Film her ne kadar Buster Scruggs Balatı adını taşısa da bu sadece ilk hikayenin başlığı. Film kısa öyküler derlemesi bir kitabın filme uyarlanması gibi. Genelde de kısa öykülerin olduğu kitaplara içlerindeki en ünlü hikayenin adı verilir, aynı mantık bunda da kullanılmış.
Hikaye, başlarda görünüşü ne kadar komik ve ciddiyetsiz gelse de civarın en tehlikeli kovboyunun hikayesini anlatıyor. Komedi seviyesi gayet iyiydi. Espriler kaliteliydi. Bar sahneleri ve düellolar aşırı keyifliydi. Hikayenin finali de kısa bir hikaye için kabul edilebilir bir sondu.
Filmin ikinci hikayesi de banka soygunu yapan ya da yapmaya çalışırken yakalanan bir eşkıyanın hikayesi. Filmi de bu bölümdeki bir sahneden dolayı biliyorum zaten. İdam sahnesini internet meme’ine dönmüştü. Bu da görece bir komedi hikayesiydi. Bu iki bölümü böyle arka arkaya izleyince ‘tamam ya güzel bir komedi filmi ve daha 3-4 hikaye daha var’ dedim. Demez olaydım. Bundan sonrası tüm hikayeler git gide daha karamsar bir havaya büründüler.
Karanlıklaşmaya başlayan hikayelerden ilki. Bir gösteri arabasının sahibi tarafından kurtarılmış kolsuz-bacaksız hikaye anlatıcısını anlatıyor. Her durdukları yerleşim yerinde aynı hikayeleri anlatıyor. Gösteri sonunda işvereni izleyicilerden para topluyor. Sanatlarını bu şekilde icra ediyorlar. Fakat git gide daha az para kazanır oluyorlar. En sonunda işverenin daha çok para kazanabileceği bir metoda, hikaye anlatıcısını tercih etmesi ile acı bir final veriyor.
Bu hikaye de dere tepe düz giderek bir nehir kenarına kurulan altın avcısının hikayesi. Günlerce altın damarına ulaşmak için kazıp, toprağı suda eleme yapıyor. Bulduğu zaman da yaşananlar ve hikayenin nihayeti tatmin ediciydi. Ne karanlık ne de mutlu, hayatın içinden bir hikayeydi.
Bu filmdeki en sevdiğim hikaye idi. Tam bir trajedi. Abisini kaybeden bir kız ve yolcu konvoyunu idare eden genç adamın arasındaki aşk üzerinden gidiyor. Hikayenin katmanlaşarak finalde bize yaşattıkları gerçekten tam bir kısa öykü örneğidir. Konvoy idarecisinin ortağının finaldeki sahneleri cidden heyecanlandıran kısımlardı. Finalini aşırı beğendim bu hikayenin ve filmin geneline vereceğim notu da yükselten kısım bu oldu.
Filmde en az keyif aldığım kısım buydu. Ölüm metaforu üzerinden ilerlediğine yorduğum bir hikayeydi. Styx nehri ve botçusu Charon benzeri bir arabada, yolcularımızın duraklayacakları hotele yolculukları sırasında kendi hayat hikayelerini birbirlerine anlattıkları bir meseleyi konu alıyor. Hoştu aslında final için güzel seçilmiş bir hikayeydi. Fakat çok içine çekemedi. Fotoda solda bulunan Fransız René’nin hikayesini hatırlamadığımı farkettim bunu yazarken. Bir ara kopmuşum yani.
Filme puanım 7.5/10. Her hikayede kısa molalar vermem dışında film baştan sona keyifli öykülerden oluşuyordu. Başarılı bir iş çıkmış ortaya.
Orijinal Adı: National Lampoon’s European Vacation (1985)
Yönetmen: Amy Heckerling
Türü: Macera-Komedi
İzlenme Tarihi: 22 Ocak 2019
Bu filme zamanında Kanal D’nin falan bir Pazar sabahı sunduğu aile komedisi kuşağında denk gelmiştim. Aslında bir değil birkaç kez denk gelmiştim çünkü izlerken fark ettim aslında Fransa’daki bir kısım ve Almanya’daki tüm olayları hatırlıyormuşum.
Sırayla bu tatlı saftirik ailenin İngiltere, Fransa, Almanya ve son olarak İtalya’da birbirinden saçma olaylara karışmasını izliyorsunuz. Ülke ve insanı üzerine yapılan klişelerle çok hoş dalga geçiyorlar.
