Komünist Manifesto

Orijinal İsim: Manifest der Kommunistischen Partei (Manifesto of the Communist Party) (1848)

Yazar: Karl Marx – Friedrich Engels

Okuma Tarihi: 16 Kasım 2019 – 8 Aralık 2019

Komünist Manifesto lise döneminde okumaya kalkıştığım bir eserdi. Kısa bir bildiri metni olmasına rağmen 1848 Devrimlerine hakim olmamamdan ötürü yapılan hiçbir göndermeyi kavrayamıyordum. Yıllar sonra, yani birkaç hafta önce, tekrar okumaya başladığımda ise bu sorunun üstesinden gelmiş olacağımı düşünüyordum. Kısmen de olsa haklıymışım. Ancak yine de öğrenmem gereken çok fazla şeyin olduğunu hatırlattı bana.

Chartism, Lejitimistler, Henri de Saint-Simon, Babeuf, Proudhon, Sismondi ve daha nice şahıs ve topluluk hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımı gerçeğini bir tokat gibi çarptı suratıma. Bu da içimdeki öğrenme ateşi körükleyen bir tetikleyiciydi.

Bir eseri okurken onu fethetme isteği doğuyor içimde. Bahsettiği tüm konuları biliyor olmak ve onun hamlelerini önceden tahmin edip yazarı alt etmek istiyorum. Zihnim bir eserle meşgul iken hep bunları yoğuruyor içinde. Bu hoşuma giden bir özellik. Kendi kendime onur meselesi haline getirdiğim kitaplar, oyunlar ve izletiler var. Bunlarla birer birer tekrar görüşeceğim.

Manifesto’nun benim düşüncelerimle ters düştüğü en akılda kalıcı nokta ‘kozmopolite karşıtlığı’ idi. Şehirlerde mevcut baskın bir kültür altında birleşmesi ile o şehirde yaşayan ve farklı yerlerden gelmiş insanların yerel kültürlerini kaybedecekleri endişesini bana bayağı anlamsız geliyor. Kültür muhafaza edilebilen bir şey gibi gelmiyor bana. Kültür de dil de canlı olgulardır. Doğar, büyür ve ölürler. Her gün gördüğümüz duyduğumuz yeni bir şey dahi bizim yaşamımızda bir farklılık oluşturuyor. Hal böyle iken bir şeyin ‘bozulması’ noktasında telaşa kapılmak yersiz oluyor.

Şimdilik en sevdiğim kısımlardan birkaç alıntı yaparak Manifesto’ya dair kaleme aldığım kitap günlüğüne son vereceğim:

Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı büyülemiştir. İhtiyar Avrupa’nın bütün iktidar makamları, Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri, Almanya polisleri, bu hayaleti kuşatıp sıkıştırmak için bir mukaddes Ehl-i Salip tertibiyle ittihat ettiler…

Bugüne kadar insan cemiyetinin tarihi, sınıfların kavgaları tarihidir. Serbest insan ve esir, havas ve avam, asil ve memlûk, usta ve çırak, bir kelimeyle: ezenler ve ezilenler nihayet bulmaz bir münazaada birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. Bu mücadele bazen bütün cemiyetin inkılabî bir tarzda karmakarışık olmasıyla, bazen de karşı karşıya gelen iki sınıfın mahvıyle neticelenirdi…

Özel mülkiyete son vermek istememiz karşısında dehşete kapılıyorsunuz. Oysa sizin bugünkü toplumunuzda, özel mülkiyet halkın onda dokuzu için daha şimdiden yok edilmiş bulunuyor; özel mülkiyetin bir avuç insan için var olmasının tek nedeni, o onda dokuz için hiç var olmamasıdır. Demek ki, siz bizi, ancak ve ancak toplumun çok büyük çoğunluğunda olmaması koşuluyla var olabilen bir mülkiyet biçimine son vermek istemekle suçluyorsunuz.

Komünistler, ayrıca, ülkeleri ve milliyetleri ortadan kaldırmak istemekle de suçlanmaktadırlar.
İşçilerin ülkesi yoktur. Sahip olmadıkları bir şeyi onlardan alamayız ki. Proletarya her şeyden önce siyasal üstünlüğü ele geçirmek, ulusa önderlik eden sınıf durumuna gelmek, kendini ulusun kendisi kılmak zorunda olduğundan, sözcüğün burjuva anlamında değilse bile ulusaldır.
Burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya pazarı, üretim tarzının ve ona denk düşen yaşam koşullarının aynılaşması, ulusal farklılıkların ve halklar arasındaki karşıtlıkların her geçen gün biraz daha yok olmasına yol açmaktadır.
Proletaryanın üstünlüğü ele geçirmesi, bunların daha da büyük bir hızla yok olmasını sağlayacaktır. En azından önde gelen uygar ülkelerin ortak eylemi, proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.
İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır. Ulusun içindeki sınıflar arasındaki karşıtlık ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulusa beslediği düşmanlık da son bulacaktır.

Burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya pazarı, üretim tarzının ve ona denk düşen yaşam koşullarının aynılaşması, ulusal farklılıkların ve halklar arasındaki karşıtlıkların her geçen gün biraz daha yok olmasına yol açmaktadır.
Proletaryanın üstünlüğü ele geçirmesi, bunların daha da büyük bir hızla yok olmasını sağlayacaktır. En azından önde gelen uygar ülkelerin ortak eylemi, proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.
İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır. Ulusun içindeki sınıflar arasındaki karşıtlık ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulusa beslediği düşmanlık da son bulacaktır.

Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim: Komünist Manifesto, e-book olarak baştan sona okuyabildiğim ilk eser oldu. Akash Karia’nın TED Talks Storytelling kitabını ilk olarak saymamayı tercih ediyorum. Devamının gelmesi dileğiyle bu dosyaya bir son veriyorum.

Kılavuz edinilecek bir kitap değil. Engels ve Marx daha sonraki basımlarda eserin güncelliğini kaybettiğini kabul ediyorlar. Ancak eserin, 19. yüzyıl ortasındaki Avrupa toplumuna getirdiği eleştiri oldukça yerinde ve dikkate alınmaya değer.

The Banner Saga 3

İlk piyasaya sürülme tarihi: 26 Temmuz 2018

Geliştirici: Stoic Studio

Tür: Tactical-RPG

Platform: PC

Oynama Tarihi: 28 Temmuz 2018 – 7 Aralık 2019

Yaklaşık 15 saatin sonunda Banner Saga 3 sona erdi.

The Banner Saga, adı üstünde destansı bir öyküyü konu alıyor. Seriyle tanışıklığım taktiksel oyun merakım dolayısıyla gerçekleşmişti. Ancak oyuna başlama kararımı bölümden tanıştığım bir arkadaş sayesinde aldım. Kendisi ikinci oyun 2016 baharında çıkış yaptığında hemen oynadı ve bize öve öve bitiremedi. Ben ise ilk oyunu 2017 baharında oynadım. İkinci oyunu da 2017 sonbaharı-2018 kışı içerisinde bitirdim.

Hikaye öyle muallak bir şekilde bitmişti ki 2018 Temmuz’u olsun da oynayayım diye sabırsızlanıyordum. Zamanı öyle bir ayarlamıştım ki üçüncü oyunun çıkış tarihi stajımın sonuna denk geliyordu. Kendimi eve kapatıp oyunu bir çırpıda bitireceğim diye hayaller kurmaya başladım. Oyun çıkışını yaptıktan iki gün sonra kurdum ve açtım. Hemen ilk chapterı oynamaya başladım. Fakat moralimi bozan bir olay ile karşılaştım. Screenshot tuşu oyun içinde çalışmıyordu. Bu büyük bir olaydı çünkü TBS’yi gözümde bu kadar iyi yapan şeylerden biri de diyaloglarıydı. Oyunun sahip olduğu kasvetli atmosfere melankolik takılan karakterler katılınca ilmek ilmek işlenmiş sözler ortaya çıkıyordu.

Hal böyle olunca telefondan çekmek istemedim ve bir süre daha düzgün bir update i gelene kadar bekleyeyim dedim. Ancak gel zaman git zaman oyun aklımdan çıktı. Okul telaşı, başka oyunlar, kitaplar, ilişkiler vs derken bir kenarda kaldı. Aceleye getirebileceğim bir oyun değildi bu. Gerçekten çok seviyordum. Bunalımlı bir ruh halimde oynayıp ne hikayesini ne de oyunun kendisini mahvetmeye kıyamadım.

Oyun bir buçuk yıl boyunca öylede durmadı tabii ki. Kafamın rahat olduğu birkaç sefer girip birkaç chapter oynadım. Ancak finale ulaştığım bu son düzlük koşusunu bir haftadır gerçekleştiriyorum. Son 4 chapterı bu bir hafta içinde oynadım.

Oyunun hikayesi tatmin edici bir şekilde sonlanıyor. Açıkçası şu ana kadar gerçekleşen olayları nasıl bağlayacakları konusunda epey şüpheliydim. Özellikle ikinci oyunda dredgelerle yaşanan bir takım olaylar beni epey işkillendirmişti. Ancak totalde 22 bölümden oluşan bu üçlemenin sondan bir önceki bölümünde neredeyse o ana dek açıklanmamış tüm sırları öğreniyoruz. Bu öğrenme aşamasını da büyük şaşkınlık ile karşılamıyoruz çünkü altyapısı bize sunulmuştu. Stoic Studio belli ki hikayeyi baştan sona yazmışlar. Sadece maddi yetersizlikten dolayı oyunu üçe bölüp çıkarma girişiminde bulunmuşlar. Baştan sona hikaye içinde hiçbir kopma veya kendi koyduğu kurallara ters gelen bir şey verilmiyor.

Oynanış ilk iki oyundakinden çok farklı değil. Üzerinize dalga dalga gelen düşmanlara karşı Flee-Attack seçeneği çıkması ikinci oyunda mevcut olabilir. Oynayalı epey olduğu için net bir şey söyleyemeyeceğim.

Oyunda Alette’in ölümüne epey şaşırdım. Rugga’ya nefret doldum. Tayfamıza katılan dregdelere karşı sempati kazandım. Finalde Eywind’e yanlış bir şey söylediğim için worst ending e ulaştım. Ancak ben oradan bir konuşma çıkar ve olay uzar diye beklemiştim. Oradaki sonu izledikten sonra Chapter 22’yi başa sardım ve ‘daha iyi’ bir sona ulaştım. Aslında yapmak istediğim de bu seçenek olduğu için kendimi bu sona ulaşmış farz ediyorum.

Austin Wintory bu oyunda da önceki oyunlarda ürettiği müziklerin altında bir iş çıkarmamış. Hepsi atmosfere uygun besteler. Bunaldığım zamanlarda açıp The Banner Saga OST’leri dinlediğim olurdu. Bu alışkanlığımı hiçbir zaman kaybetmeyeceğim herhalde. Son derece akılda kalıcı besteler. Beni oyunda en çok etkileyen şeylerden biri de akılda kalıcı en az bir şarkısının olmasıdır.

