Yıldız Savaşları: Son Jedi

Orijinal Adı: Star Wars: The Last Jedi (2017)

Yönetmen: Rian Johnson

Türü: Macera – Fantastik- Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 16 Nisan 2019

Star Wars… Evet. Bu seri çocukken sorsanız hayatımın anlamı diyebileceğim kadar değer verdiğim bir seriydi. SW’nin bende çok ayrı bir yeri var. Hatırladıkça hem üzülürüm hem sevinirim. Ailem sayesinde öğrendiğim sinema klasiklerinden biriydi ilk üçleme. Ebeveynim bana filmin karakterlerini, hikayesini ve neyi amaçladığını anlatmıştı bir masal niyetine. 1999’da başlayan yeni üçleme ile ailem içerisinde ve gidilen misafirliklerde de konuşulur olmuştu. 2002’deki Klonların Saldırısı filmi ile 30-40 yaş civarındaki insanlardaki heyecan zirveye ulaşmıştı, bundan biz çocuklar olarak da nasibimizi almıştık. Oyun kartları, oyuncaklar, çizgi romanlar, romanlar gibi ürünler çocuk oyuncakları satan dükkanlarda gözümüze daha da çarpar oldu. Üçüncü film Sith’in İntikamı ile birlikte CNBC-e tüm seriyi her hafta bir episode olacak şekilde geceleri gösterime soktu. O geceleri unutamıyorum. Küçük olduğumdan geceleri uykuya dayanma direncim daha azdı ve kendimi uykuya dalmamak için zorlayarak tüm seriyi izlemiştim. Her izlediğim bölümden sonra ilkokuldaki arkadaşlarıma gidip anlatıyordum. Filmleri baştan sona ezberlemiştim adeta. Böyle anlatışlarım sayesinde SWci yaptığım arkadaşlarım da olmuştu. Hangi sınıftı hatırlamıyorum ama transfer gelen bir öğrenci olmuştu. Top Trumps Süper Kartlar’ın Star Wars kart serisine sahipti. Gizlice okula getirirdi ve tenefüslerde oynar dururduk. Unuttuğumuz karakterleri, dünyaları vs konuşurduk. Harika zamanlardı.

Seriye olan ilgim 2008’deki Klon Savaşları filmi ve animasyon dizi ile düşüşe geçti. Dizide izlediğim her bir bölümle sevgim nefrete dönüştü. Çocukluğun da etkisiyle yobaz bir sw hayranı olduğum için çizgi filmi kendimce boykot edip, onu seriye bir hareket olarak gördüm durdum. Çevremdeki insanlara yıllarca SW filmleri izletmeye çalışmıştım fakat onlar gidip çizgi filmini izleyip serinin hayranı kesilmişlerdi. Bunu kaldıramamıştı çocukluk kibrim. Sonradan görme olarak tabir etmeye başlamıştım onları ve zamanında benim önerime kıymet verdikleri için de hafif sitem doluydum. Tabii bunlar arkadaşlığımızı kötü etkileyen şeyler olmadı, sadece aklıma gelince laf sokardım olur biterdi.

Neyse tabii lise vesaire derken çevremde hala SW bilmeyen insanlar vardı ve çoğu yeni izliyorlardı. Aralarında konuşuyorlardı. Bense sessizliğimi koruyup içten içe aşağılıyordum. Evet, ergenliğimde burnu kalkık biriydim. Neyse ki atlattım, hoş zamanlar değildi. Çünkü bir şeyi anladım ki, sırf benden sonra öğrendiler-izlediler diye onları küçümsediğimden onların o hoş SW sohbetine dahil olamadım. Belki o zaman kendimi tutmasaydım, akışına bıraksaydım şu an hala SW’ye karşı hislerim olumlu düzeyde olacak ve yeni üçlemeyi merakla beklemiş olacaktım. Ama öyle olmadı.

Yeni üçleme duyurulduğunda ufak bir heyecanlandım. Şaşırdım. Neyi anlatacaktı ki bu seri diye sordum kendime. Tabii duyurunun üstünden zaman geçti gitti. Ben çıkış yapacağını dahi unutmuştum. Vizyona girdi, herkeste bir SW manyaklığı alıp başını gitti, herkes çizgi romanlarını okuyor, T-shirtlerini giyiyor, imperial march ı telefon zil sesi yapıyor falan. Fakat tüm bunlar olurken ben zorlama olarak değil, tamamen içimden hiç gelmediğinden dolayı ilgi göstermedim. 2015’te çıkan Güç Uyanıyor’u iki yıl sonra 2017’de izledim ve ne yalan söyleyeyim çok sıkıldım izlerken. 2017’de çıkan bu Son Jedi’ı da yine iki sene sonra 2019 Nisan’da izleme şerefine eriştim. Ha memnun mu ayrıldım? Ne evet ne hayır.

