Film ile tanışmam “İzlemeniz Gereken Türk Filmleri” tarzı başlık atılmış bir listede gerçekleşmişti. Ya da Facebook’taki bir ‘yerli film önerisi’ gönderisinde karşılaşmıştım. Emin değilim. Ancak iyi ki de bu öneriyi ciddiye alıp, izlemek için sekmesini açıkta bırakmışım.
Hikaye, kendi ufak dünyasında kimseye zararı dokunmadan yaşayıp giden bir bakkalın yedi-sekiz gününü anlatıyor. Filmin 20 yada 30. dakikasında bakkala giren Süleyman Atanısev’in canlandırdığı karakter, attığı tirat ile aslında Ali’nin de başından nelerin geçeceğini önceden anlatıyor.
Çevresine zarar vermektense, kendisinin zarar görmesine göz yuman Ali’nin bir haftası izleyiciyi içine kapanık bir insanın yerine kendimizi koyup düşünme şansı veriyor. Aktarılmaya çalışılan duygu ve içine düşülen ikilemler, işlenen karakterleri hayatta her an karşılaşabileceğimiz kimseler gibi resmetmeyi başarıyor.
Stranger Things çıktığı günden beri hakkında sürekli konuşturan bir dizi oldu. Ne yazık ki dizi izlemeyi pek sevmeyen biri olduğum için başlayıp yavaş yavaş da olsa izleme niyetine hiç girişmemiştim. Dizinin varlığı da aklımdan çıkmıştı bu süreç içerisinde. Haziran ayı sonlarına doğru çeşitli reklam panoları aracılığıyla üçüncü sezonun 4 Temmuz itibariyle izleyiciye sunulacağını öğrendim. Hazır mezuniyet işleri ile uğraşırken stres atacak yeni bir şeyler arıyordum. Bu arayışımın üstüne ilaç gibi geldi ve birkaç gün içinde izlemeye başladım.
İlk sezon Will Byers’ın kayboluşu, Ters-Dünya ve Eleven’ın sırrı ile geçti. Tabii bu kadar bölüm sadece bunlar olmadı. Civarda bu ‘garip olaylar’ dönerken kasaba ahalisinin başından geçenler, karakterlerin ne gibi amaçlar taşıdığı ve gizem perdesinin ardında neyin yattığını deneyler ile keşfetmeye çalışmaları gibi kısımlar hikaye kurumunu, ne kısa ne uzun, tam tadında gerçekleştirmelerini sağlamış.
Hikayede en sevdiğim karakterler sırasıyla Eleven, Jonathan ve Will Byers. Will 8 bölümün sadece 3 ya da 4’ünde gözüküyor olmasına rağmen neden favorim diye soracak olursanız cevabı basit: Canavar Avcısı Will Byers’ın Orijin Hikayesi. Tabii bu tamamen benim tahminim. İkinci ve üçüncü sezonlarda Will’in nasıl bir işlevi olacak bilmiyorum ama ters-dünyadaki tecrübelerinin, hikayenin ilerleyen bölümlerinde katkısı olacağını düşünüyorum. Olasılıklar zihnimde hep daha büyüleyici olmuştur. Dilerim o seviyeye dizide de erişebilirler.
İlk sezona puanım 8/10.
_____
Sezon Sayısı: 2/?
Bölüm Sayısı: 9
Çıkış Tarihi: 27 Ekim 2017 (Netflix)
İzlenme Tarihi: 31 Temmuz 2019 – 12 Ekim 2019
İkinci sezon beklentilerimin altında kaldı diyemem. Beklentilerimi karşıladı da diyemem. Hayranlarının diziyi bu derece sevmelerinin sebebinin ikinci sezon olduğunu sanıyordum. Güzel olmasına güzeldi bu sezon ama tam anlamıyla tatmin ayrılamadım.
İkinci sezonda konunun tekrar Will Byers’ın etrafında şekillenmesi hoşuma gitti. Birinci sezonla organik bir konu bağını devam ettiriyorlardı. Her sezonda D&D canavarlarını düşman olarak göstermeyi sürdürürler umarım. İlk sezon demogorgon, ikinci sezon mind-flayer derken bu yaratıkları hikayeye güzel de adapte etmeyi başardılar. Will’in hive-mind a dönüşmüş olması gerçekten güzeldi. S2E2’nin sonundaki sahne “acaba sonra ne olacak” sorusunu sordurtmayı başarıyordu.