Final bölümünün adını taşıyan kapanış müziği

Oyunun çizim stili de ilk iki oyundaki çizgiyi bozmadan devam ediyor. Hatta bu oyuna, öncekilerde olmayan, sahnelere scroll yaparak yaklaşıp-uzaklaşma ve sağa-sola kaydırma özelliği de gelmiş. Bu da çizimlerin detayını inceleme şansı veriyor. İlmek ilmek işlenmiş bu oyunun her sahnesi bir tablo gibi. TBS 3’ün menüsü açıp dakikalarca izlediğimi hatırlıyorum. Gerçekten eşsiz bir eser.

Oyuna puanım 9/10. Stoic’in benzer kalitede başka oyunlar yapması dileğiyle.

Macbeth #Metin

Orijinal Adı: Macbeth

Yazar: William Shakespeare

Çevirmen: Sabahattin Eyüboğlu

Okunma Tarihi: 1 Aralık 2019 – 5 Aralık 2019

Macbeth üzerine yüzyıllardır yazılıp çizilen bir tiyatro eseri. İmitasyonu, adaptasyonu ve canlandırmaları ile kültür dünyasındaki yolculuklarımızda defalarca uğradığımız bir duraktır. Yıllar sonra bu asıllar evvelinden günümüze uzanan metni, baştan sona okuma fırsatını buldum.

Macbeth’in yazılışından 400 yıl sonra dahi bu kadar canlı bir şekilde karşımızda durduğuna şaşırmamak gerekir. İnsan anlatıları her şeyin ötesindedir. Zaman ve mekan fark etmez. Bir öfke her çağda öfke olarak algılanır, bir ihanet de ihanet olarak. Hırsı gözünü kör eden insanları bugün de görürüz tarihin başlangıcında da. Böyle temel sinirlere temas etmesinden dolayı Macbeth de, Shakespeare’in diğer eserleri de yüzyıllar boyu insanlar tarafından okundu, izlendi ve benimsendi.

Senaryonun gelişimini kendime hatırlatmak adına şöyle yazayım:
-Perde 1: Norveçlere karşı savaşan İskoç beyleri, Glamis beyi Macbeth’e Cawdor beyi ve müstakbel İskoç kralı olacağının müjdesini veren üç cadı, Banquo’ya da oğlunun kral olacağı söylenir, Lady Macbeth kocasından mektup alır ve entrika çevirmeye başlar, Kral Duncan Inverness’teki Macbeth şatosuna gelir, Ziyafet gerçekleşir.
-Perde 2: Banquo ve oğlu Fleance şato avlusunda dolanırken Macbeth ile karşılaşır ve konuşurlar, Geceyarısı cinayet gerçekleşir, Macduff ve Lennox kapıya gelir ve Kral’ın ölümünü haber alırlar, Kralın oğulları Donalbian ve Malcolm diyardan kaçarlar, Ross ve Macdoff Donald’ın naaşı Golme-Kill’e götürülmesi ve kuzeni Macbeth Scone’a taç giymeye gitmesi üzerine konuşurlar.
-Perde 3: Forres’teki şatoda Banquo ve Macbethler karşılaşır, Macbeth katilleri ayarlamıştır, Lady Macbeth akşamki şölen için kocasının moralini yükseltmeye çalışır, Üç katil Banquo’yu öldürür ama Fleance ellerinden kaçar, Macbeth’in vicdan azapları şiddetlenir ve Banquo’nun hayaleti şölen masasında gözükür, Hekate cadıları azarlar, Macduff şölen davetine iştirak etmez ve İngiltere’de Macbeth’e karşı plan kurar.
-Perde 4: Macbeth cadılara danışmaya gelir, Cadıların çağırdığı hayaletlerden aldığı öğütler; Fife beyine (Macduff) dikkat etmek; Ana karnından çıkmış kimse tarafından alt edilmemek; Birnam ormanı ayaklanıp gelmedikçe kimseden korkmamak, Ross’un Lady Macduff’ı ziyareti sonra katiller gelir ve kadın ile oğlunu öldürür, Macduff Malcolm’u zorbaya karşı savaşma konusunda ikna eder, Ross aralarına katılır ve Macduff’a ailesinin katliamı haberini verir.
-Perde 5: Lady Macbeth uyurgezerlik eder, Lennox ve diğer İskoç beyleri Dunsinane’e yaklaşan Malcolm ordusuna katılma kararı alır, Macbeth sarayında kibirlenerek üzerine gelen orduya karşı hazırlıklara girişir, Malcolm ve Northumberland kontu Siward ağaç dallarını kesip kamufle olma planı yapar, Macbeth’e önce kraliçenin öldüğü sonra da ağaçların yürüdüğü haberi ulaşır, Savaş başlar, Macbeth Siward’ın oğlunu öldürür, Macduff ve Macbeth meydanda çarpışır, Macduff elinde Macbeth’in kellesi ile gelir, Siward’a oğlunun ölüm haberi verilir ve finalde Malcolm İskoçya kral olur.

Bu klasiğe vereceğim puan sadece belirlemiş olmak için atayacağım bir sayı olacaktır. Değerlendirmem 8/10. İktidar hırsının, insanı nasıl bir canavara çevirebileceğinin eşsiz bir örneği.

Fallout: New Vegas

İlk piyasaya sürülme tarihi: 19 Ekim 2010

Geliştirici: Obsidian Entertainment

Tür: RPG – FPS

Platform: PC

Oynama Tarihi: 21 Kasım 2019 – 2 Aralık 2019

Fallout New Vegas, 44 saat 1 dakika 6 saniyelik bir oynanışın sonunda, 40 level Messiah olarak NCR tarafında nihayete erdi.

