Angel’s Egg

Orijinal Adı: Tenshi no Tamago (1985)

Türü: Fantezi-Drama-Dementia

Stüdyo: Studio Deen

İzlenme Tarihi: 3 Kasım 2019

Yaklaşık 6 senedir izlemeyi düşündüğüm fakat sürekli ertelediğim bir anime filmiydi. Bu film ile tanışmam biraz değişik oldu diyebilirim. Lisedeyken eski Final Fantasy oyunlarını bitirmeye çalışıyordum. Bu vesileyle serinin NES-SNES’e çıkış yapmış oyunlarının kapaklarını tasarlayan Yoshitaka Amano ile tanıştım. Tarzının nevi şahsına münhasır. Tasarladığı karakterlerin ve mekanların karanlık ve egzotik görünmesini sağlayabiliyor. Oryantal motifler ile süslediği çizimleri beni mest ediyordu. Oyun dışındaki çalışmalarını da incelemeye başladığımda Tenshi no Tamago’yu keşfettim. Çizim stilinin Amano’ya ait olduğunu gördüğüm anda izleme listeme aldım. Ancak ‘dementia’ türünden bir eser olduğu için kendime “daha uygun bir zamanımda izlerim” dedim ve yıllar boyu erteledim durdum. Bugün birden aklıma esti. Açıp izlemeye başladım.

Filmin öyküsü kelimelerle ifade edilemeyecek kadar sürreal bir dünyada geçiyor. Karakter odaklarının ne olduğu, ikili bir araya gelinceye dek net anlaşılmıyor. Her dementia eserde olduğu gibi atmosfer son derece gizemli. Size dünyanın sıradışılığı ve işlerin-yolunda-gitmediği hissini açık bir şekilde verebiliyor. Nuh’un gemisinden gönderilen güvercin mecazı, hikayenin ‘yumurta’ ile en bağdaştığı nokta sanırım. Sokaklarda donmuş şekilde dikilen insanların, aslında göremedikleri bir balığı avlamaya çalışmaları noktasını da geçmişin hayaleti ile savaşmalarına yordum. Aynı balık desenini kilise-vari bir binanın pencere vitrayında görünce bu yorumum geçmişin dinleri ile boğuşmayı sürdüren insanlar şekline evrildi.

Yumurtanın içinde ne olduğunu bilmemekle birlikte bu gizemin başka bir felsefi soruya yol açtığını da görüyoruz. Kızın yumurtayı okşadığı sırada erkek, dünyadaki felaketlerin gemiden gönderilen kuş yüzünden olduğu gibi bir suçlamada bulunuyordu. Ancak bu yumurtanın kuşla ilişkili olduğunu nereden bilebilirdik ki. Erkek de kıza sorular sormaya başlıyor.

-Belki de sen, ben ve balık bu dünyadan çoktan göç etmiş bir insanın anılarından ibaretiz.
-Belki de yumurtanın içinde bir şey yok, duyduğumuz tek ses dışarıda yağmakta olan yağmur.
-Belki de hikayedeki o kuş hiçbir zaman var olmadı.

Yumurtayı korumak dünya felaketleri ile dertlenmeyi önleyen bir inanca benziyor. İçinde ne olduğu, barındırdığı şey açığa çıktığında neler yapacağı önemsenmiyor. Mevcut haliyle muhafaza etmek, ona sahip olan kişinin ihtiyaç duyabileceği yegane şey.

Yumurtayı yok etmek ise insanları uyutan öyküler, inançlar ve fanatiklikleri elinin tersiyle itmeye benziyor. Felaketlere yol açan şey, insanların onları görmezden gelmesi dahi olabilir. Bu duruma müdahale etmek yerine hala başka dünyalar ve hayatlar vaadi içinde olmak gerçek yıkımı içeriyordur.

Filmin başı ve sonunda görülen devasa küreye ve olayların yaşandığı ‘gezegen’in garip şekline bir yorum getiremedim.

Yapıma puanım 7.5/10. Tekrar tekrar izlenip üzerine kafa patlatılması gereken eşsiz bir eser.

