Kendine Ait Bir Oda

Orijinal İsim: A Room Of One’s Own (1929)

Yazar: Virginia Woolf

Okuma Tarihi: 14 Eylül 2019 – 18 Eylül 2019

Virginia Woolf uzun zamandır hakkında okuyup, yazdığım bir şahsiyetti. İnternet makaleleri aracılığıyla bilgiler ediniyordum kendisinden. Bloomsbury Hareketi’nin baş aktristlerinden oluşu, 1928’de Cambridge’in kabul etmeye başladığı kız öğrencilere yol gösterici rolü ve feminist karakteri ilgimi çeken yönleriydi. Bu kendi kendine ayakta durabilen kadının en yakın zamanda bir eserini okumam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Kitapları istek-listemde bulunuyor olmasına rağmen bir türlü sipariş etme fırsatım doğmamıştı. Geçen Çavdar Tarlasında Çocuklar ve Vakıf’ın bulunduğu sepeti hazırlarken bu kitabı da eklemek içimden geldi. Böylece eser, Woolf’un ‘resmi’ olarak okuduğum ilk kitabı oldu.

“Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”

Sanırım bu alıntı tüm kitabın özeti olma niteliğini taşıyor. Esasında bu kitap, Woolf’un deneme şeklinde kaleme aldığı bir metin. 20’lerin sonundaki İngiliz kadınları başta olmak üzere, tüm dünya kadınlara karşı duyduğu sitemi dile getiriyor. Geçmişin kısıtlı imkanları ile belki o kadınlar bir etki bırakmadılar dünyada, onların hayatlarını yazılı bir kaynaktan edinemiyoruz. Ancak bu durumdan yakınmak yerine eseri kendin çıkar. “Bundan on sene önce biri çıkıp kendine barınak yapmadı diye sen de dışarıda yatmak zorunda değilsin. Kiremiti kendin taşı, ağacı kendin kes. Kendine bir ev dik” demeye çalışıyor. Metin bu didaktik tavsiyeler üzerine şekillenip çeşitleniyor.

Kitaptaki en beğendiğim kısım, muhtemelen eseri okuyan herkesin ortak hissi de bu yönde, ‘Shakespeare’in Kız Kardeşi’ ile ilgili bölümdü. Kurmaca bir karakter olmasına rağmen aynı şartlarda büyümüş bir erkek ve kadının, toplum ve otorite tarafından nasıl karşılanacağının hüzünlü bir örneğini gösteriyordu bize. Kitabın son sayfalarındaki Woolf’un kadınlara sesleniş kısmı da gözlerimi dolduran (belki ağlamış da olabilirim) bir yer oldu.

Her kadın ve erkeğin mutlaka okuması gereken, okura farklı bakış açıları katan bir metin.

Denemeler #8 – Anadolulu Caesarlar

Anadolu’da iki imparator çıkmış demiş ama aslında üç tane var. Gordian hanedanından üç nesil imparator çıktı. Hanedan, Gordian adını da İç Anadolu’nun Galatia ya da Kapadokya bölgesinden alıyor. İmparatorlar sırayla; Gordian I, Gordian II ve Gordian III (238-244).

Gordianlardan ayrı olarak 258-260 arasında imparatorluk mevkinde bulunmuş Gallienus oğlu Saloninus’un annesinin Bitinya et Pontus eyaletinden bir Yunan olduğu biliniyor. 476’dan sonraki Bizans imparatorlarının tamamına yakını Anadolulu ve Konstantinopolis doğumludur.

Görsel: Origin of Roman Emperors (BCE 27 – CE 518)

09.08.2019

Denemeler #7 – Bukefalya

Bukefalya, Pakistan sınırları içerisinde yer almakta ve günümüzde Jellum olarak adlandırılmış bir şehirdir.
Bu şehrin adı kurucusu olan İskender’in atı Bukefalos’tan gelmektedir.
Bukefalos eğitilmek için Tesalya’ya götürülen atlardan biridir. Bir at tüccarı olan Philoneicus tarafından MÖ 344’te satılmak için Kral Filip’e sunulmuştur.

Atın sunuluşunu 13 yaşındaki İskender, annesi Olimpias ile birlikte izlemektedir. Atın Filip’e sunulma anında huysuzlaşması ve kimse tarafından kontrol altına alınamaması Filip’i atı almaktan soğutur. Ancak bu çetin at İskender’in dikkatini celp etmiştir. Ünlü biyografi yazarı Plutarkhos’a göre İskender babasına “Nasıl olur da bu harika atı dizginlemeyi başaramazlar, bu adamlarda cesaret namına bir şey kalmamış” der. Başta Filip onu umursamaz, bir süre sonra oğluna döner ve “Kendinde senden büyükleri kınama hakkını görebiliyorsan, bu işi yapabilecek yüreğe de sahip olmalısın” diyerek İskender’e bir nevi meydan okur. Bunun üzerine İskender eğer atı sakinleştirirse atı almak zorunda kalacağı konusunda babasıyla anlaşır.