Dizinin renk paleti emin olamasam da birinci sezona göre daha parlak geldi gözüme. Bu iyi bir şey. Canlı renklere sahip yapımlar hep hoşuma gitmiştir. Müzikleri de 80’lerden çekmeye devam etmişler. Güzel de olmuş. Şarkıların çoğuna kulak aşinalığım olsa da içlerinde isimlerini unuttuğum parçaların da var olduğunu fark ettim. Shazam uygulaması sağ olsun hatırlamış oldum.
Bu sezondaki favorim karakterlerim tartışmasız bir şekilde Steve ve Dustin. Mükemmel bir ikili oldular. Bu komik dostlukları üçüncü sezonda daha da pekişecekmiş gibi bir his var içimde. Eleven’ın geçirdiği karakter gelişimi aceleye gelmese çok daha güzel olabilirdi. ‘Kardeşiyle’ topu topu iki bölüm ama senaryoda sadece bir gün süren bir birlikte sonucunda fikirlerinde değişimler meydana geldi. Bu da biraz “meh” dedirtiyor insana. Ancak Jane’in kötü-kız stilini gerçekten beğendim. Jonathan’ı bu sezon o kadar sevemedim. Hatta ilk sezonda bıraktığı olumlu etkiden sonra bu sezon görüşümü nötre çektim diyebilirim. Ekibe dahil olan Mad Max için nötrün bir tık üstü hislerim var diyebilirim.
İkinci sezona puanım 8/10.
_____
Sezon Sayısı: 3/?
Bölüm Sayısı: 8
Çıkış Tarihi: 4 Temmuz 2019 (Netflix)
İzlenme Tarihi: 23 Haziran 2020 – 4 Temmuz 2020
Öncelikle bu sezonu çıkışının tam bir sene sonrasında bitirmiş olduğuma dikkat çekmek istiyorum. Seriye mezuniyet dönemim sırasında başlamıştım. Hatta törende iken arkadaşlarla ettiğimiz sohbet arasında üçüncü sezonun gelişi üzerine konuşmuştuk. Tabii o zaman daha ilk sezonu bile izlemiş değildim. Ancak kısıtlı bilgimle heyecana ortak olabilmiştim.
Üçüncü sezonu gerçekten çok sevdim. Hikayeye yeni eklenen karakterlerle (özellikle Robin) birlikte kadro izlemesi daha keyifli bir hal almıştı. Sezon boyu kulağımıza çalışan synthpop müzikleri 80ler ruh halini damarlarımda hissettirmeyi başardı.
Bu sezonda ufaktan rahatsızlık veren tek bir olay vardı. O da, “bakın ha, bu Ruslar kötü” dercesine kör göze parmak misali tekrar edilen hafif propagandaya kaçan söylemlerdi. O dönemler ABD ve Sovyetler kanlı bıçaklı olsa da meselenin halka bu kadar etki ettiğini düşünmüyorum. Tarihsel tutarlılık bağlamında yaptılarsa bile biraz abartıya kaçmış gibi hissettirdi. Ancak çok büyük bir dert değil.
Sezonun duygusal tonu ve bazı karakterlere daha fazla odaklanmış olmasını sevdim. Hopper önceleri seyirciyle biraz daha mesafeli bir karakterdi. Bu sezonda iç dünyasına daha fazla inmiş olup karakterini tanımış olmaktan mutluluk duydum. Hakeza Billy de hikayeye girdiğinden beri gıcık olduğum biriydi.
Robin, alaycı, eğlenceli ve aklı başında yapısı ile Hopper’dan sonra bu sezonun en beğendiğim karakteri oldu. Finali beğenmiş ve şahsen devamını istemiyor olsam da dördüncü sezon çoktan onaylandı. O yüzden sadece bir dilekte bulunabilirim. O dilek de Robin’i yeni sezonda daha sık görmek olacaktır.
Sezona puanım 8/10. Dördüncü sezonu beklemekteyim.
___
Sezon Sayısı: 4/?
Bölüm Sayısı: 9
Çıkış Tarihi: 27 Mayıs 2022 – 1 Temmuz 2022
İzlenme Tarihi: 12 Haziran 2022 – 11 Eylül 2022
Dördüncü sezon beni genel hatlarıyla epey tatmin etti. Hikayenin ilk bölüm itibariyle bir daha geri dönülemeyecek bir hızla karanlıklaşması çok hoşuma gitti. Eleven’ın geçmişinde aydınlatılamamış bir nokta olan diğer deneklere ne oldu sorusunun cevabını bu sezonda almayı başardık. Ve aldığımız cevaplar yalnızca bununla da sınırlı kalmadı.