Son Jedi’ın çok rahatsız eden kısımları vardı. Şu asyalı kız, stormtrooper oğlan kaçmakta olan koca filoyu kurtaracak yegane ekip oldu birden. Snoke’un adamlarının pata küte girip yok edebileceği filoyu büyük gemiyi bırakıp, küçüklerle giderlerse atlatabileceklerini düşünmeleri, kurtarıcı ikilinin hapisten kaçışı -adam kaçabilirmiş de ne hikmetse bunların gelmesini beklemiş-, Snoke ve Kylo Ren sahnesi, Rey’in ailesi muhabbeti… OF. Saydıkça sayasım geliyor. Cidden çok huysuzlandım. Eskiden de olsa değer verdiğim bir serinin bu hallere düşmüş olması beni çileden çıkarıyor.

Her şeye rağmen sevdiğim bir şey varsa filmde o Luke ve Jedilik edebiyatıydı. Yoda’nın gözüküşü, Luke’un hologramı ve Rey’in Jedi oluşu. Ki bu hologram olayı Obiwan’ın ölümünde de vardı ve çocukken anlam verememiştim sadece kaybolup gitmişti, ceset falan kalmamıştı ortada. Film bu konuda açıklayıcı da oldu. Ve tabii ki en sonda, ikiliye yardım eden hizmetçi çocukların İsyancı direnişini anlatışları ve umudun yok olmadığı mesajını verip bitişi biraz daha duygu yüklenebilseydi ağlatırdı beni.

Filme puanım 7/10. Sevdiğimi taşa tutuyorum ve ne yazık ki SW konusunda çok acımasız olabiliyorum. Üçlemenin finalini sinemada izlemeyi planlıyorum. Umarım şu sallantıda giden öyküyü güzel bir final ile sevdirebilirler bana. Merakla bekliyorum.

Jack’in Yaptığı Ev

Orijinal Adı: The House That Jack Built (2018)

Yönetmen: Lars von Trier

Türü: Drama-Gerilim-Suç

İzlenme Tarihi: 11 Nisan 2019

Çok uzun yazmayacağım zira film sembolizm kasacağım diye çok zorlamış kendini. OKB hastalığına sahip bir seri katilin insan öldürmekte gördüğü sanatın üzerinden bir takım cinayetlerini konu alıyor.

Filmde sahneler arasında giren tablolar, sanat eserleri, incil ve dünya edebiyatından eserlere göndermeleri filmin kendisinden daha çok ilgimi çekti. Jericho’nun trompetleri ve Goethe ile Nazi Almanyası arasındaki ilişki gibi birkaç anekdotla izlediğime değdi dediğim bir film oldu.

Cinayet hikayeleri arasındaki kısımlarda Jack ile Verge’ın arasındaki felsefi konuşmalar da yine filmin anlattığı hikayelerden daha dikkat çekici ve etkileyiciydi.

İki buçuk saatlik bir yapımın finalinde karşımızda bulduğumuz şey kollarını yer yana uzatıp tutunmaya çalışan bir adamın çabaları sonucunda yorulup hiçbir çıkar yol bulamayıp düşmesine benzettiğim bir durum var. Verdiğim örneğin finale ne kadar benzediğini de şu an yazarken fark ettim.

Dante’nin Inferno’suna yaptığı gönderme de yine çok suni geldi. Bu tarz işlerde olayların doğal akışı bizi bu yola sürüklese daha doğru olur.

Filme puanım 7.5/10. Eh nihayetinde izledim bitti. Çok da kötü bir film değildi. Cinayet hikayeleri değil de arkada dönen muhabbetler yapımı kurtaran kısım oldu.

