Körlük

Orijinal İsim: Ensaio sobre a cegueira (Blindness) (1995)

Yazar: José Saramago

Okuma Tarihi: 26 Mayıs 2022 – 10 Eylül 2022

Körlük çok popüler olması nedeniyle okuma işini ötelediğim romanlardan biriydi. Piyasa sürekli göz önünde duran eserlere ilişmek konusunda yaşadığım bu çekinceden bir an önce kurtulmam gerekiyor. Çünkü bu durum benim eserin kalitesine dair yüksek beklentiye girmem ile sonuçlanıyor. Yıllar sonra dönüp o esere baktığımda da hep tatminsiz bir şekilde ayrılıyorum. Körlük de bu his ile ayrıldığım işlerden biri oldu.

Körlük romanının son yıllardaki hızlı popülerleşmesini sebebinin ne olduğunu onu okuyana kadar fark etmemiştim. Eserin konusu direkt bulaşıcı bir hastalık ve karantinaya alınan insanlar üzerinde şekilleniyor. Pandemi dönemi geçiren insanların bunları okumaktan neden keyif aldığını da bir türlü çözemedim. Neyse biz eserin muhtevasına dönelim.

Roman isminden de anlaşılabileceği üzere salgın hastalık olarak adlandırılabilecek bir körlük musibeti sonrasında hayatta kalmaya çalışan insanların yaşadıklarına odaklanıyor. Hastalığa ilk yakalanan yedi kişi ile romanın sonuna kadar yolculuk ediyoruz. Ancak hepsinin bir araya toplandığı karantina hastanesi kısımları korkunç derecede sıkıcıydı.

Karantina altındaki körlerin içinde bir grup -ahlaksızın- silahlanıp da koğuşlar arasında üstünde sağlamasına değin hikayede hemen hemen hiçbir şey olmuyor. Koyu renk gözlüklü kızın ayakkabısının topuğuyla araba hırsızı körü yaralayıp sonrasında ölümüne sebep olması dışında bir şey olmuyor desem daha doğru olur. O ahlaksız kör çetesinin eylemleri ile birlikte hikaye bir hız kazanıyor. Hastanenin dışına çıkıp şehre de geri dönüyoruz. Bu kısım çok kısa bir bölüm kaplıyor olsa da yine de salgın sonrası şehirde kalanların neler yaşadığını görmek açısından da önemliydi.

Hikayenin en aklımda kalan sahneleri hastanede gözleri gören tek kişi olan doktorun karısının gözleri gördüğü için herkesin kendi ayak işini ona yaptırmak isteyebileceği olasılığı üzerine görebildiğini diğerlerinden saklama kararı alışı -ki bu durum bir noktada tanrının insanlara karşı sessizliğini anıştırdı-, doktorun karısının ahlaksızlar liderinin boğazını kesip çetenin esir ettiği kızları kurtarması ve şehire döndükleri zaman doktorun evindeki yazar ile yaptıkları konuşma oldu.

Esere puanım 6.5/10. Paragraf ayrımları ve takibi son derece zor diyaloglar nedeniyle okurken hiç keyif almadım. Yine de bitirmiş olmaktan dolayı mutluyum.

Othello #Metin

Orijinal İsim: The Tragedy of Othello, the Moor of Venice

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Özdemir Nutku

Okuma Tarihi: 20 Ağustos 2022 – 24 Ağustos 2022

Othello’nun metnini okuyana kadar eser hakkında ne kadar yanlış bir fikre sahip olduğumun farkında değildim. Othello karakterinin modern uyarlamalarda hep siyahiler tarafından canlandırılmasından dolayı ben karakterin Sahraaltı Afrika’dan gelen biri olduğunu sanıyordum. Ancak kendisi Mağrip, yani Kuzey Afrika, kökenli bir şahısmış. Bunu bu kadar geç öğrenmiş olmak beni biraz üzdü ancak bilgisizliğin neresinden dönülse kardır.