Anne ve baba karakterleri izlemesi çok keyifliydi fakat çocuklardan kız olan bayağı sinir bozucuydu. Hareketleri ve konuşma tarzı aşırı irrite edici. Erkek çocuksa tam bir ergenlikteki kız düşkünü modeli ve izlemesi cidden güldürüyor insanı.
Bir de bu filmin yabancı adını arattığım sırada bunun bir film serisi olduğunu öğrendim. Tatilde, Noel kutlamasında vs gibi filmleri varmış belki ilerde onlara da göz atma şansım olur.
Filme puanım 6/10. Güzel keyifli bir komedi filmiydi. Ülke ülke gezilen, hele de Avrupa’nın gezildiği filmleri çok beğeniyorum. Eurotrip de buna benzer bir filmdi o da eğlendiriyordu.
Dune Mesihi, Dune serisinin ve ilk üçlemenin ikinci kitabıydı. Yeni bitirmenin verdiği büyü ile finalin görkemini nasıl anlatmam gerektiğini tam olarak bilemiyorum fakat deneyeceğim.
Öncelikle hikaye ilk kitabın bıraktığı yerden 12 yıl sonrasında geçiyor. Paul 30’larında, Alia da 15 yaşında. Paul Muad’Dib önderliğindeki Fremen orduları galaksinin dört bir köşesinde ‘cihat’ ediyorlar. Paul’un tanrısı olduğu dinin yayılmasını sağlıyorlar. Paul, Irulan ile olan mantık evliliği sonucunda Cornelio hanedanının imparatorluk tahtının sahibi olmuştu. Gücünü daha da kökleştirerek loncayı ve Bene Geseritlerin hareketlerini kısıtlamıştı.
Hikaye işte tam bu ortamda bize anlatılmaya başlıyor. Irulan ve ilk kitaptan bildiğimiz Helen Mohiam yani Rahibe Ana’nın da dahil olduğu Paul’u indirme operasyonu ya da daha çok bir komplo kurulması için toplanıyorlar.
Chani ve Irulan, tahtın varisini doğurmak istediklerini Paul’a bildiriyorlar. Hikaye de Paul’un gelecek görüleri ile en doğru seçimi nasıl yapması gerektiği üzerine ilerliyor. Chani’yi sevdiği için, Irulan hiçbir zaman bir seçeneği değildi.
Hikayeye sonra ilk kitaptan tanıdığım ve veda ettiğimiz Duncan Idaho ya da Hayt dahil oluyor. Hayt diyorum çünkü Duncan Idaho anıları ve bedenine sahip bir gulam aslında. Paul’un ve Alia’nın kaderinde çok önemli bir rol oynadığı daha sahneye ilk sunulduğu andan beri okuyucuya inandırılmaya çalışıyor ve başarılı da oluyor. Kitap boyu Hayt’ın kendini, varoluşunu, eski hayatını ve amacını sorgulaması sürüyor. Paul’un onun Duncan’a geri dönüşebileceğine olan inancı Hayt’ı insanlaşma konusunda kamçılayan bir etken oluyor.
Paul tüm bu olaylar boyunca hep melankolik bir havaya sahip. Her şeyi görüyor ve biliyor olmanın verdiği keder ile konuşuyor. Biz okuyucular da bunu çok iyi alıyoruz. Paul’un görüleriyle ulaştığı sonuçlar ve aynı sona ulaştığı çaresiz atılımlara şahit oluyoruz.
Paul hikayenin çok daha başlarında başına bir şeyler geleceğini seziyor fakat söylemiyor kimseye. Hatta Yüz Dansçısı komplocu Scytale kılık değiştirip ona geldiğinde bile hiçbir şey belli etmiyor. Çünkü kaderine karşı çıkmak sadece daha fazla kaybın olmasına yol açacağını biliyor.
Chani’nin hamileliği ve siyeçe götürülmesi, ardından Otheym’in Paul’u çağırışı ona Tleilaxlıların kuklası cüce Bijaz’ı sunuşu, geri dönüş yolunda da atılan taş-yakıcı adlı silahın radrasyon saldırısı sonucu kendisinin ve adamlarının gözlerini kaybedişi gerçekleşiyor. Paul maddi gözlerini kaybetse bile görebiliyor çünkü kehanet gücü ona olası tüm gelecekleri sunuyor. Çevresindeki her olayı, her nesneyi algılayabiliyor. İki boş göz yuvası onun hakikat perdesini çekmiş değildir. Bu çevresindeki insanları korkutsa da onun yüceliğinin bir ispatı da oluyor. Paul Muad’Dib’in efsanesine bir katman daha ekliyor.