Coco

Orijinal Adı: Coco (2017)

Türü: Macera-Aile

Stüdyo: Pixar Animation Studios

İzlenme Tarihi: 31 Ekim 2019

Coco yaklaşık bir senedir izleme listemde olan bir filmdi. Geçenlerde ‘dia de los muertos’ ile ilgili bir cosplay çalışması görmüştüm. Çok da hoşuma gitmişti. Bu sebeple Cadılar Bayramı’nda Coco’yu izlemeyi kafama koydum.

Ben günü eğlenceli bir şekilde bitirmeyi hayal ederek başlamıştım filme. Eve dönerken çerez falan da aldım. Bu aralar laptop bozuk. Açtığım zaman internete hemen bağlanmıyor. Ben de fırsat bu fırsat dedim ve izlemeye başladım. Başladım başlamasına da film beni o kadar içine çekti ki screenshot almak dışında videoyu durdurmadım bile.

Güler eğlenirim diye açtığım animasyondan ağlayarak ayrıldım. Herhalde uzun bir süredir burnumu tıkatacak, gözlerimi kanatacak ve hıçkırmama sebep olacak düzeyde bir eser veya durum tecrübe etmemiştim. Filmi daha yeni bitirdim ve etkisinden çıkamadığım için uzun uzun yazamıyorum.

Filme puanım 8.5/10. Şu an kendisi direkt en sevdiğim animasyon filmi.

Dünyanın En Güzel Tarihi

Orijinal İsim: Origins – Cosmos, Earth, and Mankind (1996)

Yazar: Dominique Simonnet, Hubert Reeves, Joel de Rosnay, Yves Coppens

Okuma Tarihi: 22 Ekim 2019 – 31 Ekim 2019

Dünyanın En Güzel Tarihi adlı bu kitap ile 2018 kitap fuarında tanıştım. Alacağımızı almış, öyle tekrar ne var ne yok diye oralıkta gezerken yanımdaki arkadaşa kitap beğeneyim dedim. İş Bankası standına geldik. Modern Klasiklere bakarken gözüm bu kitaba ilişti. Kapağındaki William Adolf Bouguereau’nun Charity tablosu olması ve adının ‘En Güzel’ ibaresini taşıyor oluşu beni ‘Anneliğin Tarihi’ gibi bir konuyu ele aldığı yönünde düşündürdü. Stand görevlisi güzel bir tarih kitabı olduğunu falan söyleyip iyice gazladı. Fiyatı da çok bir şey değildi. İçimde kalıp merak edeceğime alayım dedim. Kitabı geçen hafta okumaya başlayıncaya dek odağının evrenin oluşumu, canlılığın ortaya çıkışı ve Homo-Sapiens’e kadarki evrimle ilgili olduğunu hiç düşünmemiştim. Kapağı bayağı bir yanıltıcı doğrusu. Antropoloji ilişkili bir tablo konulsa daha uygun olurmuş. Böyle diyince beğenmediğim için şikayet ediyorum gibi algılanabilirim. Hayır. Fena bir kitap değil.

İçerikten bahsedecek olursak; eser temelinde bir gazetecinin üç bilim insanı ile yaptığı söyleşilerinden ibaret. H. Reeves evren ve dünyanın oluşumu evresini, J. de Rosnay dünyada cansız organizmaların canlıya nasıl evrildiği konusunu, ve Y. Coppens de yüksekmaymunların Homo-Sapiens’e dönüşümünü açıklıyor. Bu sohbet şeklinde ilerleyen bilgi aktarımı boyunca bilmediğim veya bugüne dek fark etmediğim birkaç güzel noktayı keşfetmiş oldum.

