Pulp Fiction herhalde bundan 10 sene evvel parça parça izlediğim bir filmdi. Oturup baştan sona izlemek bugüne denkmiş diyecektim ki bu seferki izleyişi de bir günde yapamadığımı hatırladım. İlk 30dkyı 25 Mayıs’ta izlemişim ve sonra kapatmışım. Bugün de kalan 2 saatini izledim ve bitirdim.
Üzerine çok bahsetmeye gerek yok, yeryüzünde nefes alan her insanın izlediği veya bir şekilde bildiği bir filmdir. Kısaca; keyifli bir izletiydi. Tarantino’nun stili muazzam kurgu yazmak değil zaten, durum hikayesi anlatabilmek. Karakterlerin arasındaki diyaloglar, arka planda dönen olay örgüsünden daha önemli oluyor çoğu kez. Favori sahnem tabii ki açılış ve kapanıştaki restoran sahnesi.
Filme puanım 7.5/10. İyi ki bir kez daha izlemek için şans tanımışım.
Fatih-Harbiye, kitaplığımda denk gelip okuma listeme aldığım bir kitaptı. Kitap, doğu-batı çelişkisi içinde kalan Türk gençlerinin durumunu Neriman karakteri üzerinden anlatmayı hedeflemiş. Doğu adetlerini Şinasi, batı adetlerini de Macit karakteri ile cisimleştiren yazar olayların doğal gelişimi içinde durumun nasıl değiştiğini aktarabilmiş.
Beyoğlu-Harbiye bölgesinin Levanten nüfusu da barındırmasıyla batılı hayat yaşayan bir civar olduğu bir gerçekti. Fatih de Konstantinopolis’in tarihi çekirdeğini oluşturduğu için geleneksel Türk hayatını devam ettiren bir yerleşimdi. Kültür-mekan ilişkileri, iki ayrı dünyayı yan yana yaşatan İstanbul’un insan profillerine de yansıyordu. İnsanların yeme içmesi, giyim-kuşamı, ev ve sokak hayatına dair çeşitlilik dönemsel bir tezatlık sorununu da insanların, özellikle genç kuşağın, omuzlarına yüklüyordu.
Kitap direkt ideoloji aktarma amacı güttüğü için yazılan karakterler de üzerilerine yüklenen rolleri gayet başarılı yansıtıyordu. Her ne kadar Peyami Safa’nın muhafazakar görüşlerini benimsediğim söylenemese de düşüncelerini bu örnek ile sunuşunu takdir ediyorum. Kurguda rahatsızlık veren noktalar azdı ama yine de vardı. Bunlar; kadınların erkekler ile aynı derecede algıya sahip olmadıkları ve fikirlerin özünü anlamaktansa şekillere aldandıkları gibi hafif cinsiyetçi birkaç söylemdi. Fakat bunlar sıkça tekrarlanmadığı için puan kıracak düzeyde hoşnutsuzluk verdiğini söyleyemeyeceğim.
Kitaba puanım 8/10. Kendi içinde çelişmeyen ve direkt hedef odaklı kaleme alınmış bir öyküydü.
İlk piyasaya sürülme tarihi: 7 Aralık 2018 (21 Eylül 2004)
Geliştirici: MONKEYCRAFT (Now Production + Namco)
Tür: Action, Adventure
Platform: PC (PS2)
Oynama Tarihi: 30 Mart 2019 – 17 Haziran 2019
Aşağı yukarı 4-5 saatlik bir gameplay sonunda Katamari Damacy macerasına son noktayı koydum.
Katamari Damacy hep oynamayı isteyip bir türlü fırsat bulamadığım bir PS2 oyunuydu. Eşi benzeri olmayan bir oynanışa sahip olmasının yanında tatlı görselliği ile insanın içini ısıtıyor Katamari Damacy.