Liberteryan propaganda

Bethesda oyunlarından oldum olası nefret etmişimdir. Bu lanet firma finanse ettikleri hiçbir oyunu sorunsuz çıkaramıyorlar. Elder Scrolls ve Fallout serileri her ne kadar güzel yan hikayeler, görevler, ilginç NPCler barındırsalar da 90’lardan kalma mekaniklere sahip ‘bug-fest’ oldukları için bir türlü sevemiyordum. FNV, diğer TES ve Fallout oyunları gibi defalarca baştan başladığım ve her başlayışımda 2 saatten daha uzun bir süre katlamadığım oyunlardı. Oyunu bitirdiğim bu son kaydı 21 Kasım 2019’da başlatmışım. Bu kayıttan önceki en geç kayıt ise 8 Şubat 2017’e aitmiş. O kayıtta da Goodsprings’in ötesine çıkmamışım. Sıkılıp bırakmışım.

Peki madem sevmiyordum bu seriyi, bu sefer ne oldu da oynayıp bitiresim tuttu? İşte bu sorunun cevabı kocaman bir ‘hiçbir şey’. Gerçekten hayatımda hiçbir farklılık olmamasına rağmen birden kendimi FNV oynarken buldum. Artık bilinçaltım, “Steam Library’de gezinirken bu oyunu daha fazla görmek istemiyorum. Ya kaldır ya da oyna sil” mi dedi de böyle bir işe giriştim bilemiyorum. Öyle ya da böyle bir şekilde bitti oyun.

Oyunun mekaniklerinden nefret ediyorum ve bu nefretim hiçbir zaman da azalmayacaktır. VATS sistemi olmasa bu oyunu oynanır kılacak hiçbir şey yok. Elder Scrolls serisi bu eksiklikten dolayı oynamıyorum zaten. Berbat dövüş mekanikleri nedeniyle göğe nişan alarak adam öldürebildiğimiz bir oyun bu.

Oyunun, leş mekanikleri yüzünden Speech özelliğini fulledim. Böylece işleri diplomasi ile çözme yolunu seçebilirdim. RPG’lerde mevcut yeteneklerimi sonuna kadar kullanmayı seviyorum. O yüzden kaldır küldür girişmektense böyle yapmak hep daha çok hoşuma gitmiştir.

FNV’yi tüm DLC’leri ile birlikte almama rağmen sadece iki tanesini oynadım: Old World Blues ve Lonesome Road. OWB bayağı kötü ve sıkıcı bir hikayeye sahipti. Ancak Lonesome Road bayağı iyi bir temele kurulmuş güzel bir hikaye vaat ediyordu. Hatta şunu söylemeye dahi cüret edebileceğimi düşünüyorum: “Lonesome Road’un hikayesi, FNV ana hikayesinden daha iyiydi.” Katılan olur, katılmayan olur beni alakadar etmiyor. Ben FNV’nin ana hikayesinden zerre keyif almadım. Factionların kendi arasındaki rekabet ve Vegas’ı yönetmek için giriştikleri mücadeleleri izlemek güzeldi. Fakat bunun ötesinde hiçbir şey sunmadı bana.

Oyundaki en sevdiğim olaylar; Elvis Presley özentisi King tayfası, Followers of the Apocalypse grubu, Great Khan’ların moğol tipli motorlu çetesi olması, Legion’ın barbar ve istilacı resmedilmesi, NCR’ın iyilik meleği gibi tanıtılmaması, ve nihayetinde oyunda ‘iyi’ diye bir şeyin olmayıp herkesin çıkarına göre iş yapıyor oluşu.

Oyunun son 10-15 saatine kadar adam akıllı bir sniper bulamadım. Bu yüzden de Deathclaw’lar ile yakın mesafeli dövüşe girmek zorunda kalıyordum. Bu oyunda ciddi anlam zorlandığım ve korktuğum ilk kısım oldu.

DLC’lere girmeden evvel 25 level’a ulaşmıştım. Oyunu 40 levelda bitirmiş olmam, DLC’lerin ne kadar faydalı bir EXP kasma alanı olduğunu gösteriyor. Harika silahlar buldum. Atladığım her bir level ile sahip olduğum skilleri geliştirdim. Bu sayede son görev olan ‘Eureka’ya girdiğimde Hunting Rifle sayesinde lejyon askerlerini tek vuruşta alabilecek düzeye ulaşmıştım.

NCR senaryosunun final boss u olarak karşımıza dikilen Legate Lanius ile speech kullanarak sonuç alabilmek gerçek bir RPG oyunu oynadığımı hissettiren anlardandı.

Oyunun tasarımı aynı serideki diğer oyunlar gibi Atompunk dediğimiz bilişimin geliştiği, televizyonun yaygınlaştığı, nükleer enerjinin kullanıldığı, 50-60 dönemi moda stilini baz alıyor.

Oyunun müzikleri konusunda bir şey diyemiyorum çünkü genelde oyunun sesini kısıp arkada bir şeyler dinleyerek vakit geçirdim.

Bu ve diğer Bethesda oyunlarını gözümde kötü oyun olarak kılan ana sebep, kendilerini oynatmamaları. Mekaniklerinin kütüklüğü çağdaşı oyunlar ile düşünüldüğünde gerçekten rahatsız edecek düzeyde. Bu berbat oynanışı üzerine bir de sürekli hatalar, oyundan atmalar ve buglanan görevler eklenince oyuncuların çıldırmasından daha doğal bir şey doğmuyor açıkçası.

Oyuna puanım 8/10. RPG’liğin hakkını vermesine rağmen, FPS ve aksiyon yönünde ciddi sorunları barındırıyor.