Bu keşiflerim: Lucretius’un MÖ 1. yüzyılda evrenin gençliğinde olduğunu öngörmüş olması; 1952’de Stanley Miller’ın deney tüpünde atmosfer gazları ve suyu ısıtarak aminoasit elde etmesi ve böylece cansız madde ile canlılık arasında ilk köprüyü kurmuş olması; Gezegendeki canlı dağılımının çevresel şartlar tarafından türlere nasıl etki edebileceğinin papatya teorisi ile anlatımı; Hücrelerin bölünmesi esnasında oluşan genetik hataların yıllar boyu sürmesi ve bu olayın meydana getirdiği hata yığını ile ölümün gerçekleşmesi; Kongo-Uganda sınırındaki Rwenzori Dağlarının depremler sonucu yükselmesi ile batıdaki ormanlarda kalan primatların maymunları oluşturması ve doğudaki çorak bölgede kalanların sıcaklar sebebiyle tüy dökerek güneş alan yüzölçümünü düşürme maksadıyla ayağa kalması ile insana ulaşacak olan yola girmeleri; Neandertal insanın buzul çağ nedeniyle Avrupa’da mahsur kalması nedeniyle Homo-habilis’ten farklılaşmış olabileceği ve bunun örneğinin ada ve anakara arasında zamanla gerçekleşen fauna-flora farklılığı üzerinden verilmesi.

Puanlanacak bir içeriğe sahip değil. Yine de evrenin oluşumu ve canlılığın evrimi konusunda meraklı insanlar için ‘idare eder’ seviyesinde bir giriş kitabı. Okuyucuyu anlattıkları ile doyurmasa da merak uyandırabilecek noktalar barındırıyor.

Gömülü Şamdan

Orijinal İsim: Der begrabene Leuchter (The Buried Candelabrum) (1937)

Yazar: Stefan Zweig

Okuma Tarihi: 17 Ekim 2019 – 20 Ekim 2019

Bu kitabı 28 Ağustos günü vapurda gördüğüm küçük bir çocuk sayesinde keşfettim. Çocuk elinde bir torba kitapla ortalıkta dolanıyordu. Kitapların her biri de incelik kitaplardı. Kimseler almıyordu bir şey, çocuktan yana bakmıyordu da. Bana yaklaştığı sırada yanıma çağırdım ve hızlıca elinde neler olduğuna baktım. Gözüme ilk Poe öyküleri serisi çarptı. Dünya klasiklerinin adı sanı duyulmamış yayınevleri tarafından basılmış kitapları da mevcuttu. Tam o sırada Zweig’ı gördüm. Kitabın sırtında Gömülü Şamdan yazıyordu. Hiç duymadığım bir hikayesiydi. Kulenin ortasındaki kitabı, nizamı bozmadan çıkarmak için birazcık uğraştım. Kitabı elime alıp arka kapağını okudum. Jüstinyen ve Roma kelimelerini görür görmez, “Tamamdır bunu alıyorum,” dedim. İnternette neredeyse yarı fiyatına bulabilebileceğim bir eser de olsa dert etmedim. 10 lira beni vezir de etmez rezil de. Çocuğa da ufak bir faydam dokundu. Yanıma çağırdığım sırada karşımdaki yolcular da kitap yığınını incelediler ve bir iki şey satın aldılar.

Kitabı keşfedişim hikayeye getireceğim yorumdan fazla olacak sanırım. Neyse. Hikaye Süleyman Mabedi’nden Yahudiye fatihi Titus tarafından gasp edilip Roma kentine taşındığı rivayet edilen bir şamdanı konu alıyor. 455’teki Genseric’in komutasındaki Vandallar, Roma’yı yağmaladıkları sırada bu şamdanı da ganimetleri arasına katıyorlar. Romalı Yahudiler de bir kafile oluşturuyor ve Kartaca kentine kaçırılmadan evvel şamdanı son kez görmek istiyorlar. Bu kafilenin en genci olan çocuk, yıllar sonra aynı şamdanın Belisarius’un 533’teki Kuzey Afrika seferi sonucunda elde edildiğini öğreniyor. Diğer savaş ganimetleri ile birlikte Bizans kentine taşınan şamdanın peşinden yollara düşüyor Benjamin Marnefesch isimli ihtiyar. En nihayetinde Yafa’da sonlanan öykü kurgu açısından problematik bir eser değil.

Öykü, bir Yahudi efsane üzerinden tasarlandığı ve tarihsel detaylar güzelce yedirildiği için dönemi bilen ve işlenen gerçek şahsiyetleri tanıyanlar için eşsiz bir ‘fan-service’ diyebiliriz. Genseric’in Papa ile konuşması, Belisarius’un hipodroma çıkışı, Jüstinyen’in kıskançlığı, Yahudilerin Bizans’ta değil de Pera’da yaşamasına izin verilmesi, Aya Sofya’nın temeli için getirilen Süleyman Mabedi taşı vs. tarihsel dokundurmalar kurguya tat katmış. Gel gelelim hikaye bayağı dini duygusallıklarla dolu. Herhangi bir nedenim olmaksızın Zweig’ı seküler bir insan diye düşünürdüm. Dini bir miti anlatırken imanlı insanların duygularına tesir edebilecek düzeyde bir iş çıkardığı için takdir ediyorum.

