Bir sonraki gece Mısır’a yolculuğa çıkacağım. Gün içinde aldığım kötü haberlerin üzerine kütüphane maceramı yarıda bırakmıştım. Günü bitirmek için Türkiye-İzlanda maçı dışında bir şeyler yapmayı planladım. Bu seçenekler arasında en ideali uzun zamandır izlemeyi ertelediğim The Prince of Egypt oldu.
Çocukken izlediğimde de çok beğenmiştim. Benim için özel olan animasyon filmlerinden biriydi. CD’si de vardı ve onlarca defa izlemişimdir. Bugün tekrar izlerken bazı sahnelerin ardından ne gerçekleşeceğini hatırlamış olmak beni çok mutlu etti.
Dini öyküler arasında en sevdiğim öykü Mısır’dan Çıkış yani Musa anlatısıdır. Bu kadar seviyor olmamın sebebi muhtemelen bu animasyonun kaliteli kurgusu ve çizim stilinden kaynaklanıyordur. Yoksa çocuk kafamla tüm hikayelerin giriş-gelişme-sonuçlarını yan yana koyup olumlu olumsuz yönlerini dökme gibi bir girişimim olmadı. Her şey doğal yolla maruz kalmaya bağlı olarak gelişti.
Esere puanım 8.5/10. Muazzam bir yolculuk, eşsiz bir öykü.
Orijinal Adı: 悪は存在しない (Aku wa Sonzai Shinai) (Evil Does Not Exist) (2023)
Yönetmen: Ryûsuke Hamaguchi
Türü: Drama
İzlenme Tarihi: 7 Eylül 2024
Hamaguchi sinemasına hiç hakim değilim. Kendisinin izlediğim ilk filmi Evil Does Not Exist oldu. Bu filmin varlığını da başka bir filmin gösterimi öncesinde çıkan fragman sayesinde öğrenmiştim.
Fragmanda beni cezbeden doğanın dinliği ve sakin kırsal yaşam sahneleri olmuştu. Esasında filmi niye izleme kararı aldığım konusunda bir hayal kırıklığına uğramadım. Birebir fragmanın vaat ettiği şeyleri içinde buldum. Hatta fazlasıyla… Gerçekten fazlasıyla vardı.
Filmin finali bende pek oturmadı. Bu saat gece 2 olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Ancak yaralı bir geyiğin saldırganlığı veya yavrusunu korumak için insanlara saldırabileceği konusunda foreshadow yapılmıştı. Geyiklerle ilgili bir sahne elbette şaşırtıcı olmadı. Benim kafamda bir türlü oturtamadığım olay ise cinayet teşebbüsü oldu. O eylemin nasıl gerçekleştirildiğini gerçekten anlamadım.
Vagabond mangasını bitirdiğim zaman da belirttiğim gibi Vinland Saga son dönemlerin en popüler üç seinen mangasından biri. Şu an bu üçlü için ‘the big three’ yakıştırması yapılıyor.
Bizim devrimizdeki big three’si shounen krallarından oluşuyordu. Bugün büyük üçlü diyince Berserk, Vinland Saga ve Vagabond’un akıllara gelmesi hoşuma gitmiyor desem yalan olur. O zamanlar Fairy Tail’in eklenmeye çalışılması gibi ben de bu güncel üçlüye dördüncü olarak Kingdom’ı dahil etmek isterim. Ancak bu başka bir günün konusu.
Vinland Saga şarap gibi yıllandıkça daha da güzel ve ilginç gelmeye başladı. Mangasını okumaya 22 Aralık 2017’de başlamıştım. Yedi sene önceki ben ve bugünkü ben arasında dağlar, denizler kadar fark var. O dönem okusam bugünkü kadar beni etkilemeyebilirdi. Zorlu bir dönemimde bu hikayeye hak ettiği değeri gösteremeyebilirdim. Ancak bugün gönül rahatlığı ile bu öyküyü değerlendirebiliyor ve üzerine konuşabiliyorum.
Thorfinn (Thorsson) babasının katilini öldürmeye yemin etmiş hırçın bir çocuk olarak başlıyor yolculuğuna. Bu yolculukta babasını katleden Askeladd ile bir iş birliği içine de giriyor. Onlar arasındaki bu ortaklığın birbirlerine karşı duydukları nefretin üstünde duruyor olması okuru ve seyirciyi hipnotize ediyor. Thorfinn’in Askeladd’ı düştüğü her zor durumdan kurtarırken asıl motivasyonu onu en iyi halinde alt edip babasının intikamını alabilmekti.
Tam da bu sebeple bu ikilinin ilişkisini son derece ilginç buluyorum. Ortada affedilmez bir günah olmasına rağmen doğru zaman ve şartların gerçekleşmesini bekleyen bir intikamcı ile onun her hareketini kestirebilen kurnaz ve hırslı bir adamın çekişmesi.