Masumiyet

Orijinal Adı: Masumiyet (1997)

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Türü: Dram

İzlenme Tarihi: 1 Aralık 2019

Bu filmi, Haluk Bilginer’in tiradı ile tanımıştım. İzletinin yarısında bir yerden alınmış olan, Yusuf ile Bekir’in yan yana oturup konuştuğu o 10 dakika beni kendine bağlamıştı. Yapımın tamamını izlemekse ancak bugüne rast geldi.

Başlangıçtan son çeyreğe dek film epey ağır ilerliyor. Yusuf, koğuş arkadaşı Orhan ile iş konusunda önceden konuşmuşlar. Orhan Yusuf’a, babasının yanına giderse ona iş bulabileceğini söylediğini öğreniyoruz. Bunun üzerine, nezaretten çıkan Yusuf, İstanbul’a yola çıkıyor. Yolculuğu sırasında ablasının yanına uğruyor. Bu süre zarfında da bir otelde konaklıyor. Bu otelde Çilem isimli sağır-dilsiz bir çocuk ve Uğur isimli annesi ile tanışıyor. Yanlarında onlara korumalık (?) eden Bekir isimli bir adam da bulunuyor. Bekir ile Yusuf, kritik bir sahne gerçekleşene değin birlikte takılıyorlar. Uğur’un çalıştığı pavyon kapandıktan sonra Ankara’ya yola çıkıyor. Yusuf ise Çilem’in bakıcılığını üstlenerek Ankara’ya, annesinin yanına, götürme işine girişiyor. Film boyunca Çilem’in babasının Zagor lakaplı biri olduğunu duyuyoruz. Çilem ile Yusuf yola çıktığı sırada Zagor’un hapishaneden kaçtığı haberi de alınıyor. Ankara’ya vardıklarında Zagor ve Uğur’un ortalığı karıştırıp tüydüklerini öğreniyoruz. En son çare olarak Yusuf, yanında kızla birlikte Orhan’ın babasının yanına gidiyor. Dinlenme tesisinde durdukları sırada Çilem, TV’deki haberleri izliyor. Zagor olduğunu düşündüğümüz adam ile Uğur’un fotoğrafı ekranda beliriyor. Çilem’in ufak şaşkınlığını fark eden Yusuf tam erkene dönerken bir sonraki habere geçiliyor.

Hikayenin finalinde Orhan’ın babasını buluyorlar. Adam, Yusuf’a sarılıp biraz ağlıyor. İçeri davet ettiğinde, Yusuf yerde boylu boyunca yatan bir cesetle karşılaşıyor. Burası filmin görsel imkanlarının iyi kullanıldığını düşündüğüm bir sahne. Cesedin yatırıldığı odanın kenarında bir fotoğraf durmakta. Kamera o noktaya odaklandığında bunun, TV’de ölüm haberi verilen adama ait olduğunu anlıyoruz. Orhan ve Zagor’un aynı kişi olduğu ortaya çıkıyor. Ancak Yusuf bunu hiçbir zaman öğrenemeyecek.

Filme puanım 7/10. Aile ve evlilik ile ilgili kötü örnekler barındıran bu depresif yapımı çok manidar bir günde izlemiş bulundum. Final sahnesindeki bu her şeyi bağlayan nokta sayesinde filme vereceğim puan az da olsa arttı.

Hiçbir Zaman Burada Değildin

Orijinal Adı: You Were Never Really Here (2017)

Yönetmen: Lynne Ramsay

Türü: Drama – Suç

İzlenme Tarihi: 26 Kasım 2019

Suç dramalarından bir türlü bıkamıyorum. Bu türde beni içine çeken şeyin ne olduğunu tam olarak keşfedebilmiş değilim. Ancak üstün kör bir tahminde bulunmak gerekirse, dibe batma öyküsü içermeleri noktasında ortak bir kanıya varabilirim. Drive ve Taxi Driver izledikten sonra ne hikmetse bu tip filmler radarıma daha sık girmeye başladı. Aylar önce keşfettiğim bu Joaquin Phoenix filmi, IMDB puanı 6.8 olması hasebiyle göz ardı ettiğim bir eser oldu. Ancak internette ‘kino’ paylaşımlarında sık sık gördüğüm için artık bunu izleyeceğim dedim ve öyle de yaptım.

Ana karakterimiz Joe, çocukluğunda geçirdiği travmaları atlatamamış biri. Yaşlı annesiyle birlikte yaşamasına rağmen geçimini tetikçilikten kazanıyor. Aldığı son iş ile birlikte, peşine onu temizlemek için bir grup gönderiliyor. Filmin yarısında sonlar ipler kopuyor ve tam bir varoluş krizi seyretmeye başlıyoruz.

Film, anlam veremediğim bir şekilde ABD ve tüm dünya siyasetçilerinin bir şekilde bulaştığı pedofili vakalarına da değiniliyor. Bu gerçekten beni aşırı rahatsız eden bir olay. Belli ki yapımcı da hoşnutsuz olmamızı istemiş. Sahnelerin gerilimi, izleyiciye harika bir şekilde aktarılıyor. Yapısal olarak Drive’ın karakter geçmişine ve psikolojisine odaklı versiyonu denebilir.

Hikayeyi Joe’nun çerçevesinden takip ettiğimiz için finaldeki kırılma anı tam anlamıyla vurucu olamıyor. Kızın filmin son yarısında nasıl bir psikolojik evreden geçtiğini ufak klipler ile görebilseydik, baştaki sakin tavırları dışına çıkmasını daha ikna edici bulabilirdik. Ancak bu gerçekten çok ufak bir detay. Sadece izlediğim ve keyif aldığım eserin, daha iyi olması yönünde ilettiğim bir eleştiri.