Kayıp Cennet

Orijinal İsim: Paradise Lost (1667)

Yazar: John Milton

Okuma Tarihi: (15 Mart 2019 – 3 Nisan 2019)

Milton 1608-1674 yılları arasında yaşamış İngiliz edebiyatının en ünlü şairlerinden biridir. Geoffrey Chaucer, Ben Jonson, John Donne, Thomas More ve Shakespeare’ten aşağı kalmayacak şekilde İngiliz dilini yeni kelimeler kazandırarak zenginleştirmiştir. İngilizce, Yunanca, Latince ve İtalyanca bilgisi ile ‘ensanguined’ ’emblazonry’, ‘horrent’, ‘earthshaking’, ‘terrific’, ‘lovelorn’, ‘fragrance’, ‘by hook or crook’, ‘pandemonium’ gibi 630 adet yeni kelime ve kelime öbekleri yaratmıştır.

“…Şeytan üzerinde anormal bir ağırlık hissetti, kuru toprağa kadar indi,
Ama toprak sürekli yanıyor gibiydi,
Etna’nın ateş püskürten gücü buna yardımcı olmuştu belki
Ve her yer kötü kokular, duman, is içinde kaldı;
Kutsal olmayan ayakları işte böyle bir yere kondu.
Yardımcısı da onu izliyordu,
İkisi de Stiks selinden kurtuluşa sevindiler,
İlahi Güç sabrı yüzünden değil de,
Tanrılar olarak ve yerine gelen güçleri yüzünden neşe buldular…”

Sahip olduğu dil bilgisinin yanında teoloji üzerine de uzmanlaşmıştır. İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alan, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşunu konu edinen dini miti Paradise Lost’u yazmıştır.

“…O zaman kayıp Baş Melek,
‘Burası mı, bu toprak mı, bu iklim mi?’
Diye sordu, ‘Semavi ışık yerine bu kasvetli karanlığa mı geldik’
Ama şimdi kararı onlar veremiyordu,buna razı olacaklardı,
Tanrıdan en uzak yer, en rahat yer olacaktı onlara.
Burada mantık geçerliydi, güç istediğini yaptırırdı eşitleri üstüne.
Elveda mutlu tarlalar!
Her zaman neşe, sevinç dolu yerler…
Yağın tepemize korkular!
Yağ başımıza cehennem dünyası!
Ve sen, en derin Cehennem,
Yer ve zamanla değişmeyecek yeni efendini kabul et.
Yerinde olan ve kullanılan bir akıl her zaman
Cehennemi Cennet, Cenneti Cehennem yapabilir…”

Milton, monarşi karşıtıdır ve Demokrasinin Hamisi Cromwell’i desteklemiştir. Bu yüzden de monarşi 1660 yılında 2. Charles tarafından restore edilince hapse atılmıştır. Hapisteyken kör olmuş ve Paradise Lost’u burada yazmıştır. Bu eserinde Şeytan’ın Tanrı’ya isyanında Şeytan’ı demokratik karakterde çizmesi birçok tepki almasına neden olmuştur.

“…En azından burada özgür olacağız,
Yüce Tanrı burada bizi kıskanmayacak, bizimle uğraşmayacaktır;
Burada güven içinde kalabiliriz ve benim nezdimde
İktidarda olmak hırsa değer, ama yine de Cehennemde:
Cehennemde hüküm sürmek, yine de Cennette hizmet etmekten iyidir!…”

Milton’un şiirlerinde sürdürdüğü epik hava ve anlattığı konular itibariyle bir nevi çağının kör Homeros’udur.

Ben kitabı Türkçe çevirisinden okuduğum için yakındığım iki önemli husus var. Biri çevirinin çok kötü oluşu, ikincisi de 12. bölümün Pegasus’un baskısına konulmamış olması. Bölümün neden eksik olduğuna dair en ufak bir fikrim yok ve çok saçma bir olay neyse. Çevrinin kötü olması beni ilk üç bölümde çok rahatsız etti. Fakat ortalara doğru artık alışmaya başladığım için daha az rahatsız eder oldu. Yine de böyle bir eserin daha üsluplu bir çeviriye ihtiyacı var.

Kitapta çok sevdiğim göndermeler oldu. Eski pagan tanrılarının hikayede Lucifer(Şeytan)’in yardımcıları olmaları, ki bunu Hıristiyanlığın kabulü ve pagan dinleri terkedişe bağladım. Diğeri Günah’ın Lucifer’in kafasından doğması ve onun da Ölüm’ü doğurması. Bu da Athena’nın Zeus’un kafasından çıkıp bilgelik tanrıçası olmasına benzer. Adem ile Havva’nın önce günahı işleyip sonra ölümle cezalandırılması da benzerliğin devam ettiği bir durum. Her şeyi bilmenin getirdiği sıkıntı, bilmenin lanetini çok güzel anlatmıştı hikaye. 11. Kitap’ta Mikail’in gelip Adem’e gelecekte Nuh’u göstermesi gibi kısımlar çok keyif aldığım bölümlerdi.