Günün sonunda ilişkilerinin sürüklendiği nokta Thorfinn için bir katarsis görevi göreceğini öngörüyorum. Kendi elleriyle hayatına son verip babasının intikamını almak için yanıp tutuşan bir gencin tüm öfkesini ve nefretini içinde tutarak hayatını sürdürmek zorunda kalması benzersiz bir karakter gelişimine neden olacaktır. Bunun için ikinci sezonu izlemeyi ve ardından da mangaya geçiş yapmayı sabırsızlıkla bekliyorum.
RoboCop konsept olarak hemen hemen herkesin bildiği bir olay olsa da yeni neslin pek izlediği bir eser olduğunu düşünmüyorum. 2014 senesinde seriye bir remake yapım ile ekleme yapmış olsalar da popülerliğine fazla katkı sağladığını söyleyemem.
Her ne kadar orijinal film serisi pek medya görünürlüğüne sahip olmasa da RoboCop karakter olarak son derece tanınan bir figür. Bu sebeple de aklımın hep bir köşesinde filmini izleme düşüncesi vardı. Prime Video’dan üç gün içinde çıkacağını görünce izleme kararı aldım.
Filmin robotik aksiyon sahnelerinin stop motion çekim tekniği ile yapılmış olması bana çok tatlı geldi. Günümüzde her sahneye CGI basıp geçtikleri için 2010lar öncesinin tekniklerini gördükçe keyfim yerine geliyor, nostaljik duygulara kapılıyorum.
Filmin karakter ve mekan tasarımlarını ilginç bir şekilde Virtua Cop’a benzettim. 1994 senesinde ilk oyunu ile çıkış yapan Virtua Cop serisi çocukken ayıla bayıla saatlerimi harcadığım eserlerden biriydi. Fabrika, hangar ve araçla kovalama sahnelerine, RoboCop’un tank kontrollerini andıran nişan alma metodu da eklenince görüntüler zihnimde birer birer eşleşmeye başladı.
Elbette RoboCop filmleri Yu Suzuki’ye ilham olmuştur. Ancak birebir aynısı olduğunu düşünmüyorum. Eski bir filmi izlerken, kendi geçmişimdeki benzer manzaralara yolculuk ettim. Olan sadece bu.
Bugün yazın son günü. Sosyal medyaya girmem ile bugünün tarihini fark etmem bir oldu. Çünkü herkes Trier’in Oslo Üçlemesi’nin ikinci halkası olan bu yapım üzerinden paylaşımlar yapmaktaydı. Ben de izleme sırasının geldiğini düşünerek filmi izlemeye başladım.
Filmin başrolündeki uyuşturucu bağımlısı genci canlandıran Anders Danielsen Lie benim için Norveçli Nejat İşler’dir. Adamın her oynadığı filmdeki hali, tavrı, modu beni inanılmaz bayıyor. Gözümde birden gecenin ilerleyen saatlerinde tavan yapmış promili ile kameralara demeç veren Nejat İşler canlanıyor. Buna bir türlü engel olamıyorum.
Hikaye güzel miydi? Senaryosunun ilginç hiçbir yanı yok. Çekimler hoşuma gitti mi? Takibi oldukça akıcı bir kamera kullanımı mevcuttu. Diyaloglar derin miydi? Benim için filmden akılda kalıcı tek an hayatta neler beklediğini anlatan isimsiz bir figüranın bulunduğu kafe sahnesiydi.
Murakami’nin en sevdiği romanlardan biri olduğunu öğrenince hemen okuma listemde ileriye aldım Gatsby’yi. Sanırım beklentim bu sebeple epey yükselmişti.
Ben hikayeye başlarken kitabın oldukça akıcı bir dile sahip olduğunu gördüm. Ara vermeden hızla devam ettim. Üç gün içinde romanı bitirmiş oldum. Fakat Murakami’nin tam olarak neden bu kadar beğendiğinden emin olamadım.
Jay Gatsby karakteri direkt Amerikan Rüyası dediğimiz o bal tuzağının vücut bulmuş halidir. Fakir ve önemsiz bir aileden çıkıp kendi kendini inşa eden disiplinli bir karakter olan -gerçek kimliğiyle- Jimmy Gatz, bir sevda uğruna tüm inşa ettiği dünyanın yıkılmasına neden oluyor.
Bu durum bir okur olarak benim sinirimi bozmuş olsa da kendi elleriyle felaketini getiren insanların gerçek hayatta da bolca bulunduğunu bilmek beni tekrar bazı gelişmeleri hatırlamak konusunda faydalı oldu.
Orijinal İsim: En agosto nos vemos (Until August) (2024)
Yazar: Gabriel Garcia Marquez
Okuma Tarihi: 17 Ağustos 2024 – 24 Ağustos 2024
Garcia Marquez hayranı bir insan değilim. Büyülü gerçekçilik ve genel hatlarıyla Latin Amerika edebiyatını severim. Ancak bu hikayeyi pek Marquez tarzı gibi düşünemedim.