Paul’un Naiblerinin arasındaki hainlerin ifşası ve Hayt’ın Bijaz tarafından tetiklenmesi ki bu görüşmesi gerçekleşiyor. Ki bu çok kritik çünkü Duncan’ın ailesinin Harkonnenler tarafından katledilmesi ve Paul’un ilk kitapta bilsek de Duncan’ın öğrenemeden öldüğü bir gerçek vardı, o da Paul’un yarı Harkonnen olduğu. Bu bilgiyi tetikleyici olarak kullanarak Hayt’ın Paul’u öldürme koşullandırılması yapıldığını öğreniyoruz.
Chani’nın doğum sancıları ve o doğum yaparken Paul’un siyeç dışında çölü seyredişi hikayenin zirve noktalarından. Duygusal olarak karakterlerin her ne kadar olağanüstü güçlere sahip olsalar da ne derece ‘insan’ olduğunu gördüğümüz bir sahne. Chani’nın doğum yapıp hayatını kaybetme haberi geldiğinde, Hayt’ın programlanmış amacının devreye girmesi ve Paul’la o kısa karşılıklı konuşmaları sonrası gerçek Duncan oluşu kalplerin son hızla çarptığı yerlerdendi. Bu sırada Paul görme yeteneğini kaybetmiş, kör olmuştu. Yaşadığı büyük acı, Sihaya’sını kaybedişi onun gücünü yok etmişti. Anlamadığım bir detay olarak Alia’nınki de gitmişti. Doğan ikizlerini kucağına alıp sonra da Chani’nin cesedine dönüşü. Göremese bile onu hissedişi. Bu sahneyi defalarca görmüş olduğu için ölüye su verememesi duygusal olarak en üst noktalara ulaştıran kısımlardı.
Scytale’in bir antlaşma için geldiği ve Paul’un bilinçli çocukları aracılığıyla Scytale’i halletmesi. Leto II ve Ganimet’in adlarını alışı. Ve manevi olarak son derece değerli, Paul’un hep gördüğü o şehit olma sahnesi geldi. Ama bu kısmı Paul’un değil Duncan’ın gözünden görüyoruz. Onun çöle yürüdüğü çünkü bir Fremen olduğu ve körlerin bu adet gereği böyle davranılması gerektiğini hatırlıyoruz. Yardım edemeyeceği, son anlarını paylaşamayacağı ‘genç efendi’sine veda edemediği için çölü efkarlı gözler ve ruh haliyle seyre dalışı… Şeyh Hulud onu alacak ve çölünün bir parçası yapacaktı. Cesedinden geriye bir şey kalmayacak, tüm gezegen onun mezarı olacaktı.
Böylece Paul Muad’Dib’in öyküsü sona erdi.
Kitapta dikkatimi çeken hususlardan biri Gurney Halleck’ten hiç bahsedilmemesiydi ki son bölümde Duncan’ın, Paul’un ölümünden Halleck’in onu sorumlu tutacağını söylüyordu kendi kendine. Demek ki ölmemiş dedim ve rahatladım. Üçüncü kitapta muhtemelen göreceğiz ve çocukların eğitimi ve korunmasından sorumlu olacak gibi bir his var içimde.
Bir de bu kitabın başta kısa olmasına çok içerlemiştim. İlk yarıya kadar da öykünün ilerlemesinde hep bir telaş gördüm. Sahneler arası zaman farkı çok olmasa da yine de oluyordu. Bir sahnede başka bir gezegende olan biri diğer bölümde hemen diğerinde bulunuyor. Bunun yazarın bu kitapta bize anlatmak istediği bir derdi olduğuna yordum. O büyüleyici ve görkemli şehadet sahnesine ulaştırmak istiyordu bizi. Galakside 12 sene boyunca yaşanmış tüm o olaylar sürekli hızlı geçiliyor ve detayda boğulmaması sağlanıyordu okurun. Paul’un ne kadar kudretli ve tesirli biri olduğunu ispatlamaya çalışıyordu ki büyük vedalaşmasında ona inananların kalbinde nasıl bir ululuk kazanacağını anlayabilelim.