Esere puanım 6.5/10. Hikaye arkaplanı kuvvetli, erken ortaçağa dair tarihsel kurgu arayanlara önerilir.

Vakıf ve İmparatorluk

Orijinal İsim: Foundation and Empire (1952)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Ekim 2019 – 16 Ekim 2019

Aynı seriden iki kitabı arka arkaya okumak pek stilim değildir. Okuma kulübünde Vakıf serisine devam etme kararı aldığımız için ilk kitabının hemen bir ay sonrasına ikinci kitabı okumaya başladım.

İkinci kitap ilkinin aksine daha az hikaye barındırıyordu. Ancak kalite olarak değerlendirmek gerekirse şu ana dek en sevdiğim hikaye ikinci kitapta bulunuyor. İlk hikaye olan ‘General’, Vakıf’a savaş hazırlığına giren Bel Riose adlı bir İmparatorluk generali çevresinde şekilleniyor. Vakıf’ın bir tüccarı ajan olarak müdahale ediyor. İlk kitabın 5. öyküsü olan Hober Mallow’un ziyaret ettiği ihtiyarın oğlu bu hikayede karşımıza çıkıyor. Birbirini izleyen hikayelerin aynı şekilde birbirine düğümlenmesi de gayet hoşuma giden bir şeydir. Ancak bu öykü fazla sıkıcıydı. Kitaba birkaç gün hiç dokunmadım. Bir türlü bitmek bilmedi bu öykü.

İkinci öykü olan ‘Katır’ ise ilk üç bölümünde karakterlerini tanıttıktan sonra okuyucuyu birden entrikanın, ihanetin, düzenbazlıkların göbeğine fırlatıyor. Katır adlı fatihin Attila’ya benzerliği de kurguyu daha da ilginç kılıyordu. Bu fatihin neler başardığına birebir şahit olmak harika histi. Her ne kadar sondaki twisti ilk yarıda ihtimaller dahilinde tutmuş olsam da nihayetinde haklı çıkmak keyifliydi. Bayta, Toran, Ebling Mis, Yüzbaşı Han Pritcher ve Magnifico Giganticus karakterleri şu ana dek yazılmış Vakıf öyküleri içindeki en başarılı karakterler diye düşünüyorum. Tabii bunu Mallow ve Hardin’ı ayrı tutarak söylüyorum.

Kitaba puanım 8/10. Katır tek başına 8.5’luk bir öykü olsa da felaketin başlangıcı olması ve devamının İkinci Vakıf kitabına sarkması üzüntü yaratıyor. Neyse önümüzde ay da üçlemenin son kitabını okurum diye düşünüyorum. Bakalım göreceğiz.

Shadowrun: Hong Kong

İlk piyasaya sürülme tarihi: 20 Ağustos 2015

Geliştirici: Harebrained Schemes

Tür: Tactical RPG

Platform: PC

Oynama Tarihi: 14 Temmuz 2018 – 14 Ekim 2019

Shadowrun Hong Kong 36 saatlik gameplay sonunda STR10-QUI8-BOD6, Essence 3.75, Karma 182 ve Kill 211 istatistikleri ile nihayete erdi.

İkinci oyundan çok büyük farklılıklara sahip değil. Kalitesini ve çizgisini bozmadan serinin son oyununun da altından kalmış Harebrained ekibi.