Hikayenin ciddiye alınacak bir şeyi yok, zaten komedi odaklı tuhaf bir oyun. Ay prensi, kaybolan Ay’ı geri getirebilmek için Dünya’ya iniyor. Kral, Prens’e dünyadaki eşyaları bir araya getirerek gökyüzündeki burçları, yıldızları ve Ay’ı tekrar oluşturması görevini veriyor.
10cm’lik bir topu çevirerek, önce raptiyeleri, ardından silgileri, bardakları, terlikleri, topları, insanları, ağaçları, binaları vs diye derken 70-80 metreyi görmek çok eğlendirici oluyor.
Oyundaki tek seferlik denemeyle elde ettiğim en yüksek skor 524m 6cm 0mm.
Oyuna puanım 7.5/10. Yaratıcı oynanışı ve görsel tarzı, kısa süren oynanış süresine rağmen tekrar oynanabilitesini yüksek tutuyor.
Magi serisine anime dizisini izleyerek başlamıştım. Bin Bir Gece Masalları’nı çocukluğumdan beri sevdiğim için ilgimi çekmişti fakat animenin ikinci sezonunun çıkacağı haberini alıncaya dek izleme işine girişmemiştim. Lise 4’te üniversite sınavına çalışırken takip ettiğim tüm anime ve mangaları bırakmıştım. Bir tek HxH, Magi, Kuroko no Basket ve Bleach (manga) takip ediyordum haftalık olarak. Magi Labyrinth of Magic’i de 2013-2014 öğretim yılının başlangıcı olacak yaz arasında, tatilin son iki gününe sıkıştırmıştım. Günde 12-13 bölüm izleyerek 25 bölümlük ilk sezonu bitirmiştim. 2014 Bahar’ına kadar devam eden lise günlerinde de ikinci sezonu izlemiştim. Animeyi bitirince hemen açıp manga ile anime arasında ne kadar sayı olduğunu kontrol etmiştim. Anime 199 gibi bir sayıda bitiyordu, güncel ise 220 civarı bir şeydi. Farkın az olduğunu görüp üni sınavına rağmen oturup okuyayım güncel takip edeyim demiştim. Fırsat buldukça birer ikişer okudum ama sınav sonrasına dek günceline gelemedim. Sınav geçtikten sonra kalan 3-5 bölümü bir çırpıda okuyup tüm olaylara güncel şahit oldum.
2016-2017 öğretim dönemi yani bölümdeki 2. senemde yaşadığım sıkıntılar nedeniyle 2017 Bahar’ında anime-manga da dahil bana okulu hatırlatan her şeyden uzaklaşmıştım. Sonra düzeldim tabii ama Magi bu dönemin kurbanlarından oldu. Takibi bıraktığım tüm diğer anime-mangalar gibi o da birikti ve o sene içerisinde final verdi. Gel zaman git zaman bu çok beğendiğim serinin finalini hep merak eder oldum. 2018 Yaz’ından beri de aklıma estikçe finale kadar birikmiş bölümleri ara ara okumaya başladım. Bitirmek bugüne denk geldi.
Magi benim en sevdiğim serilerden biri. Hem konsepti hem karakterleri ile okuruna anlatmaya çalıştığı ‘Doğru dünya düzeni nedir?’ sorunun cevabını harika bir şekilde işliyordu. Alma Torran Arc’ı ile dünyanın geçmişini öğrenmemiz, Magnostadt Arc’ında Hogwarts benzeri bir oluşuma dahil olmamız. Dark Continent’tan geri dönüş vs. o kadar büyüleyici anlara sahip bir seriydi ki yıllar sonra tekrar okuyabileceğimi düşünüyorum. Yan hikayelerini okuduğum ve hatta hayran sayfası açtığım nadir serilerden biriydi Magi. Sinbad no Bouken’i de uzun süre güncel takip edip, geçirdiğim bunalım ile birlikte onu da bir kenara atmıştım. Bir ara onu da devam edip bitirmek istiyorum.