Oyunun ana konusu kıskançlık olarak belirlenmiş. Othello’nun eşi Desdemona’ya karşı takındığı tavırlar daha sonra psikolojik bir terim olarak literatüre girmiş ve Othello Sendromu olarak adlandırılmıştır. Bu hastalıklı davranışların temelinde sebepsiz yere partnerine güvensizlik duymak yatmaktadır. Bu sendromun belirtilerini taşıyan insanlar genellikle olmayan şeyler üzerinden sanrılar yaratıp yanındaki insanları suçlamaya veya onlara kötü davranmaya başlarlar. Oyunda da bu duruma tam anlamıyla adım adım şahitlik ediyoruz.

Her perdeye kısa bir özet düşmek gerekirse:
1. Perde: Mağripli Othello, Venedik’in zengin senatörlerinden biri olan Brabantio’nun kızı Desdemona ile aşk evliliği yapar. Efendisi Othello’ya kin besleyen Iago, Roderigo isimli Venedikli bir bey ile intikam planlar. Brabantio’yu kızını kaçırmadığı yönünde ikna eden Othello, kendisine verilen görev nedeniyle Kıbrıs’a yola çıkar.
2. Perde: Eşi Desdemona ile yaverleri Iago ve Cassio’nun eşliğinde Kıbrıs yola çıkan Othello, fırtınanın dağıttığı Osmanlı donanması ile karşılaşmadan kazasız belasız hedefine ulaşır. Iago, Cassio’nun ayağını kaydırmak için onu sarhoş eder ve Kıbrıs valisi Montano ile dalaşmasına sebep olur. Othello bunu öğrenince Cassio’nun rütbesini elinden alır ve onu yaverliğinden atar. Iago, Cassio’yu Desdemona aracılığıyla efendisinden özür dilemek konusunda ikna eder.
3. Perde: Iago’nun tavsiyesi üzerine Desdemona ile birebir görüşme yapan Cassio, Iago’nun kötülük ağına düşer. Othello’nun evlenirken Desdemona’ya vermiş olduğu mendil bir şekilde Iago’nun eşi Emilia’nın eline geçmiştir.
4. Perde: Kocasının hinliğinden habersiz Emilia bu mendili kocasına söyledikten sonra Iago’nun zihninde bir ışık yakar. Iago mendili gilizce Cassio’nun odasına koyar ve Othello’nun bu durumu öğrenmesi için işleri karıştırmaya devam eder. Othello’nun saklandığı bir köşede Cassio ile görüşme ayarlayan Iago, Cassio’yu Bianca isimli fahişe hakkında konuşturup aslında söylediği alaycı sözler ile Othello’yu Desdemona hakkında konuştuğu yönünde düşündürmeyi başarır.
5. Perde: Artık Othello eşini öldürmeyi kafasına koymuştur. Iago, Cassio’yu Roderigo aracılığıyla öldürmeye çalışır ancak yaralamak ile yetinmek zorunda kalır. Gözü dönmüş Othello Desdemona’yı boğarak öldürür. Cassio’nun öldürüldüğünü haber vermek için hanımının odasına gelen Emilia, gördüğü manzara karşısında şok olur. Odaya Lodovico, Gratiano ve Iago da gelir. Emilia kocası Iago’nun çevirdiği dolapları anlatır. Iago kılıcını Emilia’ya saplar ve odadan kaçar. Othello kandırılmış olmanın verdiği utanç ve yaptığı hatanın yaşattığı yıkıntı ile başa çıkamaz ve kendini öldürür.

Oyuna puanım 8/10. Hamlet ve Macbeth’ten sonra işlerin kaos ve kan dökerek çözüldüğü bir oyun daha okumak keyif verdi. Gerçek trajedi dediğin böyle olur.