Filme puanım 8/10. Gerekli gördüğüm sahneleri ekleyip biraz daha uzun bir film çıkarsalardı rahat bir şekilde yarım puan daha verebilirdim. Suç draması sevenler için kaçırılmaması gereken bir yapım.

İkinci Vakıf

Orijinal İsim: The Second Foundation (1953)

Yazar: Isaac Asimov

Okuma Tarihi: 5 Kasım 2019 – 25 Kasım 2019

Üçlemenin son kitabını da bitirdim. Ancak kitabı elime aldığım günden beri içimde bir huzursuzluk hayaleti ile okuyordum. Asimov’un hikayeyi adım adım bina etmesi her ne kadar hoşuma gitse de bu kitapta biraz geç ‘mod’a girdim.

Bu kitapta, bir öncekinde olduğu gibi, temel iki kısım bulunuyor. Biri Katır’ın Arayışı, diğeri de Vakıf’ın Arayışı olarak adlandırılmış.

İlk hikaye Vakıf ve İmparatorluk’un bıraktığı yerden 5 yıl sonrasında geçiyordu. Katır, Vakıf’ı aramaya devam etmekteydi. Bu hikayenin başrolünde, Han Pritcher ve yeni eklenen Bail Channis karakterleri yer alıyor. Sürükleyici ve merak uyandırıcı bir dizi olayın sonu şaşırtıcı bir şekilde son buldu. Kitabın ilk 100 sayfası, sonraki 100 sayfaya göre daha akıcıydı diyebilirim.

İkinci hikaye ise ilk hikayenin yaklaşık bir 15 yıl sonrasında geçiyor. Katır ilk hikayedeki finalinde üstünden geçen 5 yılını barış içinde yaşamış ve ölmüş. Kalgan, kurduğu imparatorluktan kalanlara hala başkentlik etmeyi sürdürüyordu. Yaşadığı sarayın türbeye çevrilmiş olması ve onun hayatını inceleyen ‘Katırolog’ların ortaya çıkmış olması oldukça keyifli detaylardı. Vakıf da bu geçen süre içerisinde dirilmiş ve kaybettiği gezegenleri tekrar etkisi altına almıştı. Ancak bir grup araştırmacı hala İkinci Vakıf’ı kendine dert ediniyordu. Bu hikayede başrol, Bayta’nın torunu Arcadia isimli 14 yaşında bir kız tarafından sahiplenilmiş diyebiliriz. Arcadia da babası Dr. Darell gibi Trantor’da dünyaya geliyor. Annesi öldükten sonra babası ile birlikte Terminus’a geliyor. Hikaye Darell Evi’ne gelen Pelleas Anthor isimli bir ensefalografi araştırmacısı ile başlıyor. Dr. Darell, Anthor, ve üç arkadaşı, İkinci Vakıf üzerine bir plan yapıyorlar. Katır’ın Kalgan’daki arşivinden değerli bilgiler edinme uğruna yola koyuluyorlar. Kalgan Valisi ile görüşmeler, Arcadia’nın Trantor’a yolculuğu, Vakıf-Kalgan Savaşı derken işler sakinleşiyor. Beş yoldaş tekrar bir araya geldiğinde herkes araştırmalarının meyvelerini ortaya sunuyor. Bu kısım sürprizlerle doluydu. İkinci hikayenin son bölümleri twist-üzerine-twist ile döndü denebilir.

Yirminci bölüm ve onu izleyen Tatmin Edici Yanıt, okuması son derece iştah açıcı kısımlardı. Arcadia her ne kadar ana karakter gibi bir öneme sahip olsa da kendisine nötr-üstü bir duygu besleyemedim. Vakıf ve İmparatorluk’un Katır bölümündeki karakterler daha akılda kalıcı ve okuyucu tarafından sempati duyulabilen karakterlerdi. İkinci Vakıf’ın eksik olduğunu düşündüğüm nokta bu oldu.

Esere puanım 8.5/10. Vakıf serisinin ana üçlemesine layık bir final olmuş.

Arif V 216

Orijinal Adı: Arif V 216 (2018)

Yönetmen: Kıvanç Baruönü

Türü: Sci-Fi – Komedi

İzlenme Tarihi: 19 Kasım 2019

Uzun uzun üzerine yazmak istemiyorum. Sırf “Acaba ne anlattı bu filmde de millet bu kadar sövdü?” diyerek izlemeye niyetlendim. Çok da eğlenmedim açıkçası.

Film, Yeşilçam ve Amerikan sineması göndermelerinden ibaret. Filmin ana kurgusu çok yavan. Sahip olduğu renk paleti bu derece canlı olmasa, muhtemelen filmin sonunu göremeden kapatırdım. Ki bir hafta önce izlemeye başlamıştım bu filmi. Tam yarısında bıraktım ve bugün devam edip bitirdim.

Farah Zeynep Abdullah’ın Ajda Pekkan rolünü beğendim. Görünüşüne uyumlu bir seçim olmuş. Çağlar Çorumlu’nun Zeki Müren rolü de gayet başarılıydı. Ahu Yağtu’nun femme fatale tiplesi de fena değildi. Ancak bunlar filmi ‘iyi’ seviyesine çıkarmaya yeterli elementler değil.

Yapıma puanım 6/10. Tekrar izleyeceğimi düşünmüyorum.