Tüm seriyi eleştiremeyeceğim çünkü eski olayların detaylarını hatırlamıyorum, üzerinden çok zaman geçti. Son arc’ı güncel okumayı yaklaşık olarak Alibaba’nın dönüşü ve Sinbad-David ile görüşmelerinde bırakmıştım. Timeskip sonrasına üzerine fikir belirtmeyi daha doğru buluyorum.
Sinbad, Alibaba’nın yokluğunda savaşların olmadığı bir dünya düzeni oluşturmuştu. Alibaba ise bunu beğenmemişti. Çünkü savaşlar olmasa bile yeni dünya ekonomik güç ile yönlendiriliyordu. Kılıç zoruyla boyun eğdirilmese de insanlar maddi varlığa sahip insanların gölgesinde sürünmeye devam ediyorlardı. Sinbad ile Alibaba bir kez daha yöntem farklılıkları ile karşı karşıya gelmişlerdi. Zamanla Sinbad’ın David tarafından kontrol altına alındığını öğreniyorduk. Ren Kouen bir adaya sürgün edilmiş, tüm Metal Vessel’lar toplanmıştı. Reim’den bir prens ile Kino kralı vesselleri teslim etmedikleri için aranmaktaydılar. Aladdin ve Morgiana, Alibaba gittiğinden beri ortalıkta yoklardı. Verdiğim uzun aralar nedeniyle bazı detayları unutmuşum ama nihayetinde Hakuryuu ve Judar’ın da dahil olmasıyla birlikte Sacred Palace’a girip David-Sinbad’ı durdurmak için çalışmaya başladı Aladdin ve Alibaba. Zindan canavarlarının tek tek sınavlarını aşmaya çalıştılar. En nihayetinde Sacred Palace’ın kontrolü Sinbad’a geçti. Sonra David ile Sinbad arasında bir var olma savaşı sürdü. Bu savaş sürerken de dünyaya Rukh toplayıcı melekler yollandı. SP’den çıkan dörtlü bu melekleri durdurmaya çalıştılar. Kader, Sinbad tarafından tekrar yazıldığı için insanlar melekler kendilerini kurtaracağını düşünmeye ve Rukh’a dönüşmeyi istemeye başladılar. Meleklere karşı savaşan dörtlüyü de düşman belleyip, ortadan kaldırmaya dahi çalıştılar. En nihayetinde kaderin zincirleri kırıldı ve tüm Metal-Vessellar güçlerini birleştirerek dünyan SP’ye Rukh taşıyan zindanları yok ettiler. Böylece Sacred Palace başka bir boyuta yollandı, dünya üzerindeki hükmü son buldu. Dünyada da artık büyü var olmayacaktı, metal-vessellar işlevsiz hale gelmişti. Savaş ve büyünün birden kaybolmasıyla birlikte dünyanın şekli ve fiziksel kanunları da deforme olmuştu. Tüm insanlar bir araya gelerek yıkılmış dünyalarını tekrar yaşanabilir kılmak için mücadeleye başlamışlardı. Son sahnelerde Alibaba ile Morgiana’nın düğününü gördük. Kapanış sayfasında da Kara Kıta’nın dünya ile arasındaki sınırın kalktığını ve bizimkilerin oralarda yeni maceralara çıktıklarını öğrenerek hikayeyi sonlandırdık.
Seriye puanım 9.5/10. Final gayet tatlıydı. Bana yıllarca yaşattığı heyecan ve sorgulattığı dünya yönetimi nasıl olmalıdır sorusu ile üzerimde büyük etki bırakmış bir eser. Kolay kolay unutacağımı sanmıyorum.
Frank Herbert’in yazdığı 6 kitaplık ana Dune serisinin 4. kitabı olan Tanrı İmparatoru’nu nihayet bitirebildim. Kitaba başlangıcım ve bitirişim arasındaki süre, bitirme ile uğraşmıyor olsam daha da kısa sürerdi. Kitabı 300. sayfaya kadar okuyup teslim hazırlıklarına geçiş yaptım. Savunma jürisini de atlatmamla birlikte kaldığım yerden hikayeye devam edip Leto’nun hikayesini sonlandırmış oldum.