Bu kısalığına rağmen anlatmak istediğini gayet güzel aktarabilen bir kitap oldu. Devamını okumayı dört gözle bekliyorum.
Kitaba puanım 9/10. Gerçekten bir şaheser. Sevdiğim her insanın da tecrübe etmesini istediğim bir macera.
Büyük İskender, Alexander the Great, Megos Aleksandros… Bu isimlerle anılan o büyük hükümdar. Kendisi dünya üzerinde yaşamış ve yaşayacak olan herkesten daha fazla saygı duyduğum tek şahsiyet.
Hayatını düşününce aklım fırlıyor adeta. Genç yaşında yaptığı onca şey. Kimsenin gidip görmediği yerlerde at koşturması, dünyanın sonunu görme isteği, bambaşka tecrübelerin hamisi… İrade, liderlik ve cesaretin vücut bulmuş hali. Kendini tanrılara denk gören ve soyunu ulu Akhilleus’a dayandıran büyük insan. Tarihin seyrini tek başına, kendi kararları ve yaptıklarıyla değiştiren kimse…
Şahsına ne kadar övgü dizsem az gelir ki benim yüceltmeme ihtiyacı bile olmayan biri. Onun başarıları yüzyıllar boyu medeniyet sahibi her devlet liderinin hayali oldu, ona birazcık bile benzemek ve onunla denk olabilme hayali. Bu hayal dostu Ptolemy ve soyunu dahi büyüledi, ardından Roma’yı. Julius Caesar’ı, Octavianus Augustus’u, Caligula’yı, Caracalla’yı ve daha niceleri.
Augustus’un, Mısır’ın alınması sonrasında onun kabrini ziyaretinde dedikleri her zaman ruhuma dokunur. Kabirden sorumlu rahiplerin, İskender’in Ptolemy soyu ile birlikte bu necropol kompleksinde yattığını ve Augustus’un gelmişken bu hanedana da ziyaret etmesini önerir. Buna karşılık Augustus: “Buraya bir kral görmeye geldim, bir yığın ceset görmeye değil.”
Evet şimdi gelelim filme. Açıkçası cinsellik kısımları çok uzatılmış buldum. Rahatsız etti beni. Bunu ilk önce bahsetme isteği duydum çünkü cidden çok huzur oldum film boyu.
Film öncelikle İskender’in son anlarından bir kesit sunuyor ve birden geçmişe dönüp Gaugamela Savaşı’na geliyor. İskender’in zaferi, Persleri yıkışı, Persopolis’e girişi şeklinde devam ediyor. Ara ara İskender’in çocukluğu, gençliği ve bize bu filmde hikayeyi anlatan ihtiyar Ptolemy’nin İskenderiye’deki katiplerle olan sahneleri giriyor.
İran’dan, Baktriya oradan Afganistan ve sonra Hindistan’a iniş. Filmde savaş kısımları veya cinsellik kısımlarını çıkarırsak çok daha iyi bir eser kalabilir elimizde. Esasında karakterlerin birbiriyle ilişkisi, diyaloglar, demeçler, tiratlar ve geçmişe dönüşler gayet güzel ve etkileyiciydi. Fakat tüm yapıma baktığımızda ne yazık ki olmamış bir işle karşılaşıyoruz. Üzücü.
Filmden de sıkıldım zaten. 16 Ekim 2017’de izlemeye başlamışım. 2 saat izleyip ara vermişim anca şimdi bitirebildim. O derece kötü hissettim film hakkında. Neyse bitirdik şekilde.
Sondaki Ptolemy’nin İskender için söyledikleri de çok güzeldi.
“His failure towered over other men’s successes”
Filme puanım 6/10. Pek önerdiğim söylenemez. 3 saat 40dklık filmin totalde 1 saatlik kısmını beğendim herhalde. Yine de iyi ki izlemişim deyip defteri kapatıyorum.
Ryan Gosling son yıllarda oyunculuğunu en çok beğendiğim ve şahsını da aşırı sempatik bulduğum bir aktör. Drive filmini de uzun zamandır izlemeyi düşünüyordum da bugüne nasipmiş. Hotline Miami oynadığımdan beri oyunun ilham aldığı filmler birbir karşıma çıkar oldu ki seriyi 2015’te arka arkaya oynayıp bitirmiştim.