Kalabalık kahkahalar atarak onu izlemektedir. İskender usulca ata yaklaşır. Yaklaştığı sırada diğerlerinin fark etmediği bir şeyi görür: atı korkutan şeyin kendi gölgesi olduğu. Atın dikkatini kendi üzerine çeker ve çevresinde gezerek yüzünü güneşe dönmesini sağlar. Gölgesi arkasına düşen at sakinleşir. İskender yavaşça ona yaklaşır, eyerini kavrar ve Bukefalos’un üzerine çıkar. İzleyicilerin kahkahaları birden tezahürata dönüşür.

İskender, Bukefalos ile arenada bir tur atar ve inip babasının yanına döner. Mitlerden birinde Delfi kahinlerinden birinin Filip’e bu ata binmeyi başaran kişinin dünyaya hükmedeceği söylendiği geçer. Plutarkhos’un aktardığına göre bu olayın sonrasında, Filip oğluna “Git kendine başka bir memleket ara oğlum. Burası senin için çok küçük.” demiştir.
O günden ölümüne dek, Bukefalos ile İskender ayrılmaz iki dost olmuştur.

Bukefalos’un ölümüne dair iki rivayet vardır. Biri 29 yaşındaki atın Hindistan seferi sonrası ihtiyarlıktan vefat ettiği, diğeri ise Hydaspes Nehri Savaşı’ndaki zorlu mücadeleden sonra aldığı yaralar nedeniyle hayatını kaybettiği yönündedir.
İskender, dostunun adını yaşatmak için ölümünün ertesi günü Bukefalya şehrini kurdurur.

Görsel: The Taming of Bucephalus

15.10.2017

Denemeler #6 – Oryantal Şehirler

Arap yarımadası, Kuzey Afrika, İran ve Hindistan’da bulunan sosyolog, dinin, yerli hayatını nasıl şekillendirdiği üzerine çalışmalara odaklanmakta.

Doğu-araştırmacılarına (orientalist) göre İslam şehirlerinin üç temel taşı bulunmaktadır:
-Cuma ibadetlerini toplu halde yerine getirmek için büyük bir ibadethane (Cami)
-Caminin civarında yeri tahsis edilmiş olan bir pazar alanı
-İbadet vakitlerinde ve günlük ihtiyaçtan kaynaklanan temizliklerini sağlayabilecekleri hamamlar

Pazar alanlarına dair ilginç olan bir husus var: dükkanların sıralanma düzenlerinin oluşu. Camiye yakın noktalarda bulunmalarından dolayı, ibadete engel olmaması açısından gürültülü tezgahlar (marangozlar, kalaycılar, çanak-çömlekciler) camiden en uzak kısımlara yerleştirilir. Parfüm ve mücevher gibi hem satıcının hem de alıcının inceleme yaparken gürültü etmeyeceği tezgahlarsa camiye yakın kısımda bulunur.

Hindistan’daki Hindu ve Müslüman bölgelerdeki temel farklar:
-Kamu alanlarında bulunan erkeklerin kadınlara oranının Müslüman bölgelerde daha yüksek oluşu
-Kasapların ve hayvan ürünlerine odaklı (kürk, deri vs.) dükkanların Hindu mahallelerinde bulunmayışı
-Müslüman mahallelerinin Hindularınkine oranla gün içerisinde daha gürültülü olması

Bir de buna ek olarak kadınların örtünme şekli bir tezat oluşturmakta. Müslüman kısımda kadınlar evde serbest dışarıda ise örtünmek zorundadır. Lakin Hindu bölgelerde kadınlar evin dışında serbesttir, evde ise örtünmesi zorunludur. Özellikle kayın-babalarının karşılarında örtüsüz bulunmak büyük saygısızlık olarak görülür.

Dört farklı coğrafyada misalleri bulunan İslam şehirlerine karakteristik yükleyen dört etmen vardır:
-İklim ve arazi
-Üretim, ulaşım ve dağıtım yöntemleri
-Sosyal düzen sistemi
-Yasal ve politik sistem

Bunlardan sosyal düzen ile yasal-politik sistemleri şeriat kurallarına bağlıdır ve dünyanın neresi olursa olsun uygulanır. Dinle alakalı olmayan yöntem ve iklim ise bir Müslüman-Hint şehrini bir Mağrip şehrinden ayıran özelliği meydana getirir.

