Jüri teslimleri geçmiş ve kafa dağıtma dönemine girmişken bir şeyler izleyeyim dedim. Bir süredir komedi filmi seyretmediğim aklıma geldi. En son indirdiğim filmler neymiş diye bakarken Superbad’e denk geldim. İzlemenin tam sırası dedim ve başladım.
Film üç lise son sınıf öğrencisinin hoşlandıkları kızların bulunduğu partiye gidebilme macerasını konu alıyor. Partiye içki getirme görevini de üstlenmeleri ile olaylar hiç beklenmedik şekilde gelişmeye başlıyor.
Jonah hill ve Michael Cera çok beğendiğim iki komedi oyuncusu. Bazen sadece Cera’nın yüzünü görmem bile eğlenmeme yetiyor. Bu filmde ikisi de izlemesi oldukça keyifli bir performans sergilemişler.
Filmde ana karakterlerden sonra en eğlenceli tiplemeler polislerdi. Yetkilerini sonuna kadar suistimal eden bu çatlak ikili filmin cümbüşünü ikiye katlıyordu.
Yapıma puanım 7/10. Tekrar izlenebilitesi gayet yüksek bir film.
Bir süredir hem kısa hem de popüler olmasından kaynaklı Zweig eserlerine bir ilgim oluşmuştu. Geçen ay aldığım üç öyküden biri de Korku idi. İlk okuduğum Zweig öyküsü olması ile birlikte üzerimde olumlu bir iz bıraktığını söyleyebilirim. En iyisi midir yoksa ortalama bir işi midir bilemem ama beni hikayenin sonuna kadar zinde tuttu.
Karakterimiz Irene Wagner’in yaşadığı pişmanlığı harika bir şekilde okuyucusuna iletmeyi biliyor. Olayların akıcılığı, tamamen duyguları betimlemek için yaptığı örneklemeler ve kelime oyunları ile eser kalbimi kazandı. Çevirmen İgan Hanım da çok doğru sözcük seçimlerinde bulunmuş ve eserin dilinin okura en doğru şekilde yansıtmaya çalışmış.
Puanım 6.5/10. Gerçekten başarılı bir öykü. Benim gibi henüz Zweig okumamış insanlar için güzel bir başlangıç kitabı olacaktır.
Çıktığı günden beri güncel olarak takip ettiğim Game of Thrones’u 5. sezonda Jon Snow’un ölümü ile bir daha başlamamak üzere bırakmıştım. Ardı ardına öldürülen önemli karakterler cidden sinirimi bozmaya başlamıştı 4. sezondan beri. Haliyle TES2 döneminde 6. sezon başlayınca seriye olan küskünlüğümden dolayı izlemeyi reddetmiştim. Sezon bittikten sonra merakıma yenik düşüp 6×1’i izlemiş ve sonra tekrar bırakmıştım.
Şimdi 8. sezonun başlaması şerefine kaldığım yerden izleyip finaline yetişeyim dedim. Ben 6. sezonu böyle yavaş yavaş izlerken daha dün 8×3 çıktı. Bu haftaki 8×4’te güncel olarak takip moduna girerim gibi duruyor.
Bu sefer ki başlayışım 22 Nisan’da oldu sanırım. İkinci bölüm itibariyle izlemeyi sürdürdüm. Sezonun akılda kalıcı kısımları; Jon’un dirilişi, Hodor olayı, Greyjoy taht kavgası, Jon ile Sansa’nın Stark hanedanı olarak Winterfell’e yürüyüşü, Blackfish’in Riverrun’da savunması, Meeren’de sahiplerin saldırısı, Arya’nın No one oluşu, Tully kuzenlerinin yardımı, Bolton’ların düşüşü, Cersei’nin yobazları temizlemesi, Daenerys’in Dothroki’lerin başına geçişi, Cersei’nin kraliçe oluşu, Greyjoy-Targaryen müttefiği, Jon’un Starkların başına geçişi.