Filmin açılışı karakterimizin suç dünyasıyla ne kadar içli dışlı olduğunu baştan bir kere bize inandırıyor. Sonrasında normal hayatına dönüşü, sürücülük ve tamircilik mesleğine dair kısımlar bize karakterimizin araba işinden bayağı keyif aldığını da gösteriyor.
Bu isimsiz sürücü karakterimiz komşusu ve onun çocuğu ile iyi ilişki kurarken birden, kadının kocası yüzünden mafya ile iş yapmak zorunda kalıyor. Soygun ve sonrasındaki olayların gelişip, mafyanın birincil hedefi haline gelmesi. Tüm hayatındaki huzuru ve düzeni kaybedip tamamen peşindeki suç örgütünü temizlemeye odaklanıyor.
Finali de olayların gelişim sırası da gayet hoşuma gitti. Filmi çay almak için kalkmak dışında da pek durdurmadım. Gayet akıcı ve sürükleyici bir filmdi.
Müziklerin, mekanlarda kullanılan ışık ile renk paletinin de aşırı hoşuma gittiğini belirtmeden edemeyeceğim.
Filme puanım 8/10. Hiç izlememiş bir arkadaşımla oturup bir kez daha izleyebilirim, o derece keyif aldım.
Klasik oyun karakterlerinden bir kolaj yaptığı için Ralph’i izlemeyi kafama koymuştum. Fakat gel zaman git zaman aklımdan çıkıvermiş. Hazır Kingdom Hearts 3 çıkacakken ve içinde Ralph de olacakken neden izlemeyeyim dedim.
Kötü adam olmaktan bıkan Ralph başka bir oyunda kahraman madalyası kazanıp kendi dünyasındakilere kendini sevdirmek için yola çıkıyor. Önce Hero’s Duty adlı böcek istilası olan bir FPS oyununa oradan da Sugar Rush diye bir Kart Racing oyununa giriyor.
Turbo adlı bir oyun virüsü ya da şehir efsanesi mi desem onun hikayeye dahil edilişi ile Sugar Rush’taki glitch olayları bayağı güzeldi.
Hikayenin olay örgüsü ve animasyon kalitesi cidden çok hoştu. Bayağı keyifle izletti kendini.
Kingdom Hearts 3D tam 16 saat 54 dakika sonucunda Sora 33, Riku 35 level iken sona erdi. Raporların %56sını toplayabilmişim, Spiritlerin de %16sını.
Evet. Öncelikle hikayeden başlayalım. Bu oyun KH3’ün hemen öncesindeki ve KH2’nin de hemen sonrasındaki olayları anlatıyor. Olay dediğim de Sora ile Riku’nun Keyblade Master olma sınavı aslında tüm oyun.
Bu oyunda ilk olarak Traverse Town’da The World Ends With You karakterleriyle karşılaşıyoruz. Ardından Notre Dame’in Kamburu, Tron ve Pinokyo dünyalarına dalıyoruz. Bu üçünü bitirince Traverse Town’a geri dönmemiz ve oranın da kilidini açmak gerekiyor. Tabii bu dünya bitirme sırayla oluyor çünkü oyunun “drop” sistemi -ki oyunu bitirince nasıl işlediğini anladım- Sora ile Riku’yu sırayla oynamamıza neden oluyor. İkisiyle de aynı dünyayı bitirdiğimizde dış dünyadaki bir olayın sinematiği giriyor. Yen Sid’in mekanı, Malefiz ve Pete’in işleri bir de Organization XIII’in kısımları falandı bu sahneler.
Traverse Town’a ikinci uğrayıştan sonra Üç Silahşörler ve Büyücü’nün Çırağı dünyalarına giriyoruz. Bu iki dünya diğerlerinden daha çok eğlendirdi beni. Hem daha önce uğramadığımız yerlerdi -gerçi Notre Dame’e de uğramamış olabiliriz hatırlamıyorum çok oldu- hem de konu itibariyle zaten diğerlerinden daha çok sevdiğim çizgi filmlerdi.
Son olarak da 7. kilit için The World That Never Was adlı dünyaya giriyoruz. Bu dünya 358/2 days ve KH2’nin önemli olaylarının geçtiği dünya idi. Organizasyon’un merkezi de buradaydı zaten. Burada Sora, Xehanort tarafından rüya içinde rüyaya daldırılıyor ve Riku bitmek bilmeyen Boss Fight çarpışmaları sonucunda Sora’ya ulaşıyor. Organizasyon’un toplantı salonunda Xehanort’un 13th vessel i olması için uyku halinde koltukta oturtulur buluyor Riku Sora’yı.