Serinin bu kitabını bir öykü olarak değerlendirmek yetersiz geliyor. Benim gözümde bu kitap, okuyucuya didaktik bir şekilde insanlığın sorunlarını anlatıyor. Beş yüz sayfalık bir felsefe kitabı gibi. Herbert adeta okuruna Leto’nun amacını aktarabilmek için bir hikaye yazayım demiş. Yaptığı felsefi çıkarımları da iyice kavratabilmek için hikayenin içine birebir örneklerini koymuş. Kendisine ‘en büyük yırtıcı’ lakabını takan Leto’nun neyi kastettiğini bile kitabın %85lik bir kısmından sonra anlıyor olmak, her Dune kitabında olduğu gibi bu sefer de, karşında duran zekice işlenmiş olay ilmeklerini büyülenerek takip etmeye neden oluyor.
Her bir devam kitabı bir öncekinden daha iyi olan bir seriydi Dune. Aksiyonu, entrikaları, gerçekleşen olaylarıyla eşi benzeri olmaz bir deneyim yaşatıyordu. Bu dördüncü kitap da böyle başlamıştı. 3000 yıldır hüküm süren Tanrı İmparator ve Atreides soylu isyancı Siona’nın mücadelesini izleyeceğiz gibi hissedip heyecanlanmıştım. Olayların daha sonra farklı bir yön alması beni biraz üzse de hikayenin ulaştığı son ve o sonuca varıncaya dek yaşattıkları önceki üç kitaptan daha yetersiz değildi. Lakin dördüncü kitabın, ilk üç kitaptan temel bir farkı vardı. Bu eser eğer dikkatli okunursa, onlarca dersi barındıran bir nasihat kitabı gibi dahi görülebilirdi.
Hikayeye bu kitapta katılan Siona, Moneo, Malky, Hwi Noree, Duncan(lar), Anteac ve diğerleri her ne kadar iyi karakterler olsalar da sayıları azdı. Tabii ki bunu, yukarıda belirttiğim gibi, kitabın ana derdinin Leto’nun Felsefesi’ni anlatmak olduğu yönünde yorumladığım zaman bir sorun olarak göremiyorum. Hatta okurken aklıma, Frank’in odaktan sapmamak için özellikle az karakter eklemiş olabileceği ihtimalini dahi düşünmüştüm.
Kitapta bana tuhaf gelen tek kısım yeni gulam Duncan’dı. Karakterin kendisinde bir mantık hatası var gibi geldi. Orijinal Duncan’dan gulamlaştırılmışsa Paul’a Muad’Dib demek veya Dune’un geçmişine dair anılarına sahip olmaması gerekiyordu ama eğer ki Hayt’ın gulamlaştırılmış hali ise o zaman da Leto’yu ve gücünü biliyor olmalıydı. Bu kitapta Leto ile Duncan’ın ilk karşılaşma sahnesinde Leto’nun Paul’un sesine başvurmadan onu bir türlü ikna edememesi çok garip gelen bir durum oldu. Acaba Tleilaxlılar eski Duncan’ların deneyimlerinin bir kısmını orijinal Duncan gulamı üzerine mi aktardı da böyle zaman zaman alakasız tepkiler veren yeni bir klon ortaya çıktı diye düşünmeden edemedim. Gerçekten koca kitapta hafızamı sorgulatan, kurguda hata olabileceğini düşündürten tek kısım bu oldu. Bu detay karmaşasına rağmen hikaye yağ gibi akıp gitti.
Kitaba puanım 9/10. Dune serisinin 5. kitabının da İthaki tarafından bir an önce çevrilip basılması dileğiyle.