Dark Quest

İlk piyasaya sürülme tarihi: 21 Ocak 2015

Geliştirici: Brain Seal Ltd

Tür: Dungeon Crawler

Platform: PC

Oynama Tarihi: 21 Ağustos 2022 – 21 Ağustos 2022

Dark Quest tam olarak 3 saatlik bir gameplayin sonunda sadece iki stagede tam yıldız alamamış iken final verdi.

Dark Quest ile bir tanışma hikayem yok. Kendisini nasıl görüp de listeme aldığımı hatırlamıyorum. Satın alma hikayem de mevcut değil. 2 ya da 3 TL’ye düştüğünü fark edince hemen sepetime eklemiştim diye hatırlıyorum.

Oynanış olarak masaüstü rol yapma oyunlarının mekaniğini temel alıyor. Ancak çok basit bir güç dengesi var. Dwarf karakterimiz tank görevi görüp tuzakları açığa çıkarıyor. Büyücümüz charm, firewall veya yıldırım gibi büyüler atarak oynanışa az da olsa taktiksel derinlik katıyor. Savaşçı barbar karakterimiz de dümdüz kılıç sallayarak düşmanları alt ediyor.

Girdiğimiz her bir stage’in belli bir turn içinde bitmesi gerekiyor. İlk bölümü oynarken acaba bu bana ileride çok sorun yaşatır mı diye korkmuş olsam da sonradan hiç de mesele olmadığını gördüm. Her bölüm için atanmış turn hakkı size üç yıldız toplayıp sonraki kısma geçmek için hayli hayli yetiyor.

Oyunun kısa olması ve mekaniksel çeşitlilik barındırmaması bir sorun ancak basit eğlence kategorisinde değerlendirirsek oldukça sürükleyici olduğunu itiraf etmeliyim. Dark Quest 2’yi de uygun bir fiyata düşmüş iken görürsem satın alacağım. Ayrıca geliştirici ekibin Dark Quest: Board Game isimli yeni bir oyun daha geliştirmekte olduklarını görünce sevindim. Böyle bağımsız oluşumların ve franchiseların oyuncular tarafından sevilip desteklenmesini görmek beni aşırı mutlu ediyor.

Oyuna puanım 6/10.

Metinler

Orijinal İsim: Metinler (1990)

Yazar: Nilgün Marmara

Okuma Tarihi: 20 Ağustos 2022 – 20 Ağustos 2022

Nilgün Mamara’ya karşı özel bir ilgim var. Yıllardır şiirlerini internet üzerinden okurum. Kaleminin ucundan dökülen sessiz çığlıklar ve içten içe çığ gibi gürleyen isyanını okumak bana eşsiz bir keyif veriyor. Sylvia Plath ile aynı kaderi paylaşmış olmaları ise ayrı bir hikaye. Nilgün’ün karakterine dair pek fazla bilgiye sahip değilim. Ancak intihar etmeyi tercih eden yazar ve şairler ile kendimi adını tam koyamadığım bir gönüldeşlik kurmuş halde buluyorum.

Nilgün Marmara hayatta iken hiçbir eserini yayınlanmış halde göremedi. Tabii yayınlamaya niyeti var mıydı onu bilemiyorum. Yine de yazdığı işlerin bir şekilde kaybolmamış ve edebiyat dünyasına kazandırılması olmasından dolayı çok mutluyum.

Bu derleme eserin içeriğini Nilgün’ün kaleme aldığı düz yazılar oluşturmakta. Metinler olarak adlandırılan bu yazılar 1979’dan 1986’ya uzanan bir dönemde çıkarılan işlerini kümelemek adına bir araya getirilmiş. Yazarın 1987’deki ölümünün üzerinden üç sene sonra 1990 yılında kitaplaştırılan bu derleme eseri bugün kitapçıda şans eseri gördüm. Arkadaşımla buluşacağım saate kadar internette takılmak yerine bunu okumaya karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım.