Bu dokuz bölümün dizinin kurgusu içinde çok kritik bir rol oynadığını belirtmem gerekiyor. Tüm deneylerin neden yapıldığı, demogorgonlar ve mindflyerın neye hizmet ettiği, Upside Down ile dünya arasındaki geçitlerin nasıl açıldığı ve Eleven’ın mücadele etmesi gerektiği nihai kötünün kim olduğu gibi gerçekten önemli gelişmeler yaşandı.
Böyle önemli bir sezonu izlemiş olmama rağmen hala içimde tam olarak doygunluk hissi almamı engelleyen bir şey var. O da bölümlerin fazla uzun olması. Son bölümün 2 saat 22 dakikalık süreye sahip olması ile bir derdim yok. Son üç bölümün her biri bir film uzunluğundaydı ancak hikayenin temposu o kadar yüksekti ki pek sıkılmaya fırsatım olmadı. Ancak ilk üç bölümün o kadar uzun olmasına hiç gerek yoktu.
Hikayeye yeni karakterlerin eklenmiş olması çok güzeldi. Eddie’yi çok sevmiş olmama rağmen kendisini tanıyabileceğimiz pek fazla sahnesi bulunmuyor. Genelde kendisini onu takip eden kişilerden kaçar halde görüyoruz. Haliyle çılgınlığının ötesinde düşünce dünyasının nasıl olduğuna dair pek ipucu elde edemiyoruz. Henry karakteri de yine yeterince tanıma fırsatı bulamadığımız biriydi ancak onun varlığı zaten gizem yaratmak olduğu için bu gayet kabul edilebilir bir öge oldu.
Max’in bu sezon öne çıkan bir karakter olması beni mutlu eden detaylardan biriydi. Özellikle dördüncü bölüme bayıldım. Eleven’ın geçmişi ve üstü kapalı sırların ifşa edildiği yedinci bölüm ise tartışmasız favorim. En hoşuma giden sahneler de Eddie ile Dustin’in Master of Puppets çaldığı ve Max’in Running Up That Hill dinlerken havaya yükseldiği kısım idi.
Sezona puanım 8.5/10. Umarım beşinci sezon ile güzel bir kapanış yapabilirler.
2018 Kasım’daki Tüyap kitap fuarında, İş Bankası standında muhabbet ettiğim bir çalışanın önerisi üzerine almıştım bu hikaye derlemesini. Konuşmamız esnasında neredeyse 10 senedir hiçbir Rus edebiyat eseri okumadığımı fark etmiştim. Rus edebiyatına ikinci girişiminin başlangıcını Gogol ile yapmanın iyi olabileceğini düşündüm. Kitabı böylece alıp kitaplığıma koymuş oldum. Tabi okuma işi 9 ay sonrasına sarktı ama geç olsun güç olmasın diyelim.
Kitapta altı adet öykü bulunmakta. Bunlar; Nevsky Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton idi. Hikayeler hakkında ayrı ayrı fikir bildirmek daha sağlıklı olacaktır.
Nevsky Bulvarı: St.Petersburg’un İstiklal Caddesi olduğuna kanaat getirdiğim bu gece-gündüz işlek olan caddede iki gencin beğendikleri ayrı kadınların peşine takılması ile şekillenen iki hikayeyi anlatmakta. Biri sadece takip edip hiç konuşmadığı bu kadın hakkında zihninde hikayeler uydurur ve hüsrana kapılır. Diğeri ise hoşlandığı kadının hayatına girebilmek için serserice hareketler yapmaktan kaçınmaz ve sonunda başarısızlığa uğrar. Hikayenin vermeye çalıştığı mesajın, yaşantı içerisinde karşılaştığımız fakat hakkında pek bir şey bilmediğimiz insanları hayatımızın önemli noktalarına sokmaya çalışmamızın ne derece yersiz bir uğraş olduğunu anlatmaya çalıştığı kanısındayım. Hikayenin insan ilişkileri için hoş bir örnekleme barındırdığını düşünüyorum. Puanım 7/10.
Burun: Karısının kahvaltı için yaptığı ekmeğin içinde müşterisi olan memurun burnunu bulan bir berber ile açılan hikaye, utancından burnunu kaybettiğini söyleyemeyen memurun da üstü kapalı olarak arayışa çıkışı ile devam ediyor. Acayip ve garip olayların yaşandığı bu öykü, 3.dereceden memura dönüşmüş bir burnun kiliseye gidip ibadet etmesi gibi sürreal olayları da içerisinde barındırıyor. Açıkçası hikayenin asıl amacının ne olduğunu tam anlayamadım. İnsanların kaybedene kadar bir nesnenin kıymetini bilememesi gibi bir olaysa kabul edilebilir ama eğer altında daha ulvi bir mesaj varsa işte onu yakalayabildiğimi pek söyleyemeyeceğim. Öyküye puanım 6/10.