Inazuma Eleven 2: Blizzard

İlk piyasaya sürülme tarihi: 1 Ekim 2009

Geliştirici: Level-5

Tür: Sports – RPG

Platform: Nintendo DS

Oynama Tarihi: 22 Eylül 2018 – 18 Kasım 2019

Inazuma Eleven 2, Team Level 46’da ve 23 Friend ile 49 saat 35 dakikalık bir oynanış ile son buldu.

Bir senelik uzun bir aradan sonra oynamaya devam etmiş olmak biraz üzüyor beni. Inazuma her ne kadar sevdiğim bir oyun olsa da bir türlü oynama isteğim gelmedi. İyisiyle kötüsüyle bir şekilde sonlandırabildik hikayeyi. İlk oyuna da 2017 Ekim’inde başlayıp 2018 Eylül’ünde bitirmişim. DS oyunlarını senelere yaymak bende iyice alışkanlık haline geldi.

İlk oyunun incelemesini MVGL’de yayınlamıştım. Burada da sıfırdan anlatmak istemediğim için bazı parçalarını direkt alacağım. Ne de olsa ilk oyun ile ikinci oyun arasında iki-üç ekleme dışında pek fark yok.

Nintendo DS’in sunduğu kısır imkanlara rağmen bu derece aktif oynanış sunan bir oyun üretmelerini bir kez daha takdir etmek istiyorum. Oyunun en kuvvetli yanı tartışmasız bir şekilde oynanışı.

Hikaye gereği girdiğimiz klasik 11’li maçlar dışında da ana haritada gezebiliyoruz. Ana karakter, Mark Evans, yanında 3 takım arkadaşı ile geziniyor. J-RPG party si gibi Mark’ı takip ediyorlar. Şehirde, okulda falan dolanırken birden bir başka kulübün öğrencileri fırlıyor karşımıza. Bunlarla 4v4 maç yapıyoruz. Maç dediğim de maksimum 30 saniye süren bir karşılaşma. Ya ilk golü sen at, ya adamdan topu al, ya gol yeme, ya da adamlara topu kaptırma şeklinde 4 adet challenge oluyor. Bunları yaptıkça Friend Points, Prestige Points ve XP kazanıyoruz.

Oyunun para sistemi Prestige Point ile dönüyor. Bunlarla marketlerden item, ayakkabı vs alabiliyoruz. Aşağı yukarı her haritada bir adet antrenman noktası var. Bunlar PP harcayarak girebildiğiniz eğitimler. O antrenman sonunda, etkinliği yapması için seçtiğimiz takım oyuncusunun statı bir veya iki derece yükseliyor. Oyun boyunca birkaç Dribble ve Block hareketi almak dışında, marketlerden hiçbir şey satın almadım diyebilirim. Diğer kazanılan puan türü de Friendship Point. Bunları da takım otobüsündeki bilgisayardan Japonya genelinde, kendi takımımıza katabileceğimiz oyuncuları bulmak için harcıyoruz. Bu puan birimi yeni oyuncular almak dışında bir şeye yaramıyor muhtemelen.

Oyunun karakter tasarımları ilk oyundaki kadar iyi. Oyunun müzikleri de keyifli hoş. Çok akılda kalıcı bir şey yok ama eğlenceli müzikler. Animasyonlar da önceki yapımdan aşağı kalır değil.

İlk oyun finalinde Zeus’u yenip Tokyo’nun birincisi olmuşlardı. Bu oyunda iller arası turnuvaya giderler diye bekliyordum. Evet, yine şehir şehir gezip o bölgenin okulu ile karşılaşıyorlar ama olayların odağı biraz tuhaf. Alius Academy isimli, kendilerini uzaylı gibi tanıtan, bir ekip ile karşılaşıyoruz. Bunlar Japonya’daki büyükşehirleri gezip en güçlü takımları yeniyorlar. Hikaye böyle başlıyor ve son çeyreğe kadar bu minvalde devam ediyor. Yaklaşık 45 saat boyunca bu nasıl hikaye böyle diye söylenerek oynadım.

Bir grup süper güce sahip uzaylı, dünyayı fethetmek için neden futbol oynayarak bölge halkının çocuklarını pataklasın ki diye soruyordum kendime. Aptal shounen anime arcları gibi ilerliyordu ve diyalogları ciddiye alamıyordum. Neyse ki son çeyrekte işin rengi biraz değişti. Alius’un ‘uzaylılık’ sırrı ile gerçek amaçlarının ne olduğunu öğrendiğimizde hikaye kabul edilebilir bir noktaya ulaştı.

Oyunun başında okula yapılan saldırı nedeniyle takımın yarısına kadarını kaybediyoruz. İlk kadromuzun birebir aynısı ile ilerlememizi önlemişti yapımcılar. Bu fikri beğenmiştim. Hikaye boyunca da yaptığımız her maç sonucunda takımımızdan birer üye eksiliyordu. Her okuldan yeni bir karakter takımımıza dahil oluyordu. Bu da kadromuzu hep taze tutan bir formüldü.

Yapımcıların bizi sürekli yeni üyelerle oynamaya itmesi takdir etmeden geçemeyeceğim bir detay. Kadroyu ana karakterlerle oynamayı sürdürünce yeni gelen adamların seviyesi düşük kalacak. Doğal olarak oyuncu da hikaye gereği yüksek seviyeli bir şehre gittiğinde, oradaki karşılaşmalara oyun-boyu güçlendirdiği adamlarla girmek isteyecektir. Bu devirdaim, sıkıcılığı önlemek için bulunmuş harika bir çözüm gerçekten.

Oyunun son chapterında, takımdan eksilen oyuncularımızla karşılaşıyor olmak da aynı bir eğlenceydi. Hiç görünmemezlik de etmemiş oldular böylece.