Şiir kitaplarının ücretini hep fahiş bulsam da bazı şairlerin derleme eserlerini kütüphaneme eklemekten büyük zevk duyuyorum. Rilke, Rimbaud, Byron gibi insanların da tüm eserlerini bir gün kitaplığımın bir parçası haline getirmek için sabırsızlanıyorum. En kısa zamanda bu isteklerimi gerçekleştirmek için maddi kaynak ayırmayı planlıyorum. O zamana kadar internetten veya kütüphanelerde kiralık olarak okumalar yapmaya devam edeceğim.

Pal Sokağı Çocukları

Orijinal İsim: A Pál utcai fiúk (The Paul Street Boys) (1906)

Yazar: Ferenc Molnár

Okuma Tarihi: 13 Ağustos 2022 – 19 Ağustos 2022

Pal Sokağı Çocukları romanı Türkiye’de büyümüş her çocuğun ilkokulda veya ortaokulda en az bir kez görmüş veya okumuş olduğu bir eserdir. Ben de çocukken bu roman ile karşılaşmış ancak okuma şansı vermemişlerden biriydim. O dönem okumuş olsaydım belki bugün bu yaşımda esere tekrar dönüp bakmazdım.

Her eserin farklı yaşlarda okununca insana yaşattığı bambaşka hisler oluyor. Ben Pal Sokağı Çocukları’nı duygusal olarak aşırı kırılgan olduğum bir dönemde okumuş olmaktan dolayı çok mutluyum. Tabii yanıma mendil almadığım için otobüste salya sümük ağlamış olmak günümü harika başlatmamış olsa da öykünün böyle acı bir final vermiş olmasından dolayı aşırı memnunum.

Bazı romanlar kurguları, bazı romanlar da karakterleri ile hatırlanır. Pal Sokağı Çocukları da Nemecsek, Gereb, Janos Boka ve Feri Ats karakterleri ile aklıma kazınan eserlerden biri oldu.

Çıkar gözetilmeden yaşatılan arkadaşlık duygusunu, inandığı bir ideal uğruna mücadele veren insanların tutkusunu, “benim” diyebilecekleri bir toprak parçası için kendi hayatını feda edebilecek insanların adanmışlığını bu lise çağındaki çocuklar üzerinden anlatarak eşsiz bir işi başarmış Molnar. Kendisinin ve Macar edebiyatının belki de en büyük eserini ortaya çıkarmış. Kendisini saygı ile anıyorum.

Romana puanım 7.5/10. Duygusal olarak beni paramparça eden bir hikaye idi. Hassas kalplere önerilmez.

Jin-Roh: Kurt Tugayı

Orijinal Adı: 人狼 JIN-ROH (Jin-Roh: The Wolf Brigade) (2000)

Türü: Drama – Romantik – Polisiye – Askeri – Psikolojik

Stüdyo: Production I.G

İzlenme Tarihi: 14 Ağustos 2022

Jin Roh herhalde 10 senedir izlemeyi ertelediğim animelerden biriydi. Çok ünlü ve kült bir yapım olmasına rağmen bir türlü izleyecek modu yakalayamadım. Yeni evime taşınmamın üzerinden tam bir hafta bir gün geçmiş olmasına rağmen hala internet bağlatabilmiş değilim. Bu sebeple önceden indirip arşive attığım şeyleri tüketme fırsatı buldum. Fena da olmadı bu durum.

Jin Roh hikayesi Fuse isimli bir askerin terörist eylemini bastırması sırasında bombalı bir eylemciyi etkisiz hale getirme konusunda tereddüt etmesi ve sonrasında yaralanıp tekrar eğitim birliğine gönderilmesi ile başlıyor. Eylemci kıza karşı neden hiçbir şey yapamadığını kendi içinde çözmeye çalışırken olayların akışı sırasında kendisini kızın ablası olarak tanıtan başka bir kadınla karşılaşır. Hikaye bu ikilinin Kırmızı Başlıklı Kız ve Kurt öyküsüne benzer göndermeleri ile devam eder. Bu ikili hem kedi-fare oyunu sergileyip hem de bir aşk yaşıyor olsalar da arka planda Fuse’nin bağlı olduğu birlik ve hükümetin başka bir kolu olan Büro arasındaki siyasi güç kavgasının odağına doğru sürüklenirler.