6. sezona puanım 8/10. İzlemeyi bıraktığım dönemde spoiler yememiş olsaydım 8.5 olurdu rahat bir şekilde.
_____
Sezon Sayısı: 7/8
Bölüm Sayısı: 7
Çıkış Tarihi: 16 Temmuz 2017 – 27 Ağustos 2017
İzlenme Tarihi: 29 Nisan 2019 – 30 Nisan 2019
Arka arkaya hızlıca izliyor olmak güzel oluyormuş. Bu yedi bölümü her hafta bekliyor olsam bayağı meraklanırdım herhalde.
Bu sezondaki en kral olaylar; Greyjoy donanmasının Euron tarafından yok edilişi, Dorneluların yakalanışı, Lekesizlerin Casterlyrock’u fethi, Highgarden’ın düşüşü ile Tyrell hanedanının silinişi, surun ötesinde akgezen avı (Walking Dead’e bağladı buralarda), Highgarden’a Dany’nin ejder ile gelişi sonucu elde ettiği zafer, Sansa-Bran-Arya’nın Winterfell’de toplanışı, Cersei ile anlaşmak için topluca King’s Landing’e gidiş, Euron’un Essos’a gidişi, Baelish’in yargılanması, Jon’un Aeron Targaryen olduğu ortaya çıkması. Finalde de Night King’in ejderhalardan biri ile suru yıkışı ve güneye doğru yola çıkışı.
Olaylar arasındaki zaman geçişleri ciddi şekilde rahatsız ediyor. Karakterler bir yere gitmeye karar veriyorlar, bir kare geçiyor, hikaye yine onları anlatmak için döndüğünde planladıkları yere varmış oluyorlar. Yahu bu evrende herkes mi portal açıp geziyor. Neyse bu zaman kaymalarının sebebini, kurgunun kitabın ötesinde devam ediyor oluşuna bağlıyorum. Aralarda doldurabilecekleri bir hikaye olmadığı için mecbur hızlıca karakterlerin hikayelerini işlemek zorunda kalmışlar.
Bu sezona puanım 7.5/10. Zaman-mekan geçişleri cidden çok rahatsız etti. Bunun dışında hikaye sürükleyici ve yine merak uyandırıyor. Bakalım 8. sezonda neler oluyor ve bu hikaye nasıl sonlanacak.
_____
Sezon Sayısı: 8/8
Bölüm Sayısı: 6
Çıkış Tarihi: 14 Nisan 2019 – 19 Mayıs 2019
İzlenme Tarihi: 30 Nisan 2019 – 20 Mayıs 2019
Sekizinci sezon başladığından itibaren her bölümle daha da berbatlaştı ve rezalet bir finalle de bir dönemi kapattı.
İlk bölümdeki surun yıkılışı, white-walkerların sura en yakın beyliği mahvetmesi, Winterfell savaşı, Dany’nin ejderhaları güneye indirip birini kaybetmesi, King’s Landing katliamı ve berbat final. Sırayla her bölümden bir olay yazıp kapatıyorum mevzuyu. Seri içerisinde- hatta bırak seriyi, aynı bölüm içerisinde bile o kadar çok mantık hatası ve birbiriyle çelişen olay var ki; bu berbat sezonun o kadar üzerine yazılmayı hakkettiğini düşünmediğim için bunlar hakkında yazıp da kalabalık etmek istemiyorum.
Sonuç olarak seyir zevki her anlamda vasat ve yer yer vasat altı olan bir sezon oldu. Ne diyaloglar, ne karakterler, ne mekanlar, ne olaylar, ne de hikaye beni bir izleyici olarak tatmin etmedi. George Martin şu an televizyonu başında bu bölümü izlerken kuduruyor mudur diye düşünmeden edemiyorum.
Ha bir de bu son bölümü Türkiye saatiyle canlı olarak izledim. Kaçak bir internet yayınından tabii ki. Bu berbat sezon için bir de para verecek değildim. Yani bu yazıyı, bölümün hemen üzerine yazıyorum. ABD’de 19 Mayıs gecesi yayınlandı ama Türkiye ile aralarındaki 7 saat farktan dolayı bizde 20 Mayıs sabahına denk geldi. Neyse bu lüzumsuz meridyen bilgisiyle incelemeye son veriyorum.