İslam’ın Orta-Doğu şehir formuna katkılarından bahsedecek olursak:
1- Müslümanların ve gayri-müslimlerin adli mevzularda birbirinden ayrılması. Her bir topluluğa kendi dinine uygun yaptırımlarda bulunacak bir üst-bireyin ilgilenmesini sağlamak
2- Cinsiyet ayrımından kaynaklanan mekansal kullanım farklılıkları ve arazi kullanım bilincinin planlama ve mimariye doğrudan etki edişi. Bina pencerelerinin 3 metrenin üstüne yapılarak, bir deve binicisinin evin içerisini görmesini engellemeyi amaçlamak ve evlerin girişlerinin cadde üzerinden değil de çıkmaz sokaklar (cul-de-sac) yardımıyla yapılması buna örnek gösterilebilir.
3- Mülk sahiplerinin varlıklarını güvence altına alabilecekleri kanunların din çerçevesinde uygulanması. Devlet denetimiyle hak ve yasaklamaların getirilmesi

Kaynak: What is an Islamic City, Janet Abu-Lughod
Görsel: San’a, Yemen

22.10.2017

Tablonun Hikayesi #2

İlk bakışta fark edilen şey bu tablonun 1202-4 yılındaki 4. Haçlı Seferi’ni konu aldığıdır. Kurulacak olan Latin İmparatorluğu’nun hükümdarı 1. Baldwin atı üzerinde resmedilmiştir. Çevresinde de şehrin Ortodoks halkı ve Patrik ondan merhamet dilemek için yerlere yatmış vaziyettedir.

Fakat ikinci bir bakışta, yani uzaklardaki detaylarda, fark edilebilen bir şey vardır. Arka planda resmedilen ufak yerleşimler minareye sahip binalar -camiler- etrafında kurulmuş gözüküyor. Eserin sahibi, tabloyu çizerken Türk hakimiyeti altındaki Konstantiniyye gravürlerinden yardım aldığı görülüyor. 1204 yani olayların geçtiği dönemlerde ne oralarda müslümanlar yaşamakta ne de bu derece kalabalık bir yerleşim bulunmaktadır.

Bugün bu tablo 5mx4m lik boyutları ile Louvre Müzesi’nin Da Vinci katında sergilenmektedir. Lakin üzücü olan kısım, Delacroix’un bu eserinin Da Vinci’nin şöhreti yanında ezilmesi ve dikkat çekmemesidir.

Görsel: Entrée des Croisés à Constantinople, Eugene Delacroix, 1840

25.02.2018

Denemeler #5 – Megas Aleksandros

Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş olan Büyük İskender, şaşılacak bir sürecede büyük bir mirasın sahibi olmuştur. Hükümranlığı ve gücü büyüdükçe buna paralel olarak enaniyeti ve benliği de büyümekteydi. Gücüne hayran olanlardan oluşan dostları çoğalırken, yola beraber çıktığı, ona hiçbir şey iken güvenenler de dahil düşmanları da artmaktaydı.

Balkanlardan Hint Okyanusu’na kadar neredeyse bütün düşmanlarını sindirmesine rağmen gizli düşmanları da artmıştı. Babil’e dönüşünden kısa bir süre sonra içkili bir gecenin sonunda rahatsızlanarak yatağa düştü. Bir daha ayağa kalkamayacağı bu istirahati, tam on iki gün sürdü. Çektiği ıstıraplara dayanamayarak hastalığının dördüncü günü intihar etmek için kendini Fırat Nehri’ne doğru sürünerek götürdüğü söylendi. On ikinci günün sonunda 32 yaşında iken hayata gözlerini kapadı. Cenazesi kendi kurduğu şehir İskenderiye’ye götürülerek orada defnedildi.

Ölürken başında bekleyenler, vefatı sonrası bu büyük mirası kime bırakacağını sormuşlardı. İskender’in cevabı kısa ve netti:
“En güçlünüze.”

Görsel: Entrance of Alexander into Babylon, Charles Le Brun, 1661-1665

07.05.2018

Denemeler #4 – Terra Australis

Gerçekte var olmayan dev güney kıtası Magellanica (Terra Australis)

Terra Magellenica yani Magellan’ın toprağı veya adını verdiği yer anlamına gelen bu sözcük geçmişte Aristo ve sonrasında Batlamyus tarafından ortaya atılmış bir teoriden çıkmıştır.