Sırayla diğer organizasyon üyeleri beliriyor. Riku’nun yardımına Mickey koşuyor. Sonrasında Donald ve Goofy de geliyor. En son da Axel yani Lea de geliyor. Ah oyunun en önemli ara sinematiklerinden biri de Lea’nin Mickeygili Malefiz’den kurtardığı ve Yen Sid ile görüşmeye geldiği kısımlar.
Eh bu gergin kapışma ortamındaki konuşmada öğreniyoruz ki tüm organizasyon üyeleri Xehanort’un bir kopyası olmuşlar. 13 Karanlık koruyucusu ile 7 tane Işığın koruyucusunun kader savaşı olacağını söylüyor kendi zamanına geri dönüyordu organizasyon üyeleri.
Yedi Keyblade ustasının olması gerekiyor son savaş için bunu biliyoruz fakat sorun: ‘Diğerleri nerede?’. Bu soru aklıma takıldı. Riku, Sora, Mickey… Bunlar üç tane cepteler. Mickey üç arkadaşım da var dedi. Onlar Terra (ki Xehanort vesseli olması lazım şu an nasıl dönecek merak ediyorum), Aqua (karanlık dünyalarda dolanıyordu en son), ve Ventus (KH3Dnin finalinde Sora sayesinde kalbini ve bilincini tekrar kazanıyor gibi bir sahne gözüktü ama emin değilim). Sonuncu olarak da Lea gönüllü olduğunu söyledi ve bizim ekip ‘Sen nasıl olacaksın ya’ gibi tepkiler verirken birden Keyblade ini nasıl çağırdığını hatırladı ve herkes şaşkına döndü. Böylece karanlığa karşı son savaşta Işık tarafı oyuncularını topladı.
Evet hikayeyi bahsettiğim yeterli. Karakter tasarımları ve müzikler önceki oyunlardaki gibi. Bir değişiklik yok. Genel itibariyle zaten güzel müziklerdi ve nerede nasıl kullanmaları gerektiğini biliyorlardı. O yüzden sorun değil.
Asıl gelelim bu oyunun yeniliğine. Çünkü malum her KH oyunu aslında içinde yenilik ve farklılık barındırıyor. Bu 358/2 days’te envanter düzenleme şeklindeydi, BBS’de skill ve büyü kombinleme ile Supporter ödünç alma sistemi, KH2’nin drive modları vs diye kabaca bahsedilebilir. KH3D’de ise 3DS’te oynanmasından sebep touchpad ile bağlantılı bazı ufak bilmeceler eklemişler. Mesela dünyalarda gezerken açılması gereken geçitler var bunları bir mekanizmayı aktive ederek yapmak lazım. İşte o mekanizma ile etkileşime geçme kısmında padde aşağı ok yönünde çiziyorsun ve gerekli talimatları yapıyorsun: bu Tron dünyasında akan kodlara tıklamaktı, Büyücü dünyasında noktalara OSU! oyunundaki gibi zamanında tıklamaktı, Son bölümde de iplerin zayıf noktasından kesmekti gibi gibi.
Bir de oyuna pokemonumsu spiritler eklemişler. Bunlar savaşta companionımız olarak takılıyorlar. Hasar veriyorlar, heal atıyorlar vs. Bir de onlarla eğer link barı dolarsa birleşip özel saldırılar yapabiliyoruz. Bunlar dışında bir de Flick Arena diye bir kısım var burada da direkt Pokemon dövüşü yapıyoruz. Kartlar geliyor, bu kartlar saldırı türleri içeriyor ve kısıtlılar. En az spirit ile katılınıyor ve savaş sırasında hızlıca geçiş yapabiliyorsunuz. Hoş bir mini oyun olmuş ki bunu da pokemon gibi manyaklık derecesinde rekabetçi oynayan vardır. Online maç-kurma seçeneği de var. Bu spiritleri savaşlarda topladığımız itemleri kombinlerek de yaratabiliyoruz. Birkaç tane denedim ama çok dövüşüyle ilgilenmediğim için üzerine düşmedim.
Bu oyunun kendine özel OSTleri içinde en sevdiklerimden biri
Bu da diğeri
Bu da beğendiğim bir diğeri (Beethoven’ın orijinal bestesinden bozma)
Oyuna puanım 8.5/10. KH3ün çıkmasına 10 gün kala hype seviyemi tavana çıkarttı ve iyi ki oynamışım dedim. Çünkü son oyun için kritik gelişmeler barındırıyordu. Tüm KH hikayesini anlamak için bu oyunu da oynamak şart.