Benim kaçırdığım ve bilmediğim tonla gönderme mevcut kesinlikle. Çünkü okurken yaptığı benzetmeleri çoğu zaman anlamadım ve eğer ki altta çeviri notu olarak bahsetmese hiçbir fikrimin olmayacağı mevzulardı.

Esere puanım 8.5/10. Kırdığım puan da Türkçe çeviriden kaynaklanıyor. Orijinal işi 8’lik tutabilirim sanırım. Kitabı okumadan önce derin bir Eski Ahit ve Akdeniz Mitolojisi bilgisine sahip olmak gerek.

Köstebek

Orijinal Adı: El Topo (1970)

Yönetmen: Alejandro Jodorowsky

Türü: Drama-Western

İzlenme Tarihi: 31 Mart 2019

Jodo ile ilk tanışıklığı Dune projesi ile olmuştu. Dune belgeselini izlemeden önce adamı tanımak istemiştim ve El Topo ile The Holy Mountain’ı izleme sırasına koydum. El Topo’yu iki gün önce izlemeye başlamış ve ilk yarım saatin sonunda Dune’un merakına yenik düşük filmi bitirmeden oraya geçtim. Kafamda adama dair bir imge olmuştu bu yüzden de sorunsuz izleyebildim. Belgesel bitince de yarım bıraktığım bu tuhaf filmi bitirmeye koyuldum.

“Köstebekler devamlı yeri kazarlar güneşe kavuşmak için,
fakat güneşe kavuştuklarında kör olurlar”

Hikaye size uzun uzun konuşmalarla kendini aktarmaya çalışmıyor. Filmin çoğunluğunda bir durum içinde buluyoruz kendimizi ve bunu konuşmayan karakterlerin bakışları, hal ve hareketleri ile anlıyoruz.

Filmin sembolizmi fazla sürreal. Çoğu kez insanı rahatsız edebilecek türde tavırlar takınıyor insanlar veya mekanlar huzur kaçırıcı figürlerle dolu oluyor. Jodo bir peygamberin yaratılma hikayesini işliyor adeta. Çöldeki yolculuğunda dört ayrı usta ile karşılaşıyor. Hepsinin farklı özellikleri var ve ya hile ya da yetenek bir şekilde alt ediyor hepsini. Sonuncusunda ise yenemeyeceği kadar güçlü bir ustayla karşı karşıya geliyor. Bu usta onu sınamak adına ilginç bir karar alıyor. El Topo’nun olgunlaşabilmesi için bu dört ustayı yenmesi gerekti. Fakat ya sonuncu usta kendisini öldürürse ne olacaktı? Onu asla yenemeyecekti. Asla karşılaşamayacaktı. Böylece Topo birden amacını yitirmiş bir mezmura dönüyor. Onca zaman peşinde koştuğu hayali tam onu elde edecekken birden ellerinden kayıp gidiyor ve sonsuza dek kayboluyor. Aklını yitirme evresine gelmişken yanındaki iki kadın tarafından terk ediliyor. Sonrasında ölüm ve yeniden doğuş kısımları gerçekleşiyor. Toplumdan soyutlanarak yaşayan, görünüşleri çarpık kalpleri temiz insanlar tarafından kurtarılıyor. Yıllar boyu yanlarında kalıyor. Sonrasında şehirdeki dejenere olmuş, görünüşleri temiz ancak ruhları çarpık insanların yanına para kazanmak için iniyor yandaşıyla. İzole halde yaşayanlara kurtuluşu bahşetmesi ve onların acele tavrı, nihayetinde kendilerini yok oluşa sürüklüyor.