Portre: Maddi sıkıntılar içinde boğuşan bir ressamın, dolaştığı resim dükkanından satın aldığı eski bir portre sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Ressamın parasal dertlerden kurtuluşu, kendini geliştirmesi, ün kazanması ve yeteneğini başkalarına aktarması fakat sonradan kendini rölantiye alışı, yaptığı işi sanattan ziyade zanaat gibi görmeye başlaması, her şeyi o güne kadar kurduğu formüle uygun yapması; ardından bir başkasının sergilediği yenilikçi hareketleri kıskanmaya başlaması, yetenek kırıntısı gördüğü her şeyden nefret edip, ruhunu kıskançlığın ele geçirmesini 70 sayfa içerisinde anlatabilmiş olması gerçekten büyüleyiciydi. Ressamın satın aldığı portrenin hikayesi ve akıbeti, kısa öykü nasıl yazılmalıdır konusunda ders olarak okutulmayı hak ediyor. Hikayeye puanım 8.5/10.
Palto: Devlet dairesinde resmi yazıları temize geçmekle sorumlu olan bir memurun yeni bir palto diktirmesi üzerine kurgulanıyor öykümüz. Paltoya ucu ucuna parasının yetmesi ve aldıktan sonra insanların ona olan tavrının değişimi insanın aklına Ye Kürküm Ye hikayesini getiriyor. Başına gelenlerden sonra zamanında yardım istediği kişileri ‘haunt’ etmesi, Gogol’un birden gerçekdışına kayan yazıları için güzel bir örnek niteliği taşıyor. Puanım 7.5/10.
Bir Delinin Anı Defteri: Adından da anlaşıldığı gibi hikaye bir delinin anılarını konu ediniyor. Okurken en eğlendiğim hikaye bu oldu. Bu öykü ile birlikte, Gogol’un mizacı ciddiyetten ziyade geyiğe meyilli gibi gelmeye başladı. Öyküye puanım 7.5/10.
Fayton: Gece vakti oyun sırasında faytonu hakkında oyun arkadaşlarına böbürlenen bir beyefendinin başına gelenleri konu alıyor Kişilerin anlaşılabilir şekilde hareket ettiği bir olay örgüsüne sahipti. Ders niteliği taşımayan düz ve olağan bir hikayeydi. Puanım 5/10.
Bu kolektif esere puanım 7/10. Öykü derlemesinin geneline bir puan vermenin pek doğru olduğunu sanmıyorum ama yine de değerlendireyim ki gelenek bozulmasın.
Uzun bir süredir Nuri Bilge Ceylan filmi izlememeye yeminliydim. Bu yeminim kendisine olan bir garezimden kaynaklanmıyordu. Filmlerine daha sanatsal kafada bakabilmek için tabiri caizse pişmeyi bekliyordum. Geçenlerde arkadaşım BZA’yı izlemem için baskı yaptı ve ben de artık izlemenin zamanı geldi deyip filmin IMDB sayfasını açıp sekmeler arasında bıraktım. İzleyeceğim filmi unutmamak için sekmesini açık bırakmak gibi bir alışkanlığım vardır. Tabii sayfayı açtım açmasına da filmi izlemek, yine o muhabbetimizden birkaç hafta sonralarını buldu.
NBC’nin uzun metraj çekimleri ve arka plandaki figüranların doğal hal ve hareketleri, filmin ön planda dönen organik gelişmiş diyalogları ile birleşince harika bir sentez yaratıyor. Karakterlerin kendi dünyalarına ait dertleri olması ve birbiriyle yeri gelince atışmaları kurgunun doğal akışının kuvvetlendiren NBC klişeleriydi.
Filmin durum hikayesi üzerine bahsedilecek fazla bir şey yok. Direkt olay odaklı gelişen basit kurgu, yukarıda saydığım niteliklerle seyir zevki yüksek bir izletiye dönüşüyor.
Bu, bilinçli olarak baştan sona kadar izlediğim ilk Nuri Bilge filmim olmasına rağmen yine de uzunluğu ile ortalarda baygınlık geçirmeme sebep oldu. Ah be Ceylan, şu filmlerini 15-20dk daha kısa yapsan ne olur sanki?