Alacakaranlık Kuşağı uzun zaman önce duyduğum fakat orijinal serisine bir türlü başlayamadığım bir diziydi. İlginç hikayeler yazalım insanların zihnini açalım parolasıyla 60’larda başlayan serinin 2019’da Jordan Peele tarafından tekrar hayata geçirilmesi de dünyaya giriş yapmama sebep oldu. Her bölümü birbirinden bağımsız olan bu episodik dizi insan dramasını ‘man vs no god, vs technology ve vs author’ üzerinden kurgulamaya çalışıyor.
2019 serisi özelinde konuşmam gerektiği için biraz pişmanım. Keşke önceki serileri de izleseydim de gönül rahatlığı ile ‘bu seri TTZ stiline pek uymamış’ diyebilseydim. TTZ’nin bir başka modern dengi Black Mirror denebilir. Onun içerisinde de izlediğim iki sezon boyunca çok kaliteli bölümlere denk gelmiştim. TTZ 2019 ise bir Black Mirror dahi olamamış. Ne yazık ki olamamış. Bize sunulan 10 bölümden sadece 3 tanesi gerçekten güzeldi. Bu üçü dışında da 2 ya da 3 tanesi de başarılı yazımlar olmasa da kendini sıkmadan izletiyordu.
Beğendiğim bölümlerden bahsetmem gerekecek. Seriyi izleyecek olan birine sadece 3-6-9. bölümleri izlemesini söylemem yeterli gibi hissediyorum.
3. bölümde, bir kamera sayesinde zamanı geri alan bir annenin hikayesini görüyorduk. Irkçılık üzerinden anlatmaya çalıştıkları hikaye ve olayların her yaptıkları farklılıkta nasıl sonuçlandığı görebilmek, seyir zevki yüksek bir izleti sunmayı başarmıştı.
6. bölümde, Mars’a gitmek için fırlatılan bir uzay mekiğindeki insan dramasını izliyorduk. Tayfanın uzayda başlarına gelen olaylar sonucunda psikolojik olarak yaşadıkları değişimler gayet güzel işlenmişti. Bana Great Filter teorisini de öğrettiği için büyük bir şükran borçluyum bu bölüme. Bu teoriyi bölüm sonrasında ekstra araştırdım ve bu sayede Dune’daki Tanrı İmparator Leto’nun planını da daha iyi anlamış oldum.
9. bölüm, üzerinde onu eline alan kişinin adı yazan bir mermiyi öykü ediniyordu. Jeff isimli ana karakterin bu mermi ve kabzası akrep desenli bir tabancı ile olan sınavını seyrediyorduk. Eşyanın Jeff üzerinde yaptığı baskı ve ondan nasıl kurtulacağına dair oluşan merak, benim için bölümü serinin en başarılılarından biri yaptı. Finali de gayet beğendim. Cameron Diaz’ın oynadığı The Box filmine benzer bir işti lakin güzel işlendiği için bunu hiç sorun etmedim.
Dizinin bu sezonuna puanım 6.5/10. Sevdiğim bu bölümlerin 7-8 arasında seyrediyor olması, serinin genelini 7 olarak değerlendirmem için yeterli değildi. İçim yüksek puan vermeye el vermedi. Umarım 2. sezonda anlatılacak hikayeler daha iyi yazılmış olurlar.
Uzun bir süredir evde icra edebildiğim hobilerimle ilgilenmeyi tercih ediyordum. Bu süreç içerisinde sinema ve tiyatroya gitmek hep zihnimin arkasına attığım seçeneklerden oluyordu. Geçen hafta okuldan samimi olduğum arkadaşım mesaj attı. Elinde Van Gogh oyununa fazla biletinin olduğunu söyledi ve gelmek isteyip istemediğimi sordu. Tam bu olaydan bir hafta evvel aklımdan ‘bayağıdır tiyatroya gitmedim’ diye geçiriyordum. Teklif ayağıma gelince hay hay nidaları atarak olumlu dönüş yaptım.