Güzeller güzeli Vine

Her ne kadar oyuna başlamam ve bitirmem bir yılı aşkın bir süreyi bulmuş olsa da incelemeye hikayeden başlayayım. Oyun, bizim yarattığımız ana karakterin babasının çağrısı üzerine Seattle’dan Hong Kong’a gelmesiyle başlıyor. Bu ismi koymamın diğer bir sebebi de odur diyebilirim. Neyse hikayeye döneyim. Abisi Duncan ile karşılaşan ‘Vine’, babalarından buluşmak için talimat aldıkları yere gidiyorlar. Burada bir shadowrunner ekibiyle karşı karşıya geliyorlar. Tam olaylar tatlıya bağlanmışken polis kuvvetlerinin saldırısına tutuluyorlar. Sağ kalanlar yer altına kaçıp Heoi adlı liman kentine kadar sığınıyorlar. Burada Kindly Cheng isimli bir ‘godmother’ tarafından takip cihazlarından kurtuluyorlar ve bu alışveriş karşılığından Cheng, Duncan ve Vine’ın kendisine çalışmalarını istiyor. Hikayenin buradan sonrası Vine’ın görevden göreve gitmesi ile geçiyor. Bu görevler esnasında başlarına konan APB’nin sebebini, babasına ne olduğunu, Walled City denen varoş mahallede ne döndüğünü öğreniyoruz.

Oyundaki en sevdiğim anlar; Walled City’nin girişindeki bir araştırma görevlisinin çevrenin insan üzerindeki etkisini çalıştığını söylemesi ve burada doğan çocuklara üzüldüğünü dile getirmesi, Gaichu ile karşılaşmamız büyücülerin görevi, Sosyete vampirler, Walled City’nin Josephine Chang tarafından kurulması, Edward’ın Prosperity projesi ve Yama King ile karşılaşma.

Oyunu dişi elf bir street samurai olarak oynadım. Oyunun sonlarına kadar 3 deflik zırhla geziyormuşum. 8deflik zırhı çektikten sonra tank gibi oldu karakterim. Karma puanlarını Strengh, Quickness ve Body odaklı harcadım.

Oyunun müziklerinin ilk iki oyundan bir farkı yok. Muhtemelen 2-3 parça dışında tüm OSTler aynıdır. Ama oyunun ikonik müziği ki şu giriş ekranında çalan parça beni benden alıyor. İlk oyunun menüsünde de o çalıyordu. Görsellik de ilk oyunla aynı. Çizgi roman stili grafikler. Karakter tasarımları yine başarılı. İtici gelen ve sempatik gelenler mevcut. Oyunun tasarım ve hikaye anlatış açısından sahip olduğu tek farklılık sinematiklerin varlığı olabilir. Oyun boyunca Prologue, Yama King rüyası ve Epilogue olmak üzere üç adet sinematiğin bulunması üzücü. Önemli bilgileri öğrendiğimiz sahnelere birer adet serpiştirseler tadından yenmezdi. Neyse buna da şükür diyelim. İlk iki oyunda onlar da yoktu.

Oyunun etiquette mantığı değişmemiş hala NPC ile konuşmalarda can alıcı kararlar alabilmeni sağlıyorlar. Shadowrunner ve Socialite özelliklerini açmıştım. Socialite’ı sonlara doğru açtığım için herhalde tek bir yer dışında hiç işime yaramadı.

Hikayede onca olay olurken bir de görevlere bu grup ile çıkıyorsunuz. Karakterlerin kişiliklerini, konuşmalarını, tavırlarını öğreniyor ve hikayelerinde ilerlemek için doğru cevapları vermeniz gerekiyor. İkinci oyundaki kadar takım arkadaşlarımızla ilişkimizin önemi bulunmuyor. Dragonfall’da karakterlerle konuştukça dertlerini öğreniyorduk ve böylece onların kişisel davalarına dahil olabiliyorduk. Bu oyunda bunun olmaması üzücüydü. Gobbet isimli Shaman Ork çok eğlenceli bir karakterdi. Ekibin laf sokan elemanı diyebilirim. Ancak bir derinliği yoktu. Duncan hariç tutacak olursam takımda Gaichu dışında gerçek bir derdi olan hiçbir karakter yoktu.

Savaşlarda mouse bazen algılamasa da bu çok büyük bir UI hatası olarak görmüyorum. Çoğu indie oyunda olan bir durum. Çok sevdiğim Banner Saga’da dahi var bu. Evet BS3’te de. Buna rağmen oyun harika bir oynanış ve keyifli bir hikaye sunuyor.