Altered Carbon ya da diğer adıyla Takeshi Kovacs serisiyle -ne yazık ki- Netflix yapımı dizi adaptasyonu ile tanıştım. Dizi 2018’de çıkmıştı. İnternette insanlar sci-fi ve cyberpunk çılgınlığına kapılmışken dizi de yeterli rağbeti görmüştü. Ancak ben her zaman ki gibi kulak aşinalığım olsa dahi içimden gelmezse oturup da bir şeyi izlemiyor, okumuyorum. Dolayısıyla seriden haberim olmasına rağmen, dünyasına girmek için en ufak bir çaba sarfetmedim. Nisan ya da Mayıs ayında kitap alışverişi yaparken aklıma geldi bu seri. Hazır Dune’u da bitirirken yeni bir bilimkurgu serisine başlamış olayım diye sepete ekledim. Okuyup, ilk kitabın sonuna varmak da bugüne kaldı.
Öncelikle hikayenin yarattığı ve bize tanıttığı dünyanın gayet ilgi çekici olduğunu belirtmek istiyorum. İnsanların kendi bilinçlerini başka ‘kılıflara’ aktarmaları, yüzyıllarca hayatta kalan Metler, hafızalarını depolayarak ölümü yenen insanlar, tüm bu teknolojik gelişmeye karşı çıkıp “insanın ruhunun kutsallığı”na inanan Katolikler grubu vb. oluşumlar ve zatlar, hikayenin geçeceği ortama dair heyecanı yükseltiyordu.
Ancak gel gör ki kitabın ilk 30 sayfası klasik bir tanıtım evresi olarak başlarken, bu okuyucuyu dünyaya alıştırma kısmı bir türlü bitmek bilmiyor. 500 sayfalık kitabın ilk 300 sayfası adeta bir video oyunu tutorialı kıvamında gidiyor. Kitap, tam artık sunum kısımları bitti ve bizi maceranın içine atacak diye düşünürken tekrar yeni terimler içerisine sokuyor. Bu da ister istemez okuma zevkini baltalayan bir unsur olarak yer ediyor.
Kitabın mevcut bir cyberpunk evrenine dayanmaması, yani yazarın kendi kuralları ile ayrı bir dünya oluşturması okurlar için de öğrenmesi gereken yeni terimlerin olacağı anlamına geliyor. Amanglikan, Protektora, Kordiplomatik, Met, 653 sayılı önerge, Quellizm ve benzeri tonla kendine has kavramı barındırdığı için okumaya biraz ara verip geri dönüldüğünde hatırlaması güçlük çıkarabiliyor.
Kitabın ilk 300 sayfası intihar eden Met Laurens Bancroft’un kendini neden öldürmüş olabileceğine dair ipucu toplamakla geçiyor. Dünyaya Elias Ryker adlı eski bir polisin bedeninde gönderilen Takeshi’nin, Ryker’ın eski ‘tanıdıkları’ ile yaşadıkları da hikayeye bir gömlek daha gizem katıyor. Ancak hikaye bir noktaya kadar feci bayıyor. Son 200 sayfa, Takeshi’nin karşı saldırıya geçtiği, riskler aldığı, oyuna yeni taşlar soktuğu kısımlar olduğu için esasında kitabı kurtaran yer oluyor.
Reileen Kawahara’nın Bancroft davasını kapattırmak için zorlamaları sonucunda, Takeshi’nin çift taraflı bir plan kurarak sanal genelev programına virüs katması, davayı sahte kanıtlarla kapatması ve aynı tekniği kullanarak Kawahara’yı köşeye sıkıştırması gibi olaylar takibi heyecan verici gelişmelerdi. En nihayetinde Kawahara ve Bancroft’un adli bir suça karışmış olmamak için bu intihar ve örtbas işlerine giriştiklerini öğrenmek mantık çerçevesinde yer alabilen sebepler oldu.
Kitaba puanım 7/10. Kitabın üzerimde yarattığı baygınlığın sebebinin Aslıhan Kuzucan’ın çevirisinden kaynaklanmış olabileceğini de düşünüyorum. Yine de sonlara doğru gayet sürükleyici ve merak uyandırıcı bir serüvendi.
Innocent çizimlerinin büyüleyici düzeyinden dolayı radarıma takılmış bir manga serisiydi. Çizgi roman ve mangaya ara vermemden dolayı aklımdan çıkmıştı. İki hafta kadar önce aklıma geldi ve okumaya başladım. Hikayesine dair hiçbir bilgim yoktu. Aşırı ‘stylish’ çizimleri beni kendine çekmişti.
18. yüzyıl Fransa’sında geçen hikaye, ünlü cellat Charles-Henri Sanson’un hayatını romantik bir şekilde ele alıyor. Manganın bunu konu edindiğini öğrenince de bir çırpıda okuyup bitirdim seriyi. Karakterlerin kişilikleri, dönemin Fransa’sının sosyolojik durumu, mekan tasarımları, kılık-kıyafet, mecazlar, benzetmeler ve göndermeler… Eser okuyucuya, baştan sona harika bir işçilik sunuyor. Yazımıyla, çizimiyle, her şeyiyle gayet leziz bir maceraydı.