Sezona puanım 6/10. A Song of Ice and Fire kitap serisine, elimdeki kitapları ve başladığım birkaç seriyi bitirdikten sonra başlamayı düşünüyorum. Bir dedikoduya göre devam kitabı yazılmış ama dizinin anlaşması gereği yayınlanması engelleniyormuş. Dilerim bu söylenti gerçektir zira bir an önce bu berbat olay örgüsünü zihnimden atmanın en iyisi olacağına inanıyorum.
Süper kahraman film çılgınlığının sonu. Tüm bu tiyatronun, dramanın sonu. Oyunun son perdesi.
Avengers Endgame, Infinity War’un bıraktığı yerden hikayeyi alıp, güzel bir finale ulaştırdı. Başta hayatta kalan tayfanın 2012deki orijinal ekiple aynı olması rahatsız etmişti ama film boyunca eski yaşantılara yapılan göndermeler harika hissettirdi.
Stark’ın baştaki mesajı, 5 yıl sonra doğan kızıyla o tatlı ilişkisi, geçmişte babasıyla karşılaşması ve film sonundaki sahneleri çok akılda kalıcı kısımlardandı. Film adeta buranın yıldızı Tony demeye çalışıyordu.
Kaptan’ın geçmişteki aşkı ile SHIELD’da karşılaşması ve film sonundaki seçimi yine acı-tatlı gözyaşları dökmemize sebep olan anlardandı.
Filmde Kaptan Marvel’ın rolü iyi ki bu düzeyde bırakılmış. Aşırı güçlü olduğu için daha sık gözükmesi dengeleri bozabilirdi.
Filmin sürprizlerinden Thanos’un bulunuşu, Hulk eldiveni, Kaptan’ın çekici, Marvel’ın yardıma gelişi ve son eldiven şıklatması olayların doğal akışı içinde his rahatsız hissettirmeyen gelişmelerdi.
Filme puanım 7/10. Infinity War’un devamı ve sorunların çözümü niteliğinde olduğundan dolayı aynı tempoda olmaması beklenen bir durumdu. Yine de duygusallık ve epiklik dengesi iyi sağlanmış. Son iki filmi birkaç yıl sonra tekrar izleyebilirim.
Dune Çocukları, Dune serisinin üçüncü kitabıydı. Paul’un hikayesinin sonu ile Leto’nun Tanrı-İmparator oluş öyküsüne tanık olmuş olduk bu eserde.
Gecenin 2’sinde bitirdiğim için kitabı, incelemesini uzun yazabilecek enerjiye sahip değilim sıcağı sıcağına yazıya dökeyim diyorum, belki sonra editlerim.
Öncelikle hikaye Mesih’in bıraktığı yerden 10-12 yıl sonrasına alıyor ve bu geçen zaman içerisinde hem karakterlerin hem halkın hem de dünyanın değişimini görmek harikaydı. Fremenlerin kendi içinde bölükleşmeye başlaması ve kentliler ve siyeçliler arasında ayrılıkların çıkışı. Alia’nın makamında yozlaşıp, Paul’un dinini Rahibeler Birliği aracılığıyla kirletiyor oluşu gibi gibi olaylar bu bölümü eşsiz kılıyordu.
Hikayeye bu kısımda eklenen karakterlerden de Vaiz(!), Leto ve Farad’n direkt favorilerim oldu. Özellikle Farad’n’ın kendini geliştirmeye açıklığı ve sürekli eğitim alıyor olması Paul’un çocukluğunu anımsattığı için aşırı sempati beslemiştim. Leydi Jessica’nın ona Bene Geserith eğitimi veriyor olması da yine Paul ile benzeştiği özelliklerden.