Hikayenin ruhani göndermeler kısmı dışında en beğendiğim olayı filmin başında Topo’nun yanında dolanan Hijo idi. Filmin sonunda direkt söylenmese de büyüyüp Topo’nun yerini alması durumu çok hoşuma giden bir döngü oluşturdu. Topo onu yanında gezdirdi, bir gün terketti ve güçlenip günün birinde kendisini öldürmesini söyledi. Topo bu sırada bir başka kadından çocuk sahibi oldu ve Topo ölünce de Hijo çocuğu ve kadını yanına alarak yolculuğa devam etti. Bu kafamda şöyle bir şey kurdu. Ya Topo, Hijo’nun babası değil de başka bir anneden doğmuş abisiyse ve finalde doğan çocukla birlikte hikaye başa sarıp Hijo’nun da kendi kardeşini bir gün terketmesi ile devam ederse… O çocuğun büyüyüp Hijo’nun ölümü sonrasında yeğenini ve yengesini koruması altına alıp yola devam ederse… İşte bu tarz finaller en beğendiğim türden. Ha bu benim yorumum ama bu şekilde olsa daha güzel olurmuş. Hijo direkt Topo’nun oğlu diye geçiyor castte. Dediğim gibi bir döngü olsa daha iyi olurmuş. Neyse bu şekilde düşününce bitiş anı daha da güzel geliyor.

Filme puanım 7.5/10. Cidden güzel bir filmi. Yer yer aşırı rahatsız olsam da izlediğime değdi diyebilirim.

Alejandro Jodorowsky – Dune

Orijinal Adı: Jodorowsky’s Dune (2013)

Yönetmen: Frank Pavich

Türü: Belgesel

İzlenme Tarihi: 30 Mart 2019

Jodorowsky’nin Dune’u yeni Dune filmi duyurusu yapılana dek haberim olmayan bir projeydi. Bir arkadaşımın söylemesi ile ilgimi çekmişti geçen ay. Dünya üzerinde yapılamamış en muhteşem film olduğunu duymak zihnimde büyük bir imge bıraktı. Belgeseli izlemek için Dune’un üçüncü kitabını da okumayı planlıyordum ama merakıma yenik düşüp izledim. Neyse ki çok büyük bir sorun da yaşamadım.

Jodo çok ilginç bir adam. El Topo’nun ilk yarım saatini izleme fırsatım oldu. Oradaki kısa deneyimime dayanarak bile çağının ötesinde hayal gücüne sahip bir insan olduğunu söylemem mümkün.

Filmi görsel dünyaya aktarırken kendi değişikliklerini de yapmaya karar vermiş. Aynı zamanda hikayeyi öyle bir özümsemiş ki bir tanrı yaratmak istediğini ve Paul’un doğumunu daha da ruhani bir süreçte aktarmaya karar verip Leto’yu hadım, Jessica’yı da Leto’nun kan damlasından hamile kalan bir bakire olarak tasarlamış. Paul’un hikaye sonunda gezegendeki herkesle bir bütün olması ve gezegenin bilincine karışması çok radikal değişiklikler ama bunu sırf farklı olsun diye yapmadığı belli. Jodo aldığı her kararda bir felsefeye sahip olduğunu belli ediyor. Gezegenin de kendi payına düşen kısımda uyanması, canlanması ve diğer gezegenlerin mesihi olması gibi düşünceleri var. Bu hikayenin ne anlatmaya çalıştığını tam olarak kavramış olduğunu göstergesi.

Yarattığı karakterler, müzikler için ünlü gruplarla çalışması, aktör seçimlerinde çok çılgın seçimler yapması ve çalıştığı her kişinin projenin ruhunu anlayıp üzerine düşen kısmı en iyi şekilde yerine getirebileceğinin garantisini aldığı insanlar olması gibi kilit noktalar bu ‘rüyayı’ eşsiz kılıyor.

Belgesel başarılı bir yapım olmuş. Ama nihayetinde izleyiciye keşke bu film çekilebilseydi dedirtiyor. Dune’u çekemedik ama Dune’u birçok filmde görebiliyorsunuz diyor Jodo. Kendisinin tasarladığı çekim teknikleri, bir araya getirdiği sanatçıların işleri o filmde kullanılamasa da sonraki işlerinde hayat bulabildiler. Alien, Blade Runner, Flash Gordon, Star Wars vs.

Keşke görebilseydik bu filmi diyorum ama üzülmüyorum. Belgeselin sonunda Jodo’nun da dediği gibi Dune bir rüyaydı ama dünyayı değiştirdi.

