ilginç işler olsa da serinin genel masalsı ve Nostale’i andıran ciddiyetten uzak tonu beni artık kurgudan epey uzaklaştırdı.
Esere puanım 6.5/10. İleride bir gün dördüncü sezonu gelir mi bilmiyorum ama geldiği durumda izlemeye başlamadan önce üç, belki de dört, defa düşüneceğim.
Bursa şehri bugünlerde adını spor camiasında yalnızca basketbol branşında duyduğumuz bir il olsa da ülkemizin futbol kültürü en köklü olan kentlerinin başında gelmektedir.
Bursaspor’un Kupa Galipleri Kupası Çeyrek Final rakibi Dinamo Kiev olmuştur. 5 Mart 1975 tarihinde oynanacak olan ilk maç için komünist Kiev ekibi Bursa Atatürk Stadyumu’na giriş yapmıştır. Lobanovski’nin öğrencileri takım oyunu, disiplin, teknik-taktik yönünden nefes kesici bir takımdır. Maç sonucu 0-1 ile mutlu ayrılan taraf Kiev olmuştur. Bursa şehri yenilginin acısını içinde yaşamaktadır ancak o gün stadyumdaki herkesin gönlünde bir Dinamo Kiev sevgisi filizlenir.
Aynı dönemlerde Yıldırım ilçesinin çeperlerinde Mesken isimli bir toplu konut mahallesinde amatör bir futbol takımı kurulmuştur. Orta sınıf gelir düzeyine sahip site sakinleri ve zamanla sayıları artan üniversite öğrencilerinin sahip oldukları sol görüş nedeniyle civarda nam salmaya başlamışlardır. Seyircisi bu takımı zaman içinde Dinamo Mesken olarak desteklemeyi uygun görmüş.
Takım 70’lerin genel atmosferi içerisinde hayatta kalmaya çabalayan oldukça fakir bir oluşum. Lisans çıkartmak için bir araya gelen oyuncular para toplayıp lisans parasının onda birini çıkarabiliyorlar. Böyle zor şartlar altında varlık sürdürmeye çabalamışlar. Ancak buna rağmen sporun güzel yönlerini teslim etmekten hiçbir zaman çekinmemişler.
Takımda top koşturan insanlar herhangi bir ideolojiyi savunmadığını iddia etmektedir. Yekun olarak takımın temsil ettiği bir şey yok. Sahada oynayan solcu kadar sağcı ve ülkücü de mevcut. Takım birliğinin temelinde ideolojinin aksine fakir bir mahallenin dayanışma ruhu yatmaktadır. Bu ruh ve arkalarındaki izleyici desteği Dinamo Mesken’in sahada fırtına gibi esmesine olanak tanıyordu.
Bir Bursa efsanesi olarak yoluna devam eden Dinamo Mesken, gittikleri deplasman maçlarında rakip tribünlerin “Komünistler Moskova’ya” veya “Moskova Dışarı” şeklindeki tezahüratlarına maruz kalmaktaydı. 1980 askeri darbesi sonrasında yürütülen halkı apolitize etme faaliyetlerinin bir kurbanı da Mesken’imiz olmuştur. Takımın temsil ettiğine inandıkları politik görüşler nedeniyle mahalleli fişlendi. 1981 Eylül ayında kulüp ‘milli değerlere açıktan saldırı’ bahanesi ile kapatılır.
2008 yılında Dinamo Mesken takımının eski başkanı, oyuncuları ve hatta amigoluğunu yapmış olan Erkan Can bir araya gelmiş ve Meskenspor adı altında tekrar spor faaliyetlerine dönmüşler. Bir sonraki Bursa ziyaretinde fırsat bulursam tesislerini ziyaret etmeyi planlıyorum.