Baba Sahne’ye daha önce hiç gitmemiştim. Diğer özel tiyatrolar gibi küçük bir salona sahip. Ufak ve tatlı bir ortamı vardı. Oyun esnasında 1-2 teknik görüntü hatası oldu ama bunlar çok kafaya takılacak şeyler değildi.
Oyun, adından da anlaşılacağı gibi Van Gogh’un hayatını konu alıyor. Hakan Gerçek, Van Gogh’un bunalımlı hayatını göz dolduran bir ustalıkla seyircisine aktardı. İçine doğduğu aileyi, kardeşiyle ilişkisi, babasına karşı tavırları, hayatına giren kadınları, aşk acılarını, sefaletini, hangi tablosunu hangi ruh hali içindeyken yaptığını, eskizlerini, figüranlarını, ufkunu açan yerlere seyahatlerini ve deliliğini… Hakan Bey’in bunların hepsini tek başına monolog şeklinde anlatabilmesi, daha doğrusu yaşatabilmesi son derece takdire şayan bir oyunculuk işiydi.
Oyunun en hoşuma giden kısmı da Van Gogh’un tablolarının kronolojik sırasını da öğrenmiş olmamdı. Senaryodaki en beğendiğim kısım Apollo ile ilgili tirattı. Yeryüzünde ve ötesinde var olmuş en güzel varlık diye anlattı bize onu Van Gogh. Bir büstünü koymuş çalışma odasına. Onun yarattığı estetik haz yüzyıllarca sanatçılara ilham kaynağı olmuş. Van Gogh ise bu büstü alıp, yere fırlatıp parçalıyor. Kabul görmüş güzellik algısını temsili olarak yıkıp geçiyor. Kendi kuralları ve kararlarına göre resim yapıyor. Paris’e vardığında empresyonistler ile ilgili yaptığı bir konuşma da hoşuma giden kısımlardandı. İlk perdede kendisine figüranlık yapan köylülerin eskimiş kıyafetleri ve hallerini anlatışı çok hoşuma gitti. Giyilmemiş kıyafetlerin ruhsuz olduğu; eski kıyafetlerin ise onu giyenlerin karakterine sahip olduğu, onların vücutlarına göre şekillendiklerine dair tiradı da akılda kalanlardı. Köyün altında bir maden olduğu ve herkesin orada çalıştığını dolayısıyla köyün yerüstünde değil yeraltında olduğuna dair yaptığı mecazlar da mesajı alabilen için harikaydı. Sevdiğim diğer bir akılda kalıcı kısım da ikinci perdedeki kargalar ve gökyüzü bölümüydü. Kargaların kanatlarıyla gökyüzünü parçalamalarını görüşü yine çok beğendiğim benzetmelerden biri oldu.
Oyuna puanım 8.5/10. Uzun bir aradan sonra Hakan Gerçek ile tiyatroya dönüş yapmak güzel oldu.
Orijinal İsim: Brief einer Unbekannten (Letter from an Unknown Woman) (1922)
Yazar: Stefan Zweig
Okuma Tarihi: (21 May 2019 – 22 Mayıs 2019)
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Zweig’ın elinden çıkma, okuduğum ikinci öykü oldu. Yazar karşılıksız aşkın acısını, okurun ruhuna işlemeyi ustalıkla başarmış.
Doğru yerde ve doğru zamanda yaptığı kelime oyunları ve betimlemeler genç bir kadının hislerini cinsiyeti ne olursa olsun okuyana harika bir şekilde aktarıyor. Kendisini hala yeteri kadar tanımasam da kaleminin bu kadar kuvvetli olmasının sebebini psikoloji konusundaki uzmanlığına dayandırıyorum. Bir önceki okuduğum eseri olan Korku’da da benzer üsluptaki karakter çözümlemeleri mevcuttu. Bu da hikayesini dinlediğimiz başrolümüzün, bizlere kendisini gerçek bir insanmış gibi algılamamıza neden oluyor. Gerçekçi tasvirleri ile harika bir iş çıkarmış, Zweig. Ahmet Cemal de kitabın dilini oldukça başarılı ve pürüzsüz bir şekilde Türkçe’mize dönüştürebilmiş.