Yıllardır bahsi geçen fakat bir türlü okuma fırsatımın olmadığı nice Türk klasiklerinden biriydi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Şans eseri kitaplığımda göz göze geldim onunla, yanında diğer bir Peyami Safa öyküsü ile bekleşiyorlardı okunacakları günü. Hazır işim gücüm yok, kafamı dinliyorken aradan çıkarayım bu kısa kitabı da dedim ve okuma listeme dahil etmiştim. İyi ki de etmişim.
Hikaye 15 yaşında bacağından ciddi bir sakatlık yaşayan yazar çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Yazar adını hiç söylemiyor; Paşa, annesi ve arkadaşının da adını bize vermediği gibi. Hikaye 1915 yani Cihan Harbi döneminde geçiyor. O yüzden karakterin İstanbul’da takılabilmesinin bir mantıklı sebebi oluyor, sakatlığı.
Nüzhet isimli kadın başrolümüz, esas oğlanın uzaktan akrabası ve hafif de hoşlantı beslediği ablasıdır, dört yaş farkla. Nüzhet’in babası da Paşa karakteridir. Emekliliğinden dolayı savaşa katılmayan bir karakterdir. Zaten kitaptaki yetişkin erkekler hepsi tıbbiye üyesi. Yani cerrahi bilgiye sahip oldukları için savaşa gidip harcanabilecek insanlar değiller bu yüzden payitahtta ikamet ediyor ve mesleklerini icra ediyorlar.
Kitabın en başarılı bulduğum yanı, kısa bir öykü olmasına rağmen yazarla hastalığı üzerinden empati yapabilmemizi daha ilk yarıdayken sağlıyor. Tüm düşüncelerini mantıklı bir gelişim sırasında iç sesinden takip ettiğimiz için eylemleri ve nihayetinde dile getirdiği sözleri şaşırmadan takip edebiliyoruz.
Kitaptaki tıp bilgisi verme gibi bir gayret olmasa da sanki biraz fazla detay verilmiş gibi geliyor. Bu kısımlar bana Safa’nın, ‘ben bunları biliyorum da konuşuyorum’ deme şekliymiş gibi geliyor. Teşrihhane’deki cesedi görünce Hamlet’e yaptığı gönderme ile hastalıkla cebelleşirken söylediği Tevfik Fikret şiiri çok hoşuma gitmişti.
“samt-ü raşe saklı bu vadii muzlimin her hatvesinde şüpheli bir hufre bir kemin hep samt-ü raşe kaynaşıyor canlı gölgeler bir mahşeri cünun gibi pürcüşu bihaber.. ”
Bazı hoşuma giden kısımlardan alıntı da yapayım:
“…Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile… damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan… Zavallı mürahik… Nüzhet bana yalan söyledi.”
“Istırap, ağırlığıma bir şeyler katıyordu.”
“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”
“…Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden tanıyorum. Üstümden çıkarıp attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta.”
Kitaba puanım 7.5/10. Gerçekten tek solukta bile okuyabileceğim bir kitaptı ama ben kendimi frenlemeyi seçtim. İyi de oldu. 2-3 güne yayarak okumak daha çok tadına varmamı sağladı.
Orijinal Adı: Indiana Jones and the Temple of Doom (1984)
Yönetmen: Steven Spielberg
Türü: Aksiyon-Macera
İzlenme Tarihi: 17 Ocak 2019
Indiana Jones çocukluğumdan beri en beğendiğim ikonik kurgusal karakterlerin arasında geçer. Fakat zamanında filmlerini TV’de parça parça izlemiştim o yüzden hiçbir filmi hiçbir zaman bir bütünlük hissi vermiyordu. Geçenlerde ana üçlemeye bir tekrar başlangıç yaptım. İlk film olan Raiders of the Lost Ark’ı izleyip bayağı da beğenmiştim. Bu durum ikinci filmde de geçerli oldu.
Başlangıcı Çin-Şangay’da yapıp sonra ortamı karıştırıp tüyme faslında bir şekilde Hindistan’a ulaşmaları olayları bağlaması açısından süper mantıklı diyemeyeceğim ama yeterince eğlenceli olduğunu söylemek durumu kurtaracaktır.