Animasyon kalitesi 2000li yılların klasikleriyle eşdeğer düzeyde. Müziklere dair akılda kalıcı herhangi bir şey söyleyemiyorum, sanırım sadece ambiyans sesleri mevcuttu.

Filme puanım 8/10.

Hüzünlü Belladonna

Orijinal Adı: Kanashimi no Beradonna (Belladonna of Sadness) (1973)

Türü: Drama – Fantastik

Stüdyo: Mushi Production

İzlenme Tarihi: 13 Ağustos 2022

Belladonna of Sadness hem isminin cazibesi hem de görsel dilinin büyüsünden mütevellit uzun zamandır izlemek için yanıp tutuştuğum bir animasyon filmi idi. Yapımın konusuna dair en ufak bir fikrim olmamasına rağmen bu iki özelliği ile beni kendisine çekivermişti. Ancak filmi keşfetmem her ne kadar erken olsa da indirmem Mayıs ayının başını, izlememse Ağustos ayının ortasına buldu.

Hikaye Jean ve Jeanne isimlerine sahip genç bir çiftin düğünü ile başlıyor. Tüm yerel ahali tarafından hem güzelliği hem de iffeti ile övülen Jeanne, toprak lordunun huzuruna çıktığında aşağılanmaya uğruyor. Eşi Jean, vergisini bir inek vererek ödemiş olmasına rağmen birden fikir değiştiren lord yüzünden on ineklik vergi ile mükellef oluyor. Prima Nocta’ya maruz kalan Jeanne, ertesi sabah evine, borcunu nasıl ödeyeceğini düşünen eşi Jean’in yanına döndüğünde ise ondan kötü bir muamele görüyor. Hiçbir suçu yokken uğradığı bu aşağılanma ve iğrenme sonrası yaşamına lanetler eden Jeanne’in imdadına Şeytan yetişiyor. Kendisine istediklerini vermesi karşılığında hem eşi hem de kendisinin daha itibarlı ve imtiyazlı yaşayabileceğini öğrenen Jeanne bu teklifi kabul ediyor. Böylece otorite, din ve toplumsal baskı ile kurulmuş korku tiranlığına kafa tutma macerası başlamış oluyor.

Filmin feminist damarının beni çok etkilediğini söylemek istiyorum. Kadının başkaldırısını temsil eden cadıcılığın, güç sahipleri tarafından nasıl korkulduğunu eşsiz bir sanat diliyle izleyiciye sunmayı başarmışlar. Eserin müzikleri, renk paleti ve sulu boya çizimleri beni benden aldı. Belladonna of Sadness, nevi şahsına münhasır bir animasyon filmidir.

Esere puanım 8.5/10. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapım. Jeanne d’Arc’a yapılan ufak çaplı gönderme de yine hoşuma giden detaylardan oldu.

Yabancı

Orijinal İsim: L’Étranger (The Stranger) (1942)

Yazar: Albert Camus

Okuma Tarihi: 30 Temmuz 2022 – 12 Ağustos 2022

Ölmüşse artık beni hiç ilgilendirmezdi. Ben öldükten sonra insanların beni unutacaklarını nasıl çok iyi anlıyorsam, bunu da kendim için öyle doğal buluyordum. Ölümümden sonra insanların artık benimle hiçbir alışverişi kalmıyordu.

Bu romanın incelemesini daha önce yazdım ancak birden siliniverdi. Bu duruma aşırı canım sıkıldığı için incelemeyi çok kısa tutacağım.

Hikayeyi hiç sevmedim. İçimi daralttı. Ana karakter dünyanın en sinir bozucu insanı olma konusunda epey iddialı bir çizgide ilerliyor.