Kitabın edebi değerine diyecek hiçbir sözüm yok ancak eserde canımı sıkan tek bir husus var, o da olayın kendisi. Yani bu kadar ulvi bir aşkın var olabileceği ve bu tarz cereyan edebileceği olasılığı gerçekten rahatsız etti. Bir insanın yaşamını, tek bir kadın veya erkek üzerine odaklamasının pek empati yapabildiğim bir konu olduğunu söyleyemeyeceğim.
Kitaba puanım 6.5/10. Kurgusu Korku’dan bir tık aşağı gibi görsem de, bir altı puanı var.
Sair zamanda vaktini dizilere harcayan bir insan olmadığım için baştan sona izlemiş olduğum pek dizi yoktur. Genellikle ilk birkaç bölüm izler, sevsem de sevmesem de bir şekilde aklımdan çıkar gider ve bitiremeden kenarda kalır. Hal böyle olunca niche dizi keşfetme gibi bir isteğim de uyanmıyor. Popüler olup sürekli göze sokulan şeyleri seyretmek için bir şans tanıyorum. After Life da izlemem-için-yeterince-popüler olmayan dizilerden biriydi. Ancak Ricky Gervais’in yapımcısı ve başrolünü üstlendiğini öğrenince hemen izleme listeme aldım ve boş vakit buldukça izleyip bitirdim.
Dizinin bölümlerinin bir anda çıkmış olması güzel. Genelde GoT gibi gerçekten ne olacağını merak ettiğim bir dizi değilse her hafta bekleme işkencesine giremiyorum. Ha işkence bir yana, iş güç derken diziye başladığımı da unutuyorum ve az önce de anlattığım gibi bir kenarda öylece kalıyorlar. After Life’ın yirmi beşer dakikalık altı bölümden oluşması da ayrıca hoşuma giden bir nokta oldu.
Konu itibariyle beni çok sardığını söyleyemeyeceğim ancak işleniş ve esprileri içine yediriliş kısmı gerçekten hoşuma gitti. Gervais’in sert mizahını beğeniyorum. Çok zekice ve yerinde yapılan ince espriler her zaman hoşuma gitmiştir.
Eşini kaybettikten sonra her şeye küsen, bunalıma giren bir adamın tekrar yaşama isteğini kazanma serüvenini izliyoruz. Bölümlerin süre ve miktar bakımından kısa ve az olması diziyi canlı tutan özellikler arasında. Daha uzun ve daha çok bölüm sayısına sahip olsaydı, izleyiciyi kesinlikle bunaltırdı.
Diziye ve dolayısıyla ilk sezonuna puanım 7/10. Ben de dahil genel olarak insanların hoşuna giden bir dizi olmuş.
İki Şehrin Hikayesi dünya klasikleri arasında yer alan çok önemli bir eser. Fakat bunu hikayeyi doğru düzgün okumaya başlayıncaya kadar dikkate almamıştım. 2017 Eylül’ünde arkadaşımın telafi hediyesi olarak aldığı kitabı, okumaya başladığımda çevirisinin kötülüğü yüzünden bir kenara bırakmıştım. Bu konuda haklıydım da. Azize Bergin’e mütercimlik belgesi verenlere çok selam yolluyorum. Alfa yayınlarında bu kitabı bu çeviri kalitesiyle basma onayı veren editöre de selam yolluyorum. Kesinlikle işlerini layıkıyla yapan insanlar (!), onlarsız bu sektör nasıl olurdu gerçekten bilemiyorum.