Hikaye her sene Ağustos ayında annesinin mezarının bulunduğu adayı ziyaret eden bir kadının orada evli ve iki çocuk sahibi olduğu hayatini bir kenara bırakarak kaçamak yapma serüvenini konu alıyor. Ana karakterin kendi kendisini bu çukura sürüklemesi bana çok olası bir durum gibi gelse de olayın kendisini rahatsız edici buldum. Bu sebeple de romanı bir an önce bitsin diye okudum.
Başlangıç tarihim daha erken olsa da hikayeyi aslında son üç gündür okuyorum. Öncesinde sadece birkaç kelime okuyup giriş yaptım.
Hayatımın şu anki hareketli dönemini biraz bu tarz kısa eserlerle geçirmeyi düşünüyorum. Uzun zamandır yoksun olduğum okuma alışkanlığımı tekrar geri kazanmaya çabalıyorum. Umarım en kısa zamanda planlarımı gerçekleştirmeyi başarabilirim.
Bazı filmler ve kitaplar hakkında daha o eseri tecrübe etmeden önce bir önyargıya sahip oluyorum. Bu olumsuz bir önyargı değil. Bazen o eseri bitirdikten sonra çok seveceğime inanıyorum. Ve çoğunlukla da haklı çıkıyorum.
Cinema Paradiso yıllardır izlemeyi ertelediğim filmlerden biriydi. Her zaman daha uygun bir zaman bulurum diye ileri bir tarihe öteleyip durdum. Ancak her şeyde bir hayır varmış. İzlemeye en uygun dönem buymuş. Bazı şeylerin bana hatırlatılması gerekiyormuş. Hayata dair birtakım uyanışlar yaşamam gerekiyormuş. Bu yüzden de bu filmi bugün izleme şansına eriştim.
Filmin hikayesi Toto isimli bir Sicilyalı çocuğun Alfredo isimli bir sinema projektör teknisyeni ile dostluğunu konu alıyor. Sinemaya ve Alfredo’nun işine duyduğu hayranlık nedeniyle kendini bu alana adamaya karar veren genç dostumuzun çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerine şahit oluşumuz çok duygusal bir yolculuktu.
Filmin son 20 dakikası insanı kesintisiz bir ağlama krizine sokabilecek derin duygusal barındırıyordu. Filmi sevmemek elde değil. Toto’nun büyüme öyküsü her seyircinin içine işleyen, kalbinde sızı yaratan bir hikaye. Dilerim bu film zaman içinde daha da bilinen ve hak ettiği değeri ülkemizde de gören bir yapım haline gelir.
Esere puanım 9/10. Benim için İtalyan sinemasının en iyi eseridir.
Film Frank Dux isimli gerçek bir dövüş ustasının gençliğini anlatıyormuş. Tabii ki ben bunu kapanış sırasında beliren bir yazı ile öğrendim. Dövüş sporlarına ve dövüşçülere pek ilgim olmadığı için bu bilgi bana hayata dair herhangi bir şey kattı diyemem.
Bloodsport, 1992 yılında çıkan Mortal Kombat oyununa da ilham kaynağı olmuş bir yapım. Johhny Cage karakteri Jean-Claude Van Damme’ın bu filmdeki performansından esinlenilerek yaratılmış. Bunu Bloodsport hakkında yaptığım ufak araştırma sırasında öğrenmiştim.
Filme puanım 6/10. Klasik bir uzak doğu dövüş filmiydi.
Orijinal İsim: Der Tod in Venedig (Death in Venice) (1912)
Yazar: Thomas Mann
Okuma Tarihi: 10 Ağustos 2024 – 17 Ağustos 2024
Hikayenin çıkış noktası Goethe’nin resmettiği Doktor Faust karakteri imiş. Gustav von Aschenbach, Thomas Mann’ın yaratım sürecinde iken farklı bir rotaya sapıyor. Hikayemizin diğer baş rolü olan Tadzio ise kişilikten yoksun bir kurgusal çocuk karakterdir.
Tadzio’ya hikaye içerisindeki narin yapısı nedeniyle Aziz Sebastian veya Hyacinthus rolü giydirilmiştir. Thomas Mann da bir sanatçı olması hasebiyle Apollo kılığına son derece uygun düşüyor.
Behçet Necatigil’in çevirisinin harika olduğunu söylemeliyim. Şair olmasının da verdiği yetkinlikle oldukça şiirsel bir çeviri gerçekleştirmiş diye düşünüyorum. Mann’ın Almanca yazdığı eser, belki de Necatigil’in çevirisi kadar iyi dahi olmayabilir. Buna Almanca orijinalini okumadan karar veremem.
Hikayenin pedofili içeriyor olması dışında bir kusur göremiyorum. Bu da yüz sene öncesinin dünyasına ait bir öykü olduğu için ne kadar tepki görmüştür bilemiyorum.
Esere puanım 7/10. Dili muazzam ancak içeriği sıkıntılı bir yapımdı.