Romana puanım 6/10. Kendimi ne hikayeye ne de karakterin ruh haline kaptırabildim. Öylece okudum gitti.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Orijinal İsim: Im Westen nichts Neues (All Quiet on the Western Front) (1929)

Yazar: Erich Maria Remarque

Okuma Tarihi: 23 Temmuz 2022 – 30 Temmuz 2022

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok olarak da bilinen bu eserin varlığını çok uzun zamandır biliyordum. Ancak sinema üzerinden tanışmıştım kendisiyle. Roman olduğunu daha sonra öğrendim. Bu öğrenmemin üzerine okunacaklar listeme eklemiştim.

Her ne kadar ismi aşırı akılda kalıcı ve söylemesi hoş da olsa kitabı alıp okumak için bir türlü fırsat bulamadım. Geçen hafta Amazon üzerinden yapılan flaş indirimlerden yararlanıp dolu dolu bir sepet yaptım. Fırsat bu fırsat deyip -Everest yayınlarının tercih ettiği başlık ile- Garp Cephesinde…’yi de sipariş ettim.

Daha önce de savaş karşıtı öyküler ve askeri drama romanları okumuş olmama rağmen Garp Cephesinde… bana diğerlerinden daha samimi hisler yaşatabildi. Barbarları Beklerken, Silahlara Veda, Tatar Çölü ve benzeri romanları da her ne kadar beğenmiş olsam da bir noktaya geldiğinde beni fena halde baymışlardı. Bu karakterin ilginçliğini kaybetmesi veya olay dizisinin monotonlaşmasından da kaynaklanmış olabilir. Net bir cevabım olmasa da Garp Cephesinde…’nin ana karakteri Paul Baumer ve arkadaşlarına karşı şiddetli bir empati yaparken buldum kendimi. Bu duygusal yakınlığı bahsettiğim diğer üç romanın hiçbir karakteri için hissedememiştim.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok savaş yüzünden hayatı mahvolmuş bir grup çocuğun öyküsüdür. Hikayenin genel gidişatı Paul Baumer isimli 19 yaşındaki bir Alman askerinin gözünden anlatılmaya başlanıyor olsa da bu dostumuzun başına gelmeyen kalmıyor. Böylece Fransa-Almanya cephesinde neler yaşandığına bir erin gözünden az da olsa şahit olabiliyoruz.

Hikayede beni en çok etkileyen anları; Hemmerich’in ölümü, Katczinsky ile Paul’un çiftlikteki kazı pişirmeleri, Paul’un izin alıp ailesini ziyarete gidişi, Paul’un ordugahta Rus esirler ile etkileşimi, Cepheye dönen Paul’un gönüllü olarak gözcülük yaparken bir Fransız askeri ile top çukurundaki bataklık içinde boğuşması, Bacağından sakatlanıp Albert ile birlikte Katolik hastanesine yerleştirilmeleri, Lewandowski’nin eşinin hastaneyi ziyareti ve son olarak Kat’ın acı kaybı olarak listeleyebilirim.

Paul ve Albert’in savaşa dair aksi düşüncelerini okumak çok büyük bir keyifti. Bunu 19-20 yaşındaki bir avuç çocuğun ağzından bu denli oturaklı ve olgun cümlelerle okura aktamayı başardığı için Remarque’ı gerçekten tebrik ediyorum. Ve elbette Behçet Necatigil’in çevirideki ustalığını da anmadan olmaz.

Esere puanım 8.5/10. Yazarın üslubu çok beğendim ve İnsanları Sevmelisin isimli romanını da alıp okumak için sabırsızlanıyorum.