“Giyotin, şakaların en sevilen konusuydu. Baş ağrısı için en yararlı ilaç oydu; saçların ağarmasını kesin olarak önlüyordu, cildi güzelleştirdiği söyleniyordu. Bu, sinekkaydı tıraş yapabilen ulusal usturaydı. Giyotini öpenler, o küçücük pencereden bakıp çuvala hapşırıyordu. İnsan ırkının yeniden doğuşunun simgesiydi. Haç yerine geçiyordu. Boyunlara onun yerine asılıyordu. Haç inkar edilirken, onun önünde eğiliniyor, artık herkes ona inanıyordu.
O kadar çok kelle uçurmuştu ki kendisi de altındaki toprak da kıpkırmızı olmuştu. Genç bir şeytan için yapılmış oyuncak, bilmece gibi parçalanabiliyor, kullanılması gerekince de parçaları birleştiriliyordu. Konuşmasını bilenleri susturuyordu; kudretlileri yere seriyordu; güzeli ve iyiyi yok ediyordu. Bir sabah, yirmi iki dakika içinde yüksek tabakadan yirmi iki dostun -yirmi biri sağ, biri ölü- başını uçurmuştu. Giyotini kullanan baş cellada Eski Ahit’in güçlü adamı Samson’un adı takılmıştı ama giyotinin başında, her gün Tanrı’nın tapınağının kapılarını parçalarken Samson’dan daha güçlü, ondan daha kördü.”
Çevirinin eleştirisini bir kenara bırakıp hikaye özelinde fikir beyanına geçiyorum. 12 Mayıs Pazar günü itibariyle kaldığım yerden okumaya başladım. İki sene evvel 30-40 sayfa kadar okuduğum kısma geri dönmemeyi seçtim ve Şarapçı Dükkanı adlı bölümden devam ettim. Hikaye -onda çeviri ve yazım hatasına rağmen- birden beni içine çekti. Burada ne oluyor böyle, neden bu karakter ilgimi çekti gibi sorular sormaya başladım kendime. İki sene önce kitaba başladığımda, geçen hafta okumadan atladığım kısımları 2-3 defa baştan almıştım çünkü anlatılan olayın nasıl, nerede, ne zaman geçtiği ve aktörlerinin kim olduklarını anlamakta -yine- o berbat çeviriden dolayı ciddi güçlük çekiyordum. Bu devam edişimle birlikte kitap bende devam etme isteği uyandırdı. Okudum ve 20 Mayıs saat 23.59 itibariyle bu şöhretine layık romanı bitirmiş oldum.
Hikayedeki favori karakterim ki ilk sahneye çıktığı andan beri ‘ya bu kesin bir yerde şov yapacak’ dedirten Sydney Carton oldu. Öngörümde de haklı çıktım. Diğeri favorim de Charles Darnay oldu. Dickens, olayların gelişimi içinde diğer karakterlerin birbiriyle olan ilişkileri ve bağlılıklarını çok güzel işlemişti. Doktor Manette ve Darnay’in geçmişi, Jerry’nin gece mesleği, DeFarge’ların olaylardaki rolü, ilk mahkeme sahnesinde sorguya alınan karakterlerin hikaye içinde bir şekilde tekrar mevzulara dahil olması ve tüm diğer yan öykülerin bir şekilde birbirine mantık çatısı altında bağlanması eserin usta bir işçiliğin meyvesini olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Yazar olayların geçtiği dönemi de harika bir şekilde anlatıp, etkileyici betimlemeler ile süsleyerek önümüze sermiş. Türkiye’de yeterli ilgiyi görmüyor olması üzüyor. Ancak benim gibi, çocukken sadeleştirilmiş versiyonunu okuyup daha sonra orijinal metni tecrübe etmeye karar veren insanların mutlu bir şekilde ayrılacağını düşünüyorum.
Kitaba puanım 9/10. Şöhretini sonuna kadar hak eden, çok önemli bir eser.