Aristo’nun düşüncesi, Dünya’nın yapısal anlamda dengeli olacağı ve kuzeydeki toprak parçalarının bir denginin de güney yarımkürede var olabileceği yönündeydi. Kendisinden sonra matematikçi ve coğrafyacı olan Batlamyus bunu doğru bulmuş ve kendi haritasında bilinen dünyayı Kuzey Avrasya ile Afrikayı iki sınır olarak çekmiştir. Toprağı dengeleme teorisi ise 5. yüzyılın başlarında, haritaları üzerinde Australis terimini kullanan Macrobius’un haritalarında belgelenmiştir.

Coğrafi keşiflerin başlaması ve Güney Amerika burnunun Macellan tarafından aşılması ufukta bir başka kıtanın daha varlığını fark etmelerine yol açtı. Antarktika’nın Güney Shetland Adaları ile Boynuz Burnu’nun arasında kalan burası Drake Boğazı olarak adlandırılacaktı.

Güneyde görünen kara parçası da birçok haritada yer alacaktı. Farklı haritacılar ve gezginler farklı isimler vermişler. Ancak hepsinin kabulü büyük bir yekpare kıtanın güneyde var olduğu üzerineydi. Bu kullanılan isimler de Terra Australis Incognita (Güneyin bilinmeyen toprakları) ile Magellanica (Macellan’ın toprakları) idi. Fakat burada bir kavram karmaşası çıkıyor karşımıza: bahsi geçen iki bölgenin aynı yer olup olmadığı.

Zamanla Terra Australis fikri düşüşe geçmeye başladı. 1615’te Jacob le Maire ve Willem Schouten, Boynuz Burnu’nu dolaşıp burnun bulunduğu Tierra del Fuego’nun aslında mitolojik bir kıtanın uzantısı değil de bağımsız bir ada parçası olduğunu buldular. 1642’de Abel Tasman’ın yaptığı ilk Pasifik gezisi Avustralya ile Antarktika’nın bir bütün olmadığını kanıtladı. 1770’de James Cook Yeni Zelanda’nın çevresini dolandı ve bağımsız bir kara olduğunu not etti.

1814’te Matthew Flinders ‘A Voyage to Terra Australis’ adlı kitabını yayınladı. Flinders bu eserinde Aristo ve Batlamyus’un “zannettiği” Avustralya’nın gerçek olmadığını, ancak bugün bildiğimiz Avustralya’nın bağımsız koca bir ada olduğunu yazdı.

Böylece Antarktika ile Avustralya’nın varlıkları kanıtlanmış ve güneyde dünyayı dengelemekte olan bir kıtanın varlığı teorisi de çökmüş oldu.

Görsel: Petro Plancio’nun 1594 yaptığı Dünya Haritası

11.10.2018

Denemeler #3 – Homeros

“Milattan sonra 5. yüzyılda Edebiyat Üzerine Bir El Kitabı’nı yazan Proklos, Homeros’un hayatına hakkında neler diyor:

Homeros kimin oğluydu, nerede doğdu yaşadı? Bunu açıklamak kolay değil. Çünkü kendisi bu yönde bize bir bilgi vermediği gibi, ondan bahsedenler de kesin bir sonuca varamamışlar ve bir sürü hayale kapılmışlar. Kimi Kolophon’da (Değirmendere) doğduğunu, kimi Khios’ta (Sakız Adası), kimi İzmir’de, kimi de İos’ta ya da Kyme’de (Aliağa) dünyaya geldiğini söyler. Kısacası hiçbir kent yoktur ki Homeros’u kendi oğlu gibi benimsemiş olmasın, bunun için Homeros’a dünya yurttaşı desek yeridir.”

Güzel söylüyor Proklos. Fakat asıl yedi kent Homeros’un vatanı olarak övünürmüş ama bunların beşi Anadolu’da ve adalarda yani İyonya’da olduğuna göre, Argos, Atina, Pylos, ve İthaka gibi Yunanistan anakarasının iddialarını ciddiye almaya bile gerek yoktur.

Homeros İyonyalıdır buna şüphe yok. Homeros İzmirlidir. Çeşitli kaynaklar çapraz tartışmaya alındığında bu sonuca varılır.

“Babasının adı Maion’muş, Meles Irmağı’nın kıyısında doğmuş da onun için Melesigenes demiş ona, ama tutsak olarak Khioslulara verildiğinde ona Homeros adını takmışlar,” diyor Proklos. Peki bu Homeros ne demek? Proklos’a göre tutsak anlamına gelen homereia kelimesinden, kimine göre Aiol lehçesinde gözü görmeyen manasından gelmektedir, onu da Homeros kör olduğu için takmışlar.