Benimle Kal

Orijinal Adı: Stand by Me (1986)

Yönetmen: Rob Reiner

Türü: Drama-Macera

İzlenme Tarihi: 29 Mart 2019

Benimle Kal bir çocukluk macerası filmi. Her erkek, çocukken dostlarıyla bir ağaç ev kurmak ve uzun bir yolculuğa çıkma hayali kurar. Bazıları bunu o yaşında gerçekleştirir, bir kısmı da büyüyünce. Öyle ya da böyle bu amaca ulaşırlar. Bu filmin hikayesi de bir grup çocuğu ve duydukları dedikoduyu gözleriyle görme iddiası üzerine şekilleniyor. Yolculuk boyunca birbirinin zayıflıklarını ve kişiliklerini daha iyi tanıyorlar. Sonunca acıklı bir son buluşmaya dönse de tüm o macera şahit olmaya değiyor.

Karakterleri ikisi başarılıydı. Fransız olanın babası Normandiya Çıkarması’na katılmış ve akıl sağlığını yitirmiş. Bu da oğlunun kişiliğine ve davranışlarına etki bırakmış. O enerjik ve asi tavırlarının ardındaki bu gerçeği öğrenince birden ısınıyorsunuz. Ki başından beri kanım kaynamıştı ona, rolünü çok iyi benimsemişti ve doğal hissettiriyordu. Diğer başarılı olan da başroldeki çocuktu. Yetenekli ve ailesinin büyük umutlar bağladığı abisi ölmüş bir çocuk. Ailesinin gözünde hayaletten farksız bir çocuk. Abisinin gölgesinde üşüyen ve ebeveynlerinin varlığına değer vermediği bir çocuk… Açıkçası bu tarz hikayeler benim zaafım diyebilirim. Hikayeye çabuk ısındırıyor ve hemen kendimi karaktere empati yaparken buluyorum. Hoş detaylar. Diğer iki çocuktan serseri olan da önemli biri ama pek sivrilemiyor nedense yeterince iyi verememiş o umutsuz bir aileden gelme boşluğunu. Son olarak da hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ve izleyicinin de hiç umursamadığı şişko çocuk. Zaten karakteri de grubun aptalı ve sakarı olmak üzere yazılmış olduğu çok belli oluyor. Yine de hikayeyi renklendiren biri, o yüzden çok olumsuz bulmuyorum. Onun da backstorysi işlense film 2 saati bulurdu. Yani böylesi iyi tam tadında bırakmışlar.

Filme dair öğrendiğim bir diğer bilgi de kurgunun Stephen King’in The Body adlı kısa öyküsünden uyarlama olduğuydu. Filmin sonunda yazması iyi oldu. Muhtemelen imdb’ye bakarken öğrenirdim ama o creditste bir anda yazının belirmesi şaşırtıcı oldu.

Filme puanım 7/10. Yıllar sonra tekrar izlenebilecek bir yapıt.

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?

Orijinal Adı: Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006)

Yönetmen: Ezel Akay

Türü: Drama-Komedi

İzlenme Tarihi: 26 Mart 2019

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü sinemalarda gösterime girdiğinde saçma sapan bir Türk filmi olduğundan hiç ama hiç umursamamıştım. Birkaç yıl önce internette insanların bayağı övdüğünü görünce de listeme alıp bir şans vermeye karar vermiştim. Birkaç ay önce izlemeye başlayıp, filmin başındaki cin çağırma sahnesindeki ilkokul seviyesinde osuruk esprilerini görünce kapamıştım. Dönem başı da Bursa’ya giderken otobüste açıp bir 20 dksını izlemiştim. Filmin açılışındaki saçmalık geri kalan kısımda yoktu ama yine de ara vermek zorunda kaldım. Kulaklıktan ses sorunu vardı net duyamıyordum ve yolculukta izleyip mahvetmeyeyim dedim. Bitirmek bugüne kalmış.

Filmdeki kurgu, kostümler, müzikler, mekanlar çok güzel hazırlanmış. Özellikle müzikler bayağı iyiydi. Bacıyan-ı Rum teması gaza ederken dinlemelik adeta.

Hikayedeki komedyadan meddahlığa oradan da gölge oyunlarına konu olma olayını birbirine güzel yedirmişler.

Dönemin İslam’a yeni geçiş ile Tengri inancının arasında kalmış Türkmenleri izlemesi çok eğlenceliydi. Olabildiğince eski bir Türkçe ile konuşmaya çalışmışlar ki bunu yapmaları iyi olmuş. Karakterleri daha ciddiye almayı kolaylaştırıyor. Bazı diyaloglar fazla cringe gelse de genel haliyle çok iyiydi. Haluk Bilginer ile Beyazıt Öztürk bayağı başarılı bir performans sergilemişler. Hem konuştukları dili hem de canlandırdıkları karakterleri yaşatmışlar.