Faust #Metin

Orijinal İsim: Faust. Eine Tragödie & Faust. Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten (1808 & 1832)

Yazar: Johann Wolfgang von Goethe

Çevirmen: İclal Cankorel

Okuma Tarihi: 9 Temmuz 2022 – 23 Temmuz 2022

Faust benim okumayı gerçekten en çok istediğim eserlerden biriydi. Goethe’nin Alman ve dünya edebiyatında neden bu kadar el üstünde tutulduğunu anlayacağımı düşünürdüm hep. Werther her ne kadar yer yer kalbime dokunmuş olsa da tam anlamıyla beni ikna edebilen bir eser değildi. Ancak Faust’u okurken gerçekten etkilendim. Bir de kafam karıştı.

Öncelikle bu eserin Goethe’nin tüm ömrüne yayılmış bir ince işçilik ürünü olduğunu belirtmem gerekiyor. Oyun iki ana bölümden oluşuyor. Bölüm 1 ve Bölüm 2 birbirinden epey farklı bir çizgide ilerliyorlar. İki bölümün yazılma tarihleri arasında 24 sene olduğunu da göz önünde bulundurursak bunun oldukça doğal bir sonuç olduğunu da görebiliyoruz.

İlk bölümde Faust karakteri hayatını bilime adamış bir adam imajına sahip. Yaklaşık 50li yaşlarının sonundaki bu adam birden hayatını boşa harcadığını ve dünyevi hiçbir zevke nail olamadığını fark ediyor. Tanrı ve melekler ile Faust’u günaha ayartabileceği üzerine bahse giren Mefistofeles bunu bir fırsat olarak görüyor. Ona gençlik vaadinde bulanarak bilimi bırakıp yaşayamadığı keyifleri tecrübe etmeyi teklif ediyor. Şeytanla kan andı imzalayan Faust o andan itibaren kendisini sokaklara vurup Mefistofeles’in rehberliğinde çeşitli mekanlara girip çıkıyor. Auerbach Meyhanesi ile başlayan macera renkli bir tablo çizerken, Walpurgis Gecesi’nde şabat ayini benzeri faaliyetlere dahil oldukları karanlık ve doğaüstü bir atmosfer ile son buluyor.

İkinci bölümde hayatının aşkı olan Gretchen’i kaybetmiş olan Faust’u daha karamsar ve ruh gibi sürüklenen bir halde görüyoruz. Bu bölümde Faust’un ön planda olduğu kısım sayısı gerçekten çok az. Başrol diyebileceğimiz tek karakter Mefistofeles olabilir. Bu ikinci bölüm baştan sonra hayal ürünü bir sahnede geçiyor. Zaman ve mekan perdesi kaldırılmış ve Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi dünyanın her dönemi ve coğrafyasından önemli figürlerin yer aldığı bir set kurulmuştur.

İkinci bölümün yarısı yani eserin son çeyreğinde olayları takip etmekte gerçekten çok zorlandım. Bu hem eserin çok sık göndermelere başvurması ve Goethe’nin tarih bilgisinin öne çıkmasından kaynaklanıyor, hem de benim biraz sancılı bir süreçten geçiyor olmamla da ilgiliydi. Son bir haftadır kiralık ev bulmak ve hayatımdaki ikili ilişkilerimi rayına oturtmakla meşguldüm. Haliyle bayram tatilinde kolayca okur bitiririm dediğim eser biraz uzatmaları oynamak zorunda kaldı.

Faust’u okumak için bunca sene beklemiş olmaktan dolayı mutluyum. Çünkü bundan 3-4 sene evvel okumuş olsaydım muhtemelen çok daha az şey anlayacaktım. En azından şu anki bilgi birikimimle olayların %60 kadarını idrak edebildiğimi ve referansları anlayabildiğimi düşünüyorum. Yıllar sonra daha olgun ve bilgili olacağımı umuyorum ve o zaman Faust’u bir daha baştan sona okumak istiyorum.

Esere puanım 8/10. Eser her ne kadar zengin ve büyüleyici bir metne sahip olsa da mutlaka bir temsilini de izlemek gerekiyor.