Devam oyunu olarak, öncülünden mekaniksel olarak ayrıldığı hiçbir nokta yok. Ancak oynanışı çeşitlendiren birkaç eklenti yapılmış. Bunlardan biri kamera açısının L-R butonları ile değiştirilebilmesi. Bu özellik ilk oyunda yoktu diye hatırlıyorum.

Diğer bir farklılık da oyuncuların sürekli yaptığı ‘hareketlerin’ bir süre sonra seviye atlaması. Hiçbir hareketi ikinci seviye üstüne çıkaramadım. Move Level olayı iki kademe ile sınırlandırılmış olabilir.

Son olarak da pozisyon değiştirebilen oyuncular. Bunlar iki tane: Banyan ve Froste. Froste hikaye gereği çift kişilikli bir şahıs. Oyunun son chapterlarında bu özelliğini kaybetse de hikayenin %90’lık kısmında defans-forvet değişimi yapabiliyoruz. Banyan ise bir defans oyuncusu. İki forma sahip; biri sakin, diğeri sinirli ruh-hali. Bu değişimi yaptığımızda pozisyonu defans olarak kalmayı sürdürse de move-seti baştan sona değişiyor.

Favori dörtlü

Oyuna puanım 8/10. Hikaye son anlara kadar feci bir shounen klişeliğinde devam etse de oynanış sizi bir şekilde oyunda tutuyor.

Fire Emblem: Shadow Dragon

İlk piyasaya sürülme tarihi: 7 Ağustos 2008

Geliştirici: Intelligent Systems

Tür: Tactical RPG

Platform: Nintendo DS

Oynama Tarihi: 11 Nisan 2018 – 9 Kasım 2019

Fire Emblem: Shadow Dragon, 18 saat 18 dakika 45 saniyelik bir save sonunda yalnızca üç kayıp (Vyland, Jagen, Boah +Cain) vererek bitirdim.

Fire Emblem serisi, Legend of Zelda’dan sonra en sevdiğim oyun franchise’dır. GBA’daki FE oyunlarını -yani 6,7,8- bölümdeki dördüncü ve beşinci dönemde oynayıp bitirmiştim. Gerçi bu bahsettiğim aralık, 2017 senesi içine denk geliyor. FE11’i, bu gece 8-9 arasındaki gün dönümünde bitirmeme rağmen son bir ay dışında adam akıllı oynadığım pek olmadı. Verdiğim uzun aranın ardından giriştiğim 5-6 haftalık süreçte oyunu çeyrek-save’den alıp finale ulaştırdım.

Bir senelik sürece yayılan bir oynanış sebebiyle hikayenin ufak detaylarını hatırlayamıyorum. Ancak temelde klişelerle dolu bir medieval-fantasy senaryosu idi. Marth, tahtına gasp edilmiş bir prens. Babasının ölümüne şahit olması ile birlikte prologue bitirilip hikaye bölümlerine başlanıyor. Annesi ve ablasının hayatta olup olmadığından haber alamadan bir şekilde Altea’dan kaçıyor. Medon, Talys, Grust vb. diyarları gezerek Medeus’un uşaklarını temizliyor. Sonrasında da her-şeyin-arkasındaki-kötü-adama karşı müttefikler edinme peşine düşüyor. Marth, Gotoh isimli büyücü sayesinde Falchion kılıcına sahip oluyor. Böylece Medeus’a kafa tutup onun ipini çekiyor. Sonrası klasik FE oyunu vedalaşması. Ölenlerin anıları ve sağ kalanların hikaye sonrasında başlarına neler geldiğini bir kronikten fragmanlar halinde okuyoruz.

Oynanıştaki en temel farklılık, bu oyunda bölüm arasında Armory olması. En temel, en basit itemler dahi olsa elimiz boş gitmemiş oluyoruz savaşa. Diğer bir fark yaratan unsur da Armory’de forge yaparak elimizdeki silahların hasar, vurma ihtimali ve kritik oranı gibi değerlerini artırabiliyoruz. Oyun boyunca hiçbir zaman kullanmaya cesaret edemediğim bir diğer mekanik de karakterlerimizin classlarını değiştirebilme seçeneğiydi. Aslında çerez karakterlerden birinin sınıfını değiştirip o animasyonu görebilirim. Aklıma yer etti. Belki inceleme sonrasında deneyebilirim.

Oyunun en büyük eksiklerinden biri The Sacred Stones’ta ekledikleri haritada serbest gezip EXP kasılma şansımızın olmaması. Dövüşteki stratejilerimizi zayıflatan bir eksiklik de Archer karakterlerin hiçbir yay türü ile iki-kare öteden atış yapamaması. Bu beni gerçekten üzen bir şeydi. Longbow ile adam almanın tadını esirgedikleri için kızgınım.

Oynadığım önceki üç FE oyununda bölüm içinde checkpoint var mıydı hatırlayamıyorum. Eğer mevcut değilse bu oyunda oluşları gayet güzel bir eklenti olmuş. Bu bahsettiğim ‘farklılıklar’ haricinde oyun temelde seleflerinin çıkardığı işten aşağı bir performans sergilememiş.

GBA’daki tatlı piksel grafiklerden sonra, DS’teki modellemeler hafif bir kültür şoku yaşatmıştı. Ancak birkaç oynanıştan sonra insan alışıyor. Oyundaki karakter tasarımları ve kullanılan müzikler verdiği tat olarak eskilerin havasını devam ettiriyor.

Oyuna puanım 8/10. FE oyunları sıralamamda Roy’unkinin ardından dördüncü sıraya yerleştiriyorum. Ayrıca gameplay 18 saat olsa da unofficial olarak -rage quitler) bir 30-35 saati vardır.