Homeros doğuştan kör değildir elbette. Proklos bile sinirlenir bu iddiaya. “Homeros’a kör diyenlerin asıl kendileri kördür, çünkü kafadan sakattırlar,” diyor. “Dünyaya Homeros kadar çok şey gören biri gelmiş midir?”

Görsel: Homer and his Guide, William-Adolphe Bouguereau, 1874

04.12.2018

Denemeler #2 – Bizans ve Kiev Rusya

Bizans’ın medenileştirici eylemi, Yunan himayesine yerleştirilen imparatorluk toprakları dışına da erişiyordu. Her zaman olduğu gibi misyonerler, diplomatların eserine yardım ediyordu. Rusların Hıristiyanlığa geçirilmesi, bunun parlak bir kanıtıydı.

Bizans, 9. yüzyılın ortalarından beri Rusya ile ilişki içindeydi. 860 yılındaki kuşatmasından beri Kiev maceracıları birkaç hamle yapmış, Konstantinopolis’i saldırılarıyla tehdit etmişlerdi (907 ve 941). 860 yılındaki Rus saldırısı sonunda Patrik Fotios, bir dinsel konuşmasında araya giren ilahi bir gücün bu uğursuz Konstantinopolis kuşatmasını ortadan kaldırması dolasıyla gökyüzüne şükranlarını sundu. Fotios’un yazılarında en erken “Rus” adı örnekleri (Rhos) Yunan kaynaklarında bahsedildi. Alim patrik bazı uzak kuzey topraklarında yaşayanların en yüksek derecedeki yönetimlerden yoksun olduğunu belirtti. Önceleri Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda oturanlar kadim ve sonra soyları yok olan Tauroscythians olarak gösteriliyorlardı. Bilgili Fotios’un, onları έθνος άγνωστον, “bilinmeyen halk” olarak adlandırmasına karşın bazı tarihçiler en erken Bizans ve Rus temasına işaret ederek sözcüğü “belirsiz halk” olarak tercüme etmeyi tercih ettilerdir

İmparatorlar bu gözü pek savaşçıların arasından asker istihdam ediyordu ve Rus ürünleri Bizans pazarında yoğun bir şekilde yer alıyordu. Çariçe Olga’nın Bizans ziyareti (957) ve Hıristiyanlığa geçmesi, bu ilişkileri daha da sıkı hale getirdi. Ancak esas büyük olay, 10. yüzyılın sonunda Kiev’in büyük hükümdarı Vladimir’in din değiştirmesi oldu.

988 yılında II. Basileios (Makedonyalı hanedanı), feodal isyanları bastırmak için Kiev hükümdarından 6 bin kişilik bir paralı askerler topluluğu edinmişti. Vladimir bunun karşılığında bir Bizans prensesiyle evlenmek istedi ve imparatorluk sarayının tereddüdünü ortadan kaldırmak için Chersonos’u (Hersonisos-Kırım) zapt etti. II. Basileios, barbar kralın taleplerine boyun eğdi, ancak onu vaftiz olmaya ikna etti. Chersonos’ta vaftiz edilen (989) Vladiir, kendi halkına da bunu empoze etti.

Böylece Hıristiyan olan Rusya, kendisini Bizans medeniyetine uyarladı; Bizans’tan, Ortodokslukla birlikte onun sanatını, edebiyatını, adetlerini de ödünç aldı. Vladimir’in ardından oğlu Yaroslav (1015-1054) bu eseri devam ettirip tamamladı ve başkenti olan Kiev’i, Konstantinopolis’in rakibi ve Doğu’nun en güzel şehirlerinden biri haline getirdi.

Vladimir Rusya’nın Clovis’i (Frank Kralı) olmuştu, Yaroslav ise Rusya’nın Charlemagne’ı oldu. Ancak her ikisi de büyüklüklerinin bütün unsurlarını Bizans’a borçluydu.

Görsel: Princess Olga (The Baptism), 1993. Sergei Kirillov

15.10.2018

Tablonun Hikayesi #1

Bavyera veliaht-prensi Maximilian’a Doğu seyahatlerinde eşlik eden ressam Johann Michael Wittmer’in İstanbul’u konu edindiği bir tablosu.

Sağdaki Rumeli Hisarı ve soldaki de Mihrişah Sultan Çeşmesi gibi duruyor. Sanırım tablonun çizildiği yere 20 yıl sonra Nigoğos Balyan tarafından Küçüksu Kasrı yapılacak.

Tablo: At the Sweet Waters of Asia, Wittmer, 1837

20.12.2018