Kurgudaki göndermeler çok güzeldi. Hacivat ile Karagöz’ün göbek bağı olmaması ve aslında doğmamış olduklarına bağlanması gibi. Bazı ünlü oryantalist tablolara benzer sahneler de uyarlanmıştı. Jean-Léon Gérôme’nin Prayer in Cairo adlı eseri ile Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi adlı eserine benzetilen sahneler gibi.

Filmi genel olarak başarılı bulsam da ufak tefek sinir olduğum şeyler vardı. Bunlardan biri gizli Hıristiyan olan Ayşe Hatun’un Bacıyan-ı Rum’un başında bulunup Türkmen kızıymış gibi hal takınması -ki bu rahatsızlığımın sebebi tarihi gerçekliğinin muallak olmasın-, diğer aklıma gelen olumsuz taraf da bazı diyalogların gereksiz uzun oluşu ve eski Türkçe konuşma kasacağız diye rollerin doğallıktan çıkıp gitmesi. Bu ikisi dışında çok da canımı sıkan bir olay olmadı.

Filme puanım 7/10. Umarım ilerleyen zamanlarda bu yapıt gibi ‘kaliteli’ işler çıkarırlar.

Yeşil Sokak Holiganları

Orijinal Adı: Green Street Hooligans (2005)

Yönetmen: Lexi Alexander

Türü: Drama-Suç

İzlenme Tarihi: 24 Mart 2019

Son birkaç aydır neden sürekli suç dramaları izlediğimi bilmiyorum ama ilginç bir şekilde kendimi alıkoyamıyorum. Herhalde içimdeki bastırılmış serseri yanımı tatmin ediyor bu filmler. GSH da bu filmlerden biriydi.

Hikaye ABD’de Harvard okuyan bir elemanın okuldan uzaklaştırılıp İngiltere’ye gelmesi ve ablasının yanında yeni bir hayata başlaması ile açılıyor. Tanıştığı insanlar, girdiği futbol fanatiği çevre hayatını ve kişiliğini değiştirmeye başlıyor. Hayatımıza giren insanların üzerimizde bıraktığı izlere değinen öyküler hep hoşuma gitmiştir, aynı şekilde çeteleri konu alan eserleri de (Durarara, Baccano, Reborn, K Project, Beelzebub veya Cowboy Bebop gibi). Bu filmde de bir erkeğin kendi yolunu seçmesi, hayatını değiştirmesi ve kendini yeni katıldığı ortamda ispatlama öyküsünü izliyoruz.

Filmin finali yine sevdiğim türden, acı-tatlı bir kapanıştı. Böyle sonlar dümdüz mutlu veya salt kötü bitirişlerden daha inandırıcı geliyor. Ne de olsa hayatta asla büsbütün iyi veya kötü sonuçlar elde edemiyoruz. Kurgularda da böyle olması beni mutlu ediyor.

Filme puanım 7.5/10. Seyir zevki yüksek bir filmdi.

Metropolis

Orijinal Adı: Metropolis (1927)

Yönetmen: Fritz Lang

Türü: Drama – Sci-Fi

İzlenme Tarihi: 23 Mart 2019

Metropolis sinema tarihinin kült eserlerinden biri ve kendisiyle tanışmam da Proje 1’de öğretim görevlilerinden biri sayesinde olmuştu. Bölümde yeni olduğumuz için Modern Times, Wall-E ve şu an aklıma gelmeyen birkaç tane daha filmden sahneler izleterek işimizin önemini vurgulamaya çalışıyorlardı. Sınıf çatışması, çevrecilik, hümanizm vb. temalar etrafında dönen bu gösterimler sonucunda da hepimizin zihninde bir şeyler oluşmaya başlamıştı.

Metropolis de kısaca izleyip sonra da aklımdan çıkıp giden filmlerden biri oldu. İki hafta kadar önce Pl. App. dersinde konumuz toplum yapısı olduğu için hocam üç-dört bilim kurgu filmi fragmanı izletip yorumlattı. Onlardan biri de buydu ve böylece filmin varlığını tekrar hatırlamış oldum.

Çok dikkat çekici bir trailerı vardı filmin. Ve hemen aklıma yer etti. İlk fırsatta izlemeliydim. Bugüne denk geldi.