Leto ile Ganimet’in içlerindeki bilinçlerle nasıl mücadele ettiği, Alia’nın nasıl bu hale geldiği gibi konuların yavaş ve birkaç bölüme yayarak anlatılması mevzunun ağırlığını algılamada çok etkili oldu. Leto’nun karakter dönüşümü de o kadar doğal bir akış içinde gerçekleşti ki, sebebini sayfalarca öyle güzel kurmuştu ki olaylar gerçekleşirken sadece şaşkınlık içinde onaylarken buldum kendimi.
“Zulmün zulüm olduğu hem kurbanın kendisi hem de zulmeden kişi tarafından, yapılanlardan az çok haberdar olan herkes tarafından bilinir. Zulmün bahanesi veya hafifletici sebepleri olmaz. Zulüm asla geçmişi dengelemez, geçmişte yapılmış hataları telafi etmez. Zulüm gelecekteki zulmün yolunu açar, o kadar. Kendi kendini sürdürür… barbarca bir ensest şeklidir. Zulmeden herkes bunun yol açacağı zulümlerin sorumlusudur.”
Hikayedeki üç önemli karakter ölümü oldu. Bunlardan ikisi bir ideal ya da plan uğruna düştükleri için şehit konuma yükseliyorlar okuyucu gözünde.
Hikayedeki her şey harikaydı, aynı önceki iki kitapta olduğu gibi. Diyaloglar, karakter yaratıları, olay örgüsü, komplolar-planlar vs. derken okuru sürükleyip götürüyor. Herbert’ın stilinde de ilginç bir şey keşfettim. Üç kitabın üçünde de işler büyüyüyor büyüyor ve kendi kendime ‘Ya bu kadar olay nasıl 40-50 sayfada çözülecek, bir sonuca bağlanacak?’ diye soruyorum. Bu üç kitapta da bu soruyu sormama rağmen Herbert o harika hikaye anlatımı ile çok güzel cevaplar verdi. Kitap boyunca pek dövüş olmasa bile bu çözüm kısımlarında her bir teke tek mücadele ile hikaye son buluyor. İlki Feyd Rautha vs Paul, ikincisi Scytale vs Paul, ve sonuncusu da Hilkat Garibesi vs Leto II oldu.
Kitaba puanım 9.5/10. Muazzam bir kitap, muazzam bir üçleme finali.
Geçen seneden bu yana bu film hakkında bu kadar az spoiler yemiş olmama çok şaşırdım. Bir tek Spider-man memeleri yüzünden bir olayı biliyordum onu da acaba hangisi diye sırası gelene kadar şüphe içinde izledim.
Benim bu filmde sorun ettiğim tek şey Thanos. Yani savunulabilir bir amacı villainler her zaman kaliteli gelir gözüme. Thanos’un nihai derdi de evrenin sınırlı kaynaklarının tüketiliyor oluşu ve canlıların acı içerisinde gerçekleşecek kendi sonlarını hazırlamakta olmaları. Buna çözümü de katliam yapmak; bir yarıyı feda edip, diğer yarının huzur içinde yaşamasını sağlamak. Bunu Infinity Gauntlet’un taşlarını toplayarak tek parmak şıklatması ile yapma yoluna giriyor. Bizimkiler de buna engel olmaya çalışıyor.
Buradaki sorun Thanos’un tam villain olmaması veya amacının beni ikna edememesi değil. Sorun, insanların Thanos gibi bir karakter ile hayatlarında ilk kez karşılaşıyor olmaları. Yani o kadar olay oldu ki bu, kendi kendime dedim ‘Bu Thanos nasıl bir şey de böyle kimse yere göğe sığdıramıyor’. Hayatlarında adam akıllı bir anime, çizgi roman veya oyun tüketmedikleri için garibanlar ilk gördükleri mantıklı-sebebe-sahip-kötüyü favorileri haline getirmişler. Thanos kötü yazılmış bir karakter değil, sadece hak ettiğinden fazla değer yükleniyor. Tek derdim bu.