Dragonfall’daki gameplayden farklılaştığı tek nokta var: dövüşlere kendi rızan ile erkenden silah çekip girebilme. Yani düşman farkettiğinde o seni görmeden turnbased sisteme geçip hazırsızlık npclere mermi yağdırabiliyorsun. Küçük ama etkin bir detay. Siper almasına izin vermediğin için tüm saldırı karşısında kırılgan kalıyorlar.

Bir de ilginç bir şekilde bu oyunun finali üç katmanlıydı. Ancak hiçbiri beni ilk iki oyundaki kadar zorlamadı. Önceki iki oyuna göre bu oyunun finali bayağı bayağı kolaydı.

Puan: 8/10. Oynayın, oynatın efendim. İyi günler/geceler.

Hamlet #Metin

Orijinal Adı: Hamlet

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Sabahattin Eyüboğlu

Okunma Tarihi: 5 Ekim 2019 – 10 Ekim 2019

Dizilerden, filmlerden, kitaplardan ve hatta stand-uplardan dahi Hamlet oyununa dair göndermelere rastlayabilirsiniz. Dünya üzerindeki en bilindik eserlerden biridir kendisi. Benim de aşinalığım çocukluktan itibaren vardı. Ancak bu yakınlığa rağmen oyunun metnini ilk kez 2012 ya da 2013 yılında bir arkadaşımdan ödünç alıp okumuştum. O dönem Zetsuen no Tempest animesinin etkisinde kalıp Shakespeare eserlerine merak sarmıştık. Aradan geçen 6-7 yıllık süreç sonunda metni tekrar okumaya ancak bu ay fırsat bulabildim.

Her sabah erken kalkıyordum. Kahvaltıyı yaptıktan sonra metni elime alıyor ve evin de boş olmasından fırsat bularak diyalogları kendi kendime seslendiriyordum. Beş gün boyunca ev tek kişilik bir tiyatro sahnesi gibiydi.

Kendime hatırlatma yapmak açısından perdelerdeki olayların özeti:
-Perde 1: Hayalet ortaya çıkar, Laertes Fransa’ya yola çıkar, Hamlet hayaletle karşılaşır
-Perde 2: Hamlet deli rolü yapar, Kral Hamlet’i iyileştirmesi için onun eski dostlarını çağırır, Tiyatro kumpanyası gelir
-Perde 3: Gonzago oyunu sergilenir, Gertrude Hamlet’i odasına çağırır, Hamlet Kral’ı dua ederken görür, Polonius perde arkasına saklanır
-Perde 4: Hamlet cesedi gömer, Kral Hamlet’i arkadaşlarıyla birlikte İngiltere’ye gönderir, Norveç Kralı’nın yeğeni Fortinbras’la karşılaşırlar, Ophelia türkü söyleyerek ortalıkta dolanır, Laertes’in dönüşü, Horatio’ya denizciler mektup getirir, Kral Laertes’i düello için ikna eder, Ophelia’nın haberi alınır
-Perde 5: Mezarlıkta defin, Hamlet iki eski arkadaşını nasıl sahte mektup verip atlattığını Horatio’ya anlatır, Haberci Hamlet’e düello teklifini iletir, Hamlet kabul eder, Gertrude zehirden, Kral kılıçtan, Laertes ve Hamlet karşılıklı çarpışma nihayetinde sonlarına ulaşırlar

Bu klasik bir eser. Benim vereceğim puanın bir önemi yok. Bugüne dek milyonlarca insanın düş dünyasına renk katmış bir tiyatro oyunu. Vereceğim puan sadece vermiş olmak için atacağım bir sayı olacaktır. Değerlendirmem 8.5/10. Ancak sayıdan bağımsız ele alınırsa bu senaryo bir mücevherdir. İntikam konusundaki en başarılı, ikonik ve akılda kalıcı eserdir. Üstat Shakespeare’e, 400 yıl ötesinden, çıkardığı işler adına tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Komediler Kralı

Orijinal Adı: The King of Comedy (1982)

Yönetmen: Martin Scorsese

Türü: Komedi – Suç – Drama

İzlenme Tarihi: 8 Ekim 2019

Bu film de bugüne dek günlüğünü tuttuğum diğer filmler gibi uzun zamandır izleme listemde yer tutuyordu. Joker filminin çıkışı ile listemde üst sıralara yerleştirmiş olsam da izlemek ancak bugüne fırsat oldu.