Filmin içerisinde birçok gönderme ve esinlenme noktası var. Frankenstein, The Prince and the Pauper, The Hunchback of Notre-Dame, Babil Kulesi efsanesi gibi. Bu olayları daha da derinleştiriyordu ve izlerken de aldığım keyfi artırdı.

Aktör ve aktristlerin makyajları, kostümleri, set ışıklandırması, set modelleri-mekanları harikaydı. 1927 senesi için bile oldukça görkemli bir stüdyo kurulmuş gibi hissettiriyor. Film sessiz olduğu için 2 buçuk saat boyunca görüntülere orkestra müziği eşlik ediyor. İlk yarım saatin sonunda biraz yormaya başlasa da kısık sese aldığınızda pek de etkilemiyor. Filmi yer yer x2 hıza almak zorunda kaldım. Sıkılıp izlediğime lanet etmemek için bu yapmam gereken bir hareketti.

Filmle ilgili öğrendiğim ilginç bir hikaye de filmin Weimar Cumhuriyeti dönemi gösterime girdiği ve Almanya sinemalarında 2buçuk saatlik kısmının gösterilip, yurtdışı gösterimleri için 1 saate yakın bir cut uygulandığıydı. Film tüm dünyada 1 buçuk saatlik haliyle mevcuttu ve 2.Dünya Savaşı sonrası da orijinal film ruloları kaybolmuş. Muhtemelen WW2 sonrası Arjantin’e kaçan Nazilerden kaynaklı olarak, 2008’de Buenos Aires’te orijinal rulolar bulunmuş ve tabii ki hasar görmüş görüntüler. Ben restore edilmiş halini izledim fakat yine de filmde farklı rulolardan görüntülere geçişler fark ediliyor. Birden karıncalı bir perde iniyor gibi oluyor. Bazı görüntüler de fazla hasardan dolayı kurtarılamamış bunları da siyah yazı kareleri koyarak o kısımlarda hangi olayın gerçekleştiği özetlenmeye çalışılmış. Bu sorunun yaşandığını fark ettiğim tek sahne Joh Fredersen ile Rotwang’ın kavgası ve o sırada Maria’nın evden kaçışıydı. Onun dışında dikkatimi o kadar çeken bir kısım hatırlamıyorum.

Filme puanım 8/10. Mesaj ve anlam yüklü bir film. Yönetmen yarattığı mekanlar ile çağının ötesinde bir görüşe sahip olduğunu kanıtlamış.

Küs Kardeşler Limited Şirketi

Orijinal Adı: The Darjeeling Limited (2007)

Yönetmen: Wes Anderson

Türü: Drama-Macera-Komedi

İzlenme Tarihi: 22 Mart 2019

Darjeeling Limited an itibariyle izlediğim dördüncü WesAnd filmi oldu. Beğenme sırasına koyarsam herhalde bu yönetmenin en sevdiğim üçüncü filmi oldu.

Hikaye babaları ölmüş, anneleri kendilerinden uzakta yaşayan ve birbirleri ile de yıllardır görüşmemiş üç kardeşin Hindistan yolculuğunu konu alıyor. Yolculuk boyu kavgaları, kaprisleri ve sürpriz olarak da anneleriyle buluşma hazırlığı gerçekleşiyor.

Güzel kafa dağıtmalık bir film ama keşke biraz daha kısa olsaymış. Kardeşlerin birbirlerini uzun zaman sonra görünce tekrar tanımaya çalışması gibi bir şey olsa karakterler daha da derinleşebilirmiş ama WesAnd bu anlaşmazlıkları komedi unsuru olarak kullanmayı seçip yürümüş. Bu konuda üzdü beni. Drama odaklı bir iş çıkarılsa daha çok sevebilirdim gibi hissediyorum.

Bazen keşke ilk Budapeşte Oteli’ni izlemeseydim diyorum. Çünkü artık her izlediğim Wes filmini o beklenti ile izliyorum. Ama son iki filmde ağzım yandığı için artık tavsiye dışında özellikle açıp başka bir işini izlemem. Ha stilini seviyorum ama Tenenbaum ve Darjeeling nedense bayağı bayık hikayeler anlattı. İki filmde de hikaye ortasında ah artık bitsin diye iç geçirdim.

Filme puanım 7/10. Tekrar dönüp izlemem ama izlediğim için de pişman değilim. Farklı bir işti.