Zamanında bu yapıtı tecrübe etmemiş olmam aslında çok da rahatsız etmedi çünkü çıktığında izleseydim keyif almayacaktım. İçimden gelmediği zaman yaptığım şey bana eğlenceli gelmiyor. Geç olsun, güç olmasın. Böylesi daha iyi oldu.
Filme puanım 8/10. Hem görsel efektler, hem kostümler, karakterler, mekanlar hepsi gayet göze hitap eder şekilde tasarlanmış. Bu film kendi başına da güzel olmuş ama tabii bir sonuca varması gerek. Endgame’i merakla bekliyorum artık.
Bomboş bir filmdi. Keşke izlemeseydim dedim. Wakanda ile Black Power muhabbetine anlam yüklemeye çalıştıklarından seyirciye oynamak dışında bir şey başaramamış bir film.
Puanım 5.5/10. Infinity War’u izleyeceğim diye izledim. İzlemesem bir şey kaybetmezmişim. İki buçuk saatime yazık oldu.
2012-13ten beri adam akıllı “süper kahraman” filmi izlemiyordum çünkü kabak tadı vermişti. Marvel’ın hayranları kölesi edip bir sonraki filmi de satma projesinin bir kurbanı olmayı reddedip izlemiyordum. Yine de bugüne kadarki geçen sürede hoşuma giden birkaç yapım olmuştu. Bunlardan biri de Doctor Strange idi. Bu filmde Dr Strange’in cameo yapması da ayrı bir güzel oldu. Velhasıl Thor Ragnarok, benim izleme sırama göre ele alınca, gerçekten eğlendiğim ve beğendiğim ikinci film oldu.
Cate Blanchett varlığı ile filmi renklendirmiş. Hela rolündeyken kendisini Eva Green’e benzetmekten kendimi alamadım. Bu kötü bir şey değil, onu da severim.
Marvel’ın para tuzağı, birbirinin aynı sıkıcı filmlerden farklı olup mitolojinin de desteğiyle gayet güzel bir izleti sunmuşlar. O yüzden hem Strange hem de Thor filmlerini diğer ortalama filmlerden üst tutuyorum gözümde.
Filme puanım 7/10. Gayet güzel film. Thor 4’ün de çıkacağı haberini gördüm. Eh Marvel bu, güzel bir şey yapsa da suyunu çıkarmadan bırakmaz. Şu Endgame’den sonra piyasadan yavaş yavaş uzaklaşması ve izleyicilerin de talebinin azalması dileğiyle.
Üzerine yazılacak bir şey yok. 2-3 sene önce evde arkadaşla otururken açıp, sahneleri atlaya atlaya izlemiştik. Çok umursadığım bir film değildi, Marvel filmleri ekseriyetle hala öyle değil. Şu an unuttuğum için 1 aydır telefonumda duruyordu da arada açıp 5dk izleyip kapatıyordum. Anca bitti.
Klasik Marvel filmi işte. Bir olayı yok. Hayran sömürüsü. Bir sonraki filmi de satabilmek için birbirine bağlı zincirler yaratmaktan başka bir şey yapmıyorlar. O halkalardan biri de buydu.
Puanım 7/10. Her ne kadar yanıp tutuşmasam da şu Endgame’i sinemada izlemek için 2013’ten beri oturup adam akıllı izlemediğim Marvel filmlerine tekrar göz gezdiriyorum.
Filme geçenlerde bir grupta denk geldim. Bir Kürt western filmi. Garip ama güzeldi. Kuzey Irak bağımsız bir devlet oluyor ama Kürtler geleneksel kodlarından kopamadığı için ağalık, feodalite, gelenekler vs gibi şeyler yüzünden kurulacak devletin pek yürümeyeceğini anlatıyor.
Çekimler ve oyunculuklar kötü olsa da konsept olarak çok hoşuma gitti. Cidden western türüne benzetmeye çalıştılarsa yereli iyi uyarlamışlar diyebilirim ha doğal bir şekilde oluştuysa bu iş o zaman helal olsun demek dışında bir şey düşmez bana.