Hikayedeki karakterler arasında favorilerim: Robert-François Damiens, Marie-Josèphe Sanson, Louis Auguste (16. Louis), André Legris (Marie’nin yaveri) ve Alain Bernard (Melez).
Mangakanın tarzına Kokou no Hito’dan alışkındım. Seriye o kadar bilgisiz giriş yapmıştım ki bu iki eşsiz manganın çizerinin aynı kişi olduğunu dahi bir 5-6 sayı okumadan farkedememiştim. Kokou no Hito’ya da bir ara devam edip bitirmeyi kafaya koydum.
Innocent hikayesi 1772 yılında son buldu. Marie-Joseph’in intikam yemini hikayeye, finalden iki bölüm önce dahil olan karakterle birlikte harika bir cliffhanger yaratma imkanı sağladı. Hikayenin devamı Innocent Rouge adlı seride sürmekte lakin İngilizce çevirinin birkaç aydır devam etmemesi, seriye başlama konusundaki hevesimi kırdı. Bir taraftan da iyi oldu diyebilirim. Halihazırda tükettiğim bir eseri bitirince devamı için bir süre ara vermeyi uygun görürüm. Burada beni rahatsız eden tek nokta, bu engelin benim iradem dışında oluşmuş olması. Ama acelem yok. Fransız Devrimi er geç yaşanacak. Halka eziyet eden “mavi-kanlar” Paris sokaklarını boyayacaklar. Az kaldı, kurtuluş yakın.
Seriye puanım 9/10. Duygusal anlamda son derece etkileyici olmasına rağmen bitmiş bir hikaye olmaması 9 puanda kalmasına neden oluyor. Ancak bu, eserin manevi zenginliğine gölge düşürmüyor.
AC Odyssey 75 saat 44 dakika 17 saniyelik bir oynanış süresince Kassandra’yı 50 levela ulaştırıp Cult of Cosmos’u temizlemem ile son buldu.
Oyun Leonidas’ın torunu olan Kassandra ve Alexios’un Sparta’da Mt. Tatyges’den atılmaları ve ayrı hayatlar yaşamaları ile başlıyor. Yunan dünyasını savaşa sürükleyen The Cult of Cosmos’un da keşfedilmesiyle birlikte hikaye harika bir hal alıyor. Hikayeye 20li yaşlarındaki karakterimiz ile Odysseus’un memleketi olan İthake-Kefalonya adasında başlıyoruz. Ben bu noktada Kassandra’yı seçtim çünkü bir oyunda kadın ana karakter olması her zaman ilgimi çekmiştir. Oyun boyunca da iyi ki seçmişim dedim. Kassandra’nın esprileri, olaylara tepkileri, insanlarla diyalogları vs oyun boyunca oldukça keyifli saatler yaşattı.
Odyssey E3 2018’de duyurulduğu anda dedim ki “Ben bu oyunu oynamalıyım”. AC serisi ile olan küskünlüğümü Odyssey ile atlattım diyebilirim. Oyunun Ekim’de çıkacağını öğrenince Origins’i bitirmek için yeterli süre olduğunu farkettim. Unity ve Syndicate’i oynamadan Origins’e atlamamın sebebi sadece ve sadece Odyssey’e benzediği içindi. Bir de dönem olarak Roma Cumhuriyeti’nin yıkılışındaki Ptolemy Mısır’ında geçmesi kendine çeken noktalardan oldu. AC serisinin bu yeni tarzını beğenmiştim. Artık oyunları AC serisi olarak değerlendirmiyordum. Onlar benim tabirimle tarih temalı hoplamalı-zıplamaları RPG’ler idi.
Originste en beğendiğim şeylerden biri tarihi şahısların hikayeye direkt etkili davranmasıydı. Odyssey’de de bunu yine layıkıyla gerçekleştirmişler. Hippokrates, Sophokles, Sokrates, Alkibiades, Aristophanes, Herodot, Brasidas, Perikles, Kleon, Aspasia vs daha nice tarihi şahsiyet bizim ‘yolculuğumuzda’ direkt etkili oldu.
Origins’te gerçek anlamda tasarımına hayran kaldığım tek mekan İskenderiye olmuştu. Şehre adımımı atar atmaz yollar, heykeller, binalar, çitler, yer döşemeleri kısacası her şey beni büyüsü altına almıştı. Odyssey’de, İskenderiye’nin üzerimde bıraktığı etkiye denk olmasa da onun kadar göz dolduran birkaç kenti mevcuttu. Attika, Megaris, Messara, Korinthia ve Delos-Mykonos adaları bunların arasındaydı.