Rupert Pupkin karakteri oldukça başarılı bir deli tiplemesi. Başka bir Scorsese filmi olan Taxi Driver ile benzeştiği noktalar mevcut. Hayır Robert de Niro’nun başrolde olması değil. Karakterin kendini ispatlama çabasında olması ve bu uğurda normal bir insanın yapacağından daha riskli hamleler yapması gibi noktalar. Buradaki sekreter kızı da Taxi Driver’daki aşık olduğu kadına benzettim. Gerçekten benziyorlar ama aynı kişi değiller.

Filme puanım 8/10. Akılda kalıcılığı yüksek, unutulması zor bir eser.

Kan Dökülecek

Orijinal Adı: There Will Be Blood (2007)

Yönetmen: Paul Thomas Anderson

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 5 Ekim 2019

Uzun zamandır izleyeceğim diye beklettiğim bir filmdi. 2018 Nisan’ında indirmişim ve izlenecekler klasörümde uykuya yatırmışım. Birden aklıma esti ve dün gece izlemeye başladım. İlk 45dksını izlemiştim ki arkadaşlar Talisman oynamak için çağırdı. Maç 2 saat kadar sürünce film yarım kalmış oldu. Neyse geç olsun güç olmasın.

Film hakkında ne yazsam büyüsü bozulacakmış gibi hissediyorum. O yüzden bu filmin muazzam bir insan draması olduğunu belirtmekle yetinmek istiyorum. Bir insanın para hırsı uğruna neler yapabileceği, hayatında yer eden neleri gözden çıkarabileceğini gösteriyor. Bir adanmışlık ve tutku hikayesi. Ancak kötü örnekleme oluşturanından.

Oyunculuk, hikaye, müzikler, sinematografi kısaca film her açıdan oldukça doyurucu bir izleti vaat ediyor. İki buçuk saatlik bir film olmasına rağmen izleyiciyi, bir an olsun rahat bırakmadan diken üzerinde tutuyor.

Yapıma puanım 8.5/10. Harika bir yükseliş ve çöküş öyküsüydü.

Kış Uykusu

Orijinal Adı: Kış Uykusu (2014)

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Türü: Drama

İzlenme Tarihi: 3 Ekim 2019

Kış Uykusu tartışmasız bir şekilde en sevdiğim NBC filmi olmayı başardı. Çizdiği karakter portreleri ve hikayenin vermek istediği mesaj, bu insan dramasını benzersiz kılmış. Hayatımda ilk kez bir 3 saatlik filmi sıkılmadan izledim. Ara verdim tabii ki ama bunlar sıkıntı arasından çok evin genel halinden kaynaklanan molalardı.

NBC’nin genel stili olan doğal diyaloglar bu filmde de mevcuttu. Karakterler arasında çıkan tartışmaların olağan gelişimi beni çok etkiledi. Basitçe söylenen bir sözün karşındaki tarafından nasıl algılanabileceği ve üzerine yaşanmışlıkları katarak sana iade etmesi ile ortaya çıkacak olan sözlü kavgalar aklıma kazınan kısımlardandı. Bu olaylar her insanın başına gelmiştir. Böyle hayatın içinden meselelerin bu derece berrak aktarılması bana müthiş tesir etti.

Yapımın geneline eleştirel bir hava hakim. Aydın’ın köylülerin hayatında fark ettiği eksikleri kaleme alışı, imamların nasıl olması gerektiğine dair fikirleri, ev ahalisinin haline getirdiği yorumlar vs. buna verilebilecek örneklerden. Filmin yarısındaki Aydın ile Necla arasındaki tartışmada, Aydın sanki o sözleri bana söylüyormuş gibi hissettim. Necla ile aynı durumu, aynı ruh halini paylaşan biri olarak, sarfettiği o sözler bana birer intibah tokadı gibi geldi.

Filme puanım 8.5/10. En sevdiğim yerli filmler listesinde zirveye yerleştiriyorum kendisini. Oldukça kaliteli bir yapım.