Olayların gelişim aşamaları iyi işlediği için klişe olsalar da eğlendiriyor. Zaten hep şöyle düşünmüşümdür: ‘Basma-kalıp bir senaryo eğer iyi kurgulanırsa daima iş görür.’ Ve Indiana Jones bunu ilk iki filminde çok güzel başarıyor.
Indiana Jones denince aklıma hep uçuk-kaçık aksiyon sahneleri geliyor ki gerçekten izlerken sizi kendine çekiyorlar. Filmin başındaki kavga, takip, finale doğru olan vagonla kaçış ve asma köprü sekansları gerçekten bu filmin 35 yıl sonra bile nasıl kendini izlettiğini açıklamaya yetiyor.
IJ’nin kendine has tatlı komedi anları bu filmde de bol bol var. Dövüşlerdeki ufak espriler ya da tuzaklardan kurtulma çabaları veya saraydaki yemek ve çiftimizin atışma kısımları bu tatlı sahnelere örnek verilebilir.
Ah karakterler olarak da ilk filmdeki kızımız burada yok. Bu filmde Çin’de kaçarken peşimize taktığımız şarkıcı hanım ile Indy’nin yaveri bir Asyalı çocuk var. Açıkçası bu kadro değişimi hiç de rahatsız etmedi. Asyalı çocuk filmin maskotu gibi zaten, kadın başrol de işini iyi yapıyor. Tabii bu tarz filmlerdeki genel rahatsız olduğu nokta, yani kadın karakterin aciz ve işe yaramaz gösterilmesi durumu mevcut. Bu konuda yapabilecek bir şey yok ne yazık ki. Her ne kadar kendi başının çaresine bakamayan kadınlara sinir oluyor olsam da filmin akışında keyif kaçıran bir unsur olarak yerleşmedi.
Müzikler yine o aşina olduğumuz IJ klasikleri. Sahnelerle gayet uyumlu ve izleyiciyi moda sokan türden.
Filmdeki CGI kısımlar çok fazla değiller ama olan kısımları da çok eleştirel bakılmazsa rahatsız etmiyorlar. Mükemmel düzeyde değiller ama dönemine göre gayet güzel yedirmişler set ortamına.
Filme puanım 7.5/10. Muhtemelen birkaç yıl sonra orijinal üçlemeyi tekrar izlerim. Çünkü Indiana Jones bir klasik ve asla eskimeyecek.
Film günümüzde geçen bir bilim-kurgu hikayesi denebilir. Tüm dünyayı etkileyen bir doğa olayı ve canavar karışımı bir varlık kendisine bakan insanları delirtip ölmelerine sebep oluyor.
En basit anlamıyla bir hayatta kalma hikayesi. Bir eve sığınan 6-7 kişinin öyküsüyle başlıyor ve olaylar yavaş yavaş çığırından çıkıyor.
Dışarıda canavara rastlamamak için gözlerini kapatmaları gerektiği için evin tüm camlarını da kapamak zorunda kalıyorlar. İzole bir ortamda bu ekip yaşamını idame ettirmeye çalışıyor.
Hikayenin bana göre iki önemli noktası var. Her ne kadar “nasıl 5 sene boyunca avcı-toplayıcı bir şekilde hayatta kaldılar?” sorusunu sorduran bir unsur da olsa çocukların hikayedeki varlığı ile delilerin zaten deli oldukları için canavarın onlara etki etmemesi bundan sebep de dışarıda gözbantsız dolanabiliyor oluşları. Bu ikisi diğer benzeri hikayelerden ayrılan yönü.
Çocukların finaldeki olayda duygusal etkisi daha büyük oluyor. Bazı karakterleri çok seviyorsunuz ve ölümleri “ah be abiii” yaptırıyor. O yüzden karakter yaratımı başarılı olmuş denebilir.
Her şeye rağmen hikayenin yine de çok muazzam yenilikçi ve eşsiz olmaması aşağı-yukarı nasıl bir kurtuluş hikayesi izleyeceğimizi belli ediyor. Yine de görememenin ne kadar büyük bir lanet olduğunu insanın daha da iyi anlamasını sağlıyor film. Ve körlük ile kurtuluşun bağlanması hoş bir detay olmuştu.
Filme puanım 6/10. Tek başına değil de iki ve daha fazla kişilik bir grupla izlenince daha keyifli olabilecek bir yapım diyebilirim.