Ana hikaye görevlerimiz olan Odyssey, Atlantis ve Cultist heyecan dozu yüksek senaryoya sahip bir serüven yaşattı. Bu ana görev zinciri dışında da gerçekten hoşuma giden, beni merak ettiren hikayeler de oldu. Bunlardan aklıma gelenler; Messara’daki ölü eşi için çiçek toplayan ihtiyar adam, Arena’daki eski şampiyonun öyküsü, Elis’teki olimpiyat oyunları, Lokris’teki Supideo, Sokrates’in etik sorgulatan görevleri, The Dagger questline, kölenin abisi olan Kingfisher, Mykonos’lu isyancılar, Kithera Adası rahibeleri, Girit’teki minator miti, Lesbos’ta Sappho’nun hikayesine benzer aşık kadınların gorgonlara kurban olması, bizi Kythera’dan Kiklop’a götüren kendini tanrı sanan adam, Antaxerxas’ın gidip görmemizi istediği yerler, Sfenks’in bilmeceleri.
Yukarıda da bahsettiğim gibi, oyundaki mekan tasarımları gayet başarılı. Müzikler içerinde de favorilerim gaza getirmekte bir numara olan Eagle-Bearer, Assassin’s Creed, Odyssey (Yunanca) ve The Cult of Kosmos temaları oldu. Denizci şarkılarının herhangi birinin adını bilmiyorum ama bulursam onun da OST’leri edit sonrası eklerim.
Legend of the Eagle-Bearer
Assassin’s Creed
Odyssey (Yunanca)
Bunlar dışında karakterlerin yazımı olsun, diyaloglar, kıyafet tasarımları kısaca dönemine dair aktarması gereken her şeyi oldukça başarılı bir şekilde aktarabilmiş. 75 saatlik oynanış sonrasında oldukça memnun ayrıldım. Oyundaki tek sorun credits veya benzeri bir ending cutscene ile karşılaşmamış olmam. Atlantis’i mühürlediğim kısımda Layla Hassan’ın sinematiği biraz daha ending tadındaydı ama insanların bu görevi önce yapabilme ihtimallerini de düşünselermiş keşke. İnceleme true-ending gibi bir şey mevcut mu diye bakacağım. Ana görevler bitse de tam olarak bitmiş hissettirmedi. Bir 10 saat daha oynarmışım herhalde ama tadında bırakmakta fayda var. Anılarımı kirletmek istemiyorum, finali böyle verelim.
Odyssey görevini Amazon setiyle, Atlantis’i Pirate setiyle, Cult görevini de Greek Heroes setiyle tamamlamıştım. Getirdiği fire buff sebebiyle Agamemnon’un setini sevsem de tasarım olarak favorilerim Amazon ve Greek Heroes oldu.
Hikayede doğru seçimler yapmaya özen gösterdim ve muhtemelen de en iyi endinge ulaştım. Cult’ın başını öldürüp-öldürmeme konusu nasıl bir sonuç doğurur bilemiyorum ama o konuda da iyi sona ulaştığıma inanıyorum. Yazım bittikten sonra tüm olası sonları da izleyeceğim.
Oyuna puanım 9/10. Gram sıkılmadan oynadım. Odyssey’i, 4-5 yıl sonra oynayacak iyi bir oyun bulamazsam ve bu macerayı tekrar deneyimlemek istersem başvurabileceğim bir kapı gibi düşünüyorum.
Satranç, okuduğum üçüncü Zweig novellası oldu. Ölümüne en yakın eseri bu sanırım. 1942’de İkinci Dünya Savaşı’nın Naziler üstünlüğü ile geçtiğini görüp, Petropolis-Brezilya’daki dairesinde bir not bırakarak, eşiyle birlikte intihar ediyordu. Kitap da 1941 yayını olduğuna göre son hikayesi ya budur ya da bir başka 1941/2 yazılı bir eseridir diye düşündüm.
Nihayetinde en olgunlaşmış öykülerinden biri olmasını bekliyor insan, ki öyleydi de. 30.sayfa itibariyle Dr. B’nin geçmişinin anlatıldığı kısımlar su gibi akıp gitti. Ahmet Cemal’in Almanca’dan çevirideki başarısı takdire şayan. En kolay ve anlatımı bozmayacak kelime seçimleri ile anlatımı son derece sürükleyici bir seviyeye getiriyor.
Hikayenin olayı beyin yakan bir kurgu vaat etmesi değil. Kaldı ki Zweig’in psikolojik çözümlemeleriyle tanınan bir yazar. Ben de karakter odaklı gelişimlere açık bir kapı hayal ediyordum ve de beklediğimi buldum. Czentovic’in nasıl bir satranç odaklı zekaya sahip oluşu ile Dr. B’nin Nazi gözetimi altındayken liseden beri eline taş sürmemesine rağmen nasıl kendini satranç konusunda geliştirdiğini aşama aşama görmek gerçekten oldukça keyifliydi.
Kitaba puanım 7.5/10. Okuduğum üç kitabı arasında en beğendiğim hikaye bu oldu.
İsmini tekrarlamasının çok zor olduğu bu Coen Kardeşler filmini rastgele izlediğim bir videoda duyup listeme eklemiştim. Homeros’un Odissea’sından esinlenilmiş olduğunu duyunca hemen ilgimi çekivermişti.
Film, eğlenceliydi ona hiçbir itirazım yok, lakin Odissea’nın birebir uyarlaması gibi hayal ettiğimden sebep beklediğimi tam bulamadım. Bir eser tecrübe etmeye başladığımda -bu kitap olsun, film olsun farketmiyor- öncesinde bir yapıma dair bir imge oluşmuşsa ister istemez bulmayı beklediğim şeyler de ona göre şekilleniyor. Tabii bunlar kişisel yargılarım, filmin kendisi gayet keyifli bir izleti sundu.
Direkt yakalayabildiğim göndermeleri sıralayayım: Clooney’in oynadığı karakterin adının Ulysses olması; hikayenin başındaki kör ray-aracı sürücüsünün Homeros olması; firardan hemen sonra vardıkları evde misafir edilişleri fakat sonra tuzağa düşmelerini de Kikonlar’dan kaçışa benzettim; nehir kenarında yıkanan sirenler, restorandaki tek gözlü Kiklop; KKK sahnesinde bayrağı mızrakmış gibi Kiklop’un tek-gözüne fırlatması; Ulysses’in çocuklarıyla görüşüp annesinin durumunu öğrenmesi de Telemachus ve Odiseus’un karşılaşmalarıydı; kılık değiştirerek toplantıya katılmaları ve Ulysses’in eşini tekrar etkilemesi; finalde atalarından kalma eve gidip düşmanlarıyla karşılaşmaları.
Filme puanım 7/10. Gayet sürükleyici bir olay örgüsüne sahipti. Daha sonra tekrar izlenebilir.
Orijinal Adı: Auction of Souls / Ravished Armenia (1919)
Yönetmen: Oscar Apfel
Türü: Belgesel
İzlenme Tarihi: 21 Haziran 2019
İki gün önce arkadaşlarla buluşmamın öncesinde vakit geçirmek adına bir kitapçıya girmiştim. YKY’nin film sektörüne dair bir kitabı gözüme çarpmıştı. Elime alıp bakınca kapağında birçok eski filmin afişinden kolaj yapıldığını gördüm. Eski film afişlerindeki sanatsal anlayış hoşuma gittiği için teker teker bakmaya başladım. En son Ravished Armenia diye bir afiş gördüm. Bir asker, bir elinde tüfeğiyle öne doğru atılmış ve diğer kolunda da bir kadını peşinden sürükler halde resmedilmişti. Hemen telefonu açıp bu film neymiş diye baktım. Ermeni Tehciri/Soykırımı’na dair 1919 yılında ABD’li bir yönetmen tarafından yapıldığını öğrendim. Bu konu üzerine yapılmış ilk propaganda çalışması olabilir diye düşündüm.
Film, sürgünde köle olarak Kürt bir aileye satılmış, ardından da bir şekilde Tiflis’e oradan da St. Petersburg’a, en nihayetinde de ABD’ye kaçan genç Ermeni bir kızın hayatını anlatıyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam bu film çekilirken kız 17 yaşındaymış.
Yapım, bir belgesel olarak nitelendirilmeyecek kadar öznel ve abartılı bir ‘hikaye’ anlatıyordu. Olayların sanki tek taraflı ve Türkler tarafından zevk için başlatıldığı gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Zaten o dönemin ABD’sinin ne peşinde olduğu herkesin malumu, pek söze gerek yok. Kürt çetelerinin Arap şeyhleri gibi giydirilmiş olmaları da tuhaftı. Bir de şu meşhur çarmıha gerilmiş Ermeni kızları fotoğrafının da bu filmden çıkma olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu belgeselin (!) bana tek katkısı bu oldu.
Normalde yaklaşık 1 saat 30 dklık bir yapım. Ancak tam halini internette bulamadım. İzlediğim 25dklık özel kısımı da şu linkten